Site simgesi Esra Birand

Yel Değirmenlerine Karşı, Don Kişot muyum?

Hepimiz gençlik yıllarımızda dünya edebiyatıyla bir şekilde tanıştık. O günlerde okuduğumuz kitaplar, daha sonra yetişkinliğimizde karşımıza çıktığında bambaşka anlamlara bürünebiliyor.

Şimdi ‘beni o kitaplar içerisinde en çok etkileyen hangisiydi?’ diye düşündüğümde, aklıma hemen Don Kişot geliyor. Bu kitaba dair sahibi belli olmayan ünlü bir söz var; “Okuduğunuzda gençseniz bu kitap bir macera romanıdır; orta yaşlarda okuduğunuzda bir komedidir; yaşlılıkta ise bir trajedidir”

Gerçekten de o günlerde Don Kişot’u sıcacık bir macera romanı olarak okumuştum. Fakat yine de yel değirmenleri ile mücadelesi, beni düşündürmedi değil. Daha sonra bu benzetmeyi fazla idealist insanlar için kullandıklarına tanık oldum. İnsanlar için yer değirmenleri ile savaşmak, oldukça onur kırıcıydı.

Peki sizce Don Kişot’un şövalyeliği soyunmasındaki esas neden neydi? Neden takıntı derecesinde şövalye romanları okuyup, yanılsamaları peşinden adalet ve erdem savaşına çıktı? Romandaki diğer karakterler için Don Kişot’un bu maceraya atılmasının nedeni delirmiş olmasıydı. Oysa aslında o, bu maceraya atılmasaydı delirecekti.

Aslında dikkat ederseniz, daha kitabın başında bize bazı tüyolar veriliyor. Esas adı Alonso Quijano olan bu orta yaşlı soylu adam, malikanesinde rutin bir yaşam sürmektedir. Anladığımız kadarıyla hayatı boyunca çok çalışmak ve mücadeleler vermek zorunda kalmamıştır. Ailesinden kalan mal varlığını ise çok da zahmete girmeden, sadece korumakla yetinmişti. Bilinçdışı elbette onu bu konfor alanından atmanın bir yolunu bulacaktı. Belki aşık olacaktı, belki iflas edecekti, belki birisi tarafından onuru kırılacaktı… Oysa Don Kişot’un malikanesinden dışarıya çıkması, tamamen bizzat kendi kaşınmasıyla oldu.

Belki hiçbir kadını kendisine yakıştıramayacak bu adam, yanılsama bir kadına aşık oldu. Yanılsama açlıklar yaşadı ve yanılsamaları yüzünden aşağılanıp dayak yedi. ‘Derdi neydi?’ diye soracak olursanız, herhangi bir insandan çok da farklı değil aslında. Don Kişot beninden çıkıp, kendini aramaya girişti. Tüm saçmalamaları da gayet tutarlı bir şekilde, bu arayışın eseriydi.

Modern edebiyatın ilk örneği sayılabilecek bu romanda, derinlik psikolojisinin önemli arketiplerini de görebiliyorsunuz. Dulcinea onun animası, yol boyunca uğraştığı ve hırpaladığı ama bir türlü bırakmadığı Sancho Panza gölgesi, yediği dayaklar ve uğradığı aşağılanmalar ruhun karanlık yolculuğu, esas kimliği olan Alonso Quijano’ya dönüşümü kendiliği, evine dönüşü iç dünyasıyla bütünleşmesi, ölümü ise yeniden doğuş — yani yeni bir farkındalık seviyesine sıçraması olarak görülebilir.

Son derece trajik ama bir taraftan da komik görünen bu hikaye, aslında hiç de sıradışı bir adamı anlatmaz. Bu hikaye son derece sıradan bir insanın yaşam hikayesidir. Sadece daha sembolleşmiş versiyonuyla.

Burada Don Kişot bize kendimizi anlatır. Biz ise bunu ancak belli bir yaştan sonra fark ederiz. Yel değirmenleriyle savaşın kazanılamayacağını, ancak illüzyonlarımız kırıldığında anlarız. Fakat o illüzyonların kırılması için de, yaşamımızda en az bir kez yel değirmenleriyle bu kavgaya tutuşmuş olmamız gerekir. Sanrılarımız yerine gerçek canavarlarımızla karşılaşma cesareti ise, sadece bu yanılsamaları kırarak edinebildiğimiz bir nitelik olmakta.

Mobil sürümden çık