Site icon Esra Birand

Denizkızları, Masallar ve Kadınların Yolculuğu Üzerine

“Ben bir denizkızı olmalıyım, Rango. Derinliklerden hiç korkmuyorum ama sığ bir yaşamdan ödüm kopuyor.”

Dört Odalı Kalp’te Djuna ve Rango’nun diyaloğu, eserin tutku ve varoluşsal sorgulamalarını yansıtır. Djuna’nın kendini denizkızına benzetmesi, bilinçaltına dalmaktan ve derinlik arayışından korkmadığını gösterirken, yüzeysel bir hayata hapsolmaktan duyduğu endişeyi vurgular. Romanın felsefesi şu cümlede özetlenir: Önemli olan sadece yaşamak değil, anlamlı bir yaşam sürmektir.

Öte yandan, Denizkızı masalını hatırlarsınız: Aşk uğruna kendi doğasından vazgeçen ve bunun bedelini ağır ödeyen genç bir deniz kızını anlatır. İnsan olabilmek için bir cadıyla anlaşır ve böylece o da bacaklara sahip olur. Ancak bu anlaşma karşılığında sesini kaybeder. Artık şarkı söyleyemez, konuşamaz; kendi kimliğini, ifade gücünü yitirmiştir. Dahası, prensi kazanamazsa büyük acılar çekecek ve en sonunda köpüğe dönüşerek yok olacaktır. Son bir çıkış yolu vardır: Kız kardeşlerinin ona verdiği bir bıçakla Prensi öldürürse, hayatta kalıp yeniden bir deniz kızı olabilecektir. Ancak o bunu yapamaz; sevgisi yaşama isteğinin önüne geçer ve güneş doğduğunda deniz köpüğüne dönüşerek yok olur.

Halbuki kitaptaki Djuna, sesini kaybetmeye razı olacak bir kadın değildir, aksine o, derinlikleri bilinçli bir şekilde seçer. Masaldaki denizkızı fedakarlıkla yok olurken, Djuna yüzeyin yapaylığını reddederek var olmayı seçer.

Fark ettiyseniz son yıllarda masal analizleri, özellikle sosyal medya aracılığıyla, büyük popülerite kazandı. Masalların kadın psikolojisi üzerindeki etkisi farklı perspektiflerden ele alınarak incelenmekte ve bu incelemeler oldukça ilgi çekmekte.

Bu alanda masallar, bireyin psikolojik gelişiminin aynası olarak görülür. Çeşitli etkinliklerde, kadın kahramanların bireyselleşme süreci ve bilinçdışıyla yüzleşmesi incelenir. Masallar, kadınların içsel dönüşümünü ve bağımsızlık kazanmasını simgelerken, bazı çalışmalar onların bastırılmış içgüdüsel doğalarını keşfetmelerini teşvik eder. Masal okumaları, sezgileri güçlendirme ve öz benliğe dönüş sürecini destekler. Özellikle Mavi Sakal gibi masallar, kadınlara tehlikeli ilişkilerden korunma ve içsel güçlerini geri kazanma yollarını gösterir.

Kurbağa Prens masalında, prensesin kurbağayı duvara fırlatması, kadının bilinçdışındaki bastırılmış yönleriyle yüzleşme ve dönüşüm sürecini temsil eder. Kurbağa, gelişmemiş ve düzensiz kalan içsel yönlerini simgeler; bu yönler kadını kararsızlığa iten, eleştiren ve baskılayan bir güç olarak ortaya çıkabilir. Prensesin kurbağadan tiksinmesi, bu yönleri henüz kabul etmeye hazır olmadığını gösterir. Ancak onu duvardan duvara fırlatarak, bilinçdışındaki ham enerjiyi dönüştürür ve içsel gücüyle hesaplaşarak dengeye ulaşır. Kurbağanın prense dönüşmesi, kadının bilinçsiz ve bastırılmış eril niteliklerini (animus) benimseyerek, daha güçlü ve dengeli bir benliğe ulaşmasını sembolize eder. Bu süreç, onun hem mantıklı düşünme yetisini geliştirmesine hem de özgün kimliğini cesurca ifade etmesine olanak tanır (logos).

Modern versiyonda, prenses kurbağayı duvara fırlatmak yerine onu öperek prense dönüştürür. Hatta orijinal hikâye neredeyse unutulmuştur. Bu değişim, kadının içsel mücadelesini yumuşatarak bilinçli bir hesaplaşma yerine pasif bir kabullenişi öne çıkarır. Orijinal masalda dönüşüm, mücadele ve yüzleşme gerektirirken, yeni versiyon sevgi ve kabul yoluyla kolay bir değişimi ima eder. Bu, kadını toplumsal olarak daha uyumlu, şefkatli ve uzlaşmacı bir figüre dönüştürme eğilimiyle bağlantılıdır. Aynı zamanda, “kadının erkeği iyileştirme” anlatısını pekiştirerek, kadının kendi içsel gelişim sürecini geri planda bırakır. Oysa kadının erkeğine bir eş değil, bir proje olarak bakması doğal bir yaklaşımı yansıtmaz. Bugün kadınların yıkmaya çalıştığı modern mitlerden biri, zamanında bu masallarla şekillendirilmiş gibi görünüyor.

Mavi Sakal masalı, kadının iradesini ele geçirmek isteyen yıkıcı bir güçle yüzleşmesini ve hayatta kalabilmek için içsel gücünü uyandırmasını anlatır. Karizmatik ve gizemli Mavi Sakal, genç bir kadını etkilerken, onun sezgileri (kız kardeşleri) tehlikeyi fark eder ve uyarıda bulunur. Ancak kahramanımız bu gizemi büyüleyici bulur ve uyarıları görmezden gelir. Mavi Sakal’ın asıl amacı, kadının iradesini ele geçirmek ve onu kontrol altına almaktır.

Bu hikâye, romantize edilmiş aşk anlatılarının ötesine geçerek, gerçek hayattaki kadın-erkek ilişkileriyle benzerlik gösterir. En açık görüşlü ortamlarda bile, erkek başta özgür ruhlu bir kadına ilgi duyar, ancak ilişkinin ilerleyen aşamalarında onun enerjisini baskılamanın yollarını arar. Hatta birçok erkek, bekar bir kadının enerjisini hemen fark ederken, uzun süreli ilişkilerde ya da evlilikte kadının bu doğal yaşam enerjisini erkeğine teslim etmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünür.

Mavi Sakal, kadının iç dünyasında onu edilgen kılmaya çalışan yıkıcı bir gücü simgeler. Onun cazibesine kapılmak, kadının iradesine tam anlamıyla sahip çıkamamasının bir sonucudur. Adam, kadının karar verme yetisini elinden almak ister, ancak kadının hayatta kalabilmek için içsel savaşçı gücünü uyandırması gerekir.

Masal, sadece dış dünyadaki tehlikeli figürlere karşı bir uyanış hikâyesi değil, aynı zamanda bireyin kendi içindeki karanlıkla yüzleşme ve onu bilinç düzeyine çıkararak dönüştürme sürecidir. Kadın mücadele etmeyi öğrenmez ve savaşçı ruhunu uyandırmazsa, edilgen bir kurban olarak kalır. Ancak içsel gücünü tanıyıp ona sahip çıktığında, kendi hayatının kontrolünü ele alır ve yıkıcı güçlere karşı galip gelir. Masalda herşey çıkmaza girdiğinde, kahramanın abilerini yardıma çağırması da anlamlıdır; çünkü hikâyelerde abi figürü genellikle kişinin savaşçı yanını temsil eder.

Tekrar Küçük Deniz Kızı masalına dönecek olursak, bu masal yalnızca bir aşk hikayesi değil, bireyin kendi doğasından, benliğinden vazgeçerek kabul görmek için geçirdiği dönüşümün bir alegorisi olarak da okunabilir.

Denizkızı, kendi dünyasında eşsizdir; sesi onun ruhunu, kimliğini, benzersizliğini simgeler. Ancak karada yaşamak, yani topluma dahil olmak için bu sesi kaybetmesi gerekir. Bu, modern insanın kendine özgü yanlarını, yaratıcı iç sesini, hatta tutkularını bastırarak toplumun normlarına uyum sağlamasına benzer. İnsanlar, sosyal onay ve aidiyet uğruna bireysel farklılıklarını törpüler, “karada yürüyebilmek” yani kabul görebilmek için kendilerini sustururlar.

Modern dünyada bu durum, kişinin öz kimliğini kurumsal yaşamın, sosyal medyanın ya da kültürel normların beklentileri içinde eritmesiyle kendini gösterir. İnsanlar, daha fazla “beğenilmek”, “takdir edilmek” ya da “başarılı sayılmak” adına özgün düşüncelerini sansürler, içlerinden gelen sesi kısar. Bu süreç, kimi zaman iş hayatında belirli bir kalıba sıkışarak, kimi zaman ise sosyal medyada popüler görüşlere uyum sağlamak adına kendini otosansürleyerek yaşanır.

Denizkızı’nın trajedisi, sadece sesini kaybetmesi değil, aynı zamanda dönüşümünün onu mutlu etmemesidir. Çünkü yeni dünyasında, yani insan toplumunda, kendini tam anlamıyla ait hissedemez. Modern birey de, toplumun bir parçası olmak adına feda ettiklerinin ardından, bir noktada yabancılaşma ve varoluşsal boşluk hissiyle karşılaşır. Ne tam anlamıyla eski benliğini yaşayabilir ne de yeni kimliğiyle gerçek anlamda doyum bulabilir.

Öte yandan, birey yalnızca kendi iç dünyasında var olamaz. Denizkızının prense duyduğu aşk ve onu her gün kıyıdan imrenerek izlemesi, bireyin dış dünyada var olma arzusunu simgeler. Sonsuza kadar kendi derinliklerine çekilmek çoğu insan için mümkün değildir. Dahası, toplumda var olamama hissi, zamanla iç dünyada da huzursuzluk ve keder yaratmaya başlar. Bu nedenle, sağlıklı bir dönüşüm kaçınılmazdır.

Ancak bu dönüşüm, dışsal bir yardım yerine bireyin kendi içsel gücüyle gerçekleşmelidir. Masalda, cadıdan alınan büyü belki de bunu anlatıyordu. Eğer kişi, başkalarının desteğiyle dönüşüm geçirirse, tıpkı kozadan başkalarının yardımıyla çıkan bir kelebek gibi doğaya adapte olamayacak ve kısa sürede yok olacaktır.

O halde şu soru akla geliyor: Denizkızının büyü olmadan karaya çıkması mümkün müydü?

Andersen masalları genellikle çocuklara önerilmeyen hikâyelerdir, çünkü karakterler çoğu zaman dönüşüm sürecini tamamlayamaz; erginlenmeleri yarım kalır ve hikâyeden kaybolur ya da ölürler. Küçükken okuduğum Kibritçi Kız masalını hatırladığımda, bu tür hikâyelerin bir çocuğa nasıl çaresizlik duygusu aşılayabileceğini çok iyi anlıyorum. Oysa masallar genellikle kahramana bir dönüşüm sınavı sunar ve bu sınavı geçen kahraman, konuyla ilgili erginlenmesini tamamlayarak yoluna devam eder.

Peki, peri masalları gerçek midir? Kendi hayatımıza baktığımızda, defalarca karşılaştığımız sınavları, dönüşümleri ve erginlenme süreçlerimizi hatırladığımızda, onların gerçek olduğuna inanabiliriz. Ne yazık ki Andersen masallarının da… Çünkü bazen kişi sınava girmez, dönüşüm gerçekleşmez ve yarım kalan bir erginlenme, kişiye kaçınılmaz olarak yarım bir hikâye sunar. Ne tamamen ölen ne de gerçek bir yaşam süren, ama deniz köpüğüne dönüşen Denizkızı gibi. Onun merhametiyle ödüllendirildiği söylenen bu son, aslında bize hiç de mutlu bir son gibi gelmez.

Tüm bunlara ek olarak, sembolizme ilgi duyan okuyucularımın, kız kardeşlerin verdiği bıçağı ve yaşamak için prensi öldürme gerekliliğini de irdelemerini öneririm. Yazıyı daha fazla uzatmamak adına bu detaylara şimdilik girmeyeceğim.

Bu masallar, kadınların kendi kaderlerini ellerine almaları için güçlü metaforlar sunar. Ancak zamanla, masal kahramanları modern versiyonlarında daha uysal karakterlere evrilirler ve yine de dönüşüm kaçınılmazdır. Bu durum, bana Lilith ve Adem mitinin zamanla yalnızca Adem ve Havva olarak anlatılmasını, Lilith’in ise bu süre içerisinde hikayeden silinmiş olmasını hatırlatıyor.

Başta Adem’in ilk aşkı Lilith vardı. Oysa Lilith, aynı çamurdan yaratıldığı için Adem’le eşit olması gerektiğini düşündü ve isyankâr bir tavırla cenneti terk etti. Uyumlu bir düzene uyumsuzluk getirmesi sebebiyle kötü bir karaktere dönüştürülen Lilith’in yerini ise, Adem’i üzmemek için onun suretinde yaratılan Havva almıştı. Havva uysaldı ve Adem’e uyum sağlıyordu.

Ancak Lilith, bu kez yılan kılığına girerek Havva’yı kandırdı ve Adem’i de elmayı yemeye ikna etmesi için onu manipüle etti. Ve nihayetinde, hem kadın hem erkek kendini dünya sınavında bulmuş oldu.

Ne dersiniz, kadın ve erkek bu erginlenmeyi tamamlayabilir, bütünlenme yolculuğunda başarıya ulaşabilir mi? Yoksa aşk, sadece insanı oyalayan ve hatta bu erginlenmeyi tamamlayamaması için onun kafa karıştırıcısı olarak kalan bir unsur mu olacak? Modern dünyanın romantik aşk miti gerçekten mümkün mü? Yoksa bu sadece bir yanılsama mı?

Antik Yunan mitlerine göre, tanrılar insanları ikiye bölerek kadın ve erkek olarak ayırdı. Bunu, insanların kendilerine meydan okumasını engellemek için yaptılar. Böylece, insanlar hep bir eksiklik hissedecek ve kendilerini tamamlamaya çalışırken asla tam bir bütünlüğe ulaşamayacaklardı.

Bu durumda, romantik aşk gerçekten bir birleşme mi, yoksa insanın asla tamamlanamayacağı bir arayış mı? Tanrılar, insanları bölerek onların güçlenmesini mi engelledi? Eğer öyleyse, modern aşk miti bir gerçeği mi anlatıyor, yoksa sadece bu oyalamaya bizi daha derinden mi ikna etmiş oluyor?

Exit mobile version