Site icon Esra Birand

‘Equus’ Filmine Dair

Son yıllarda derinlik psikolojisi ve gölgeyle çalışma konularının ülkemizde de yaygınlaşması bir taraftan oldukça sevindirici bir gelişme, diğer taraftan ise yanlış anlaşılmalara kapı araladığı için zaman zaman bu durum endişe verici olabilmekte. Neden endişelendiğimi belki yazının sonunda ancak ifade edebilmiş olacağım. Bu yüzden dilerseniz konuya hemen film hakkındaki izlenimlerimi aktarmakla başlayayım.

Burada filme konu olan genç, Alan, bilinçdışı atakları tarafından ele geçirilmiş zayıf bir ben algısını bize sergilemekte. Ego gelişimi daha küçüklükten ebeveynleri tarafından sekteye uğratılmış. Kanımca bu durum kimse için özenilir olamaz çünkü benlik ancak güçlü bir ben algısı etrafına inşa edilebilir. Bu çocuğun benliğini bulması ve yaratıcı potansiyelini gerçekleştirmesi, yani kendiliğine ulaşması, bu halde pek de mümkün görünmemekte.

Tedavisi için bu çocuğu Doktor Martin Dysart’a getiren avukat Hesther Salomon, film boyunca arkadaşına çocuğun acılar içerisinde olduğunu anlatmaya çalışır. Doktor Martin ise ısrarla aslında kendisinin Alan’a ne kadar özendiğini dile getirmektedir.

Bu durum bana Jung’un ‘Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme’ adlı kitabında anlattığı bir hastasını hatırlattı. Burada Jung, ondokuz yaşındaki bir gencin şizofreni rahatsızlığıyla ilgilenmektedir. Bu çocuk yaşamın sırlarını bir kitaptan okuyabildiğine inanır ve eliyle her sayfa çevirişinde, yaşamın bir sayfasını çevirmektedir. Jung’a göre bu anahtarcı çırağı genç ile Schopenhauer arasındaki fark, bilincin zayıf ya da kuvvetli olmasıyla ilgilidir. Jung’un deyimiyle ‘Ancak bir dahi ya da bir deli dünyayı kendi resim kitabı olarak görebilecek kadar, gerçekliğin bağlarından koparabilir kendini’. Birisi gördüklerini evrensel bir dille aktarabilirken, diğerinin bilinci bu bilgiler karşısında zayıf kalmıştır. Schopenhauer bu bilgileri dünyaya ifade edebilmenin yolunu bulmuşken, zavallı anahtarcı çırağı onları kişiselleştirmiş ve dolayısıyla işin içinden çıkamamıştır. Jung’a göre herkese düşen altın elmalar aynı ağaçtandır ve insanlığa aittir. Fakat egosu zayıf olanda şişmeye yol açan, diğeri için dehanın kapılarını aralar.

Carl Jung bir başka kitabı olan ‘İnsan Ruhuna Yöneliş’de kompleksler üzerine çalışmalarını anlatır. Daha sonra çokça genişletip geliştireceği bu çalışmanın neredeyse özetine bu kitapta rastlayabilirsiniz. Burada bilinçdışı gelişen ruhsal olayları dört farklı kategoride inceler. Birincisi anıların depolandığı bellek, ikincisi öznel katkıların yer aldığı ve kişisel tabuların iş başında olduğu alan, üçüncüsü ise coşkun etkilerin yaşandığı ve kendine özerk içeriklerin bulunduğu bölge.

Jung, coşkun etkileri bir enerji boşalması olarak tanımlar. Bilincin önemli değişiklikleri bu katmanda gerçekleşir. Bilinçdışı bir içerik dış dünyada bir sembole yansıtılır, bu sembol vasıtasıyla kişiye ansızın dışarıdan bir şimşek çakar. Jung’a göre coşkun etkiler kişi için bir tür suikast oluşturur, onu boyunduruğu altına alır.

Fakat bahsettiğimiz gibi bu değişiklik aslında gereklidir ve bilinci dönüştüren de zaten coşkun etkilerdir. İlkel insanlar bu etkiyle savrulmamak için ritüeller oluşturmuşlar, mitler geliştirmişler ve bu mitler etrafında semboller kullanmışlar.

AI — Midjourney

Modern insan da aslında coşkun etkilere karşı bir bağışıklığa sahip değildir. Örneğin aşık olmak tam anlamıyla dönüştürücü bir coşkun etki sayılabilir. Gerçekten aşık olmuş bir kişiden asla mantıklı davranmasını bekleyemezsiniz.

Onu mantıklı davranmaya zorlamak muhtemelen coşkun etkiyi daha da kuvvetlendirecektir. Böyle bir durumda bu kişinin duygularını deneyimlemesini ve dönüşümünü tamamlamasını beklersiniz. Aşık olmak ya da benzeri bir coşkun etki, dönüşüm için gerekli ve sağlıklı olabilir fakat bilinçdışı atak tamamen kontrolden çıkmadıysa.

Dördüncü kategori olan bilinçdışı ataklar aniden ortaya çıkar ve halüsinasyon ya da illüzyon gibi etkiler oluşturabilir. Ani izlenimler ve alakasız düşünceler zihne üşüşmeye başlar. Çoğunlukla bunlardan bahsetmek kişiye utandırıcı gelir ve kişi susmayı tercih eder.

Bilincin düzenleme yapma yeteneğinin kaybolduğu ve bir şeyleri yeniden yapılandırmasının imkansız hale geldiği bir süreçten bahsediyoruz. Burada bilinçdışı içeriklerin kendi özerk doğaları, tamamen kendi akışlarında hareket etmektedir

C. G. Jung ‘İnsan Ruhuna Yöneliş’ — syf. 110

Jung bu etkilere ‘ben algısına uygulanan suikast’ tanımını kullanır. Belirsiz bir yerden gelip hızla ben algısına çarpar ve onu boyunduruğu altına alır.

Ayrıca bu içeriğin etkisine ‘ani patlamalar’ da der. Bir nevi ruhun ele geçirilmesi durumu söz konusudur.

Coşkun etkilerin dönüştürücü gücünden bahsetmiştik. Elbette benlik gelişimi için bu ataklara ihtiyaç duyuyoruz. Aksi halde bu filmdeki doktorun, kendi adına yakındığı tarzda bir apatinin içine düşmek kaçınılmaz olur.

Fakat başta söylediğimiz gibi, kendini arayış bir ben algısı etrafında şekillenmek durumunda. Burada kastımız toplum içine çıktığımız persona değil, direk iç dünyamızda kendimizle yüzleştiğimiz bir ben algısı. Bu da katılaşmayan, akışa izin veren ama komplekslerle de savrulmayan bir ego anlamına gelir.

Uzun lafın kısası, Doktor Martin çocuğa yardımcı olmak için potansiyelini kırpmak zorunda değildi. Önce sağlıklı bir ego, yani güçlendirilmiş bir ben inşası etrafına bilinçdışının zenginliğini entegre etmeye çalışabilirdi.

Doktor Martin’in kendi sorunu ise bambaşka. Kafasını kuma gömmek yerine acısını deneyimleyebilir ve bu sayede mutluluğu da duyumsama şansı edinebilirdi. Yani duygularına karşı tolerans penceresini açabilirdi. Çünkü acıyı tanımlayamayan, bilinçdışı ataklarını göremeyen ve hislerini yaşamaktan kaçan birisi, doğal olarak neşe ve keyif gibi olumlu duygulardan da vazgeçmiş olacak. Acıtıcı gerçeklere gözlerini sıkı sıkıya kapattığında, bu gözler mutluluğa da kapanmıştır. Pencere daralmış ve bir seviyede hissizliğe düşülmüştür.

Yakın zamanlarda Türkçe’ye ‘Gölgeyle Buluşma’ isimli bir kitap çevrildi. Gölge çalışmalarına dair gerçekten faydalı bir kaynak olduğunu düşünüyorum. Lakin bu kitapta dahi makalelerden birisi benzer bir hataya düşmüş gibi görünüyor. Belki alanında bu denli başarılı bir psikiyatristi eleştirmek benim haddim değildir. Yine de James Yandell’ın ‘Otoyoldaki Şeytanlar’ isimli makalesi, bana gölge çalışmalarına dair oldukça aldatıcı göründü. Trafikte zorbalık yapmak ve bu zorbalığınla barışmak hakkında sayfalar dolusu yazıp sizi yormam anlamsız olacaktır. Muhtemelen fikirlerimi zaten tahmin ediyorsunuzdur. Lakin makalede bunun gerekçeleri de son derece açık bir şekilde ifade edilmiş. Yine de hala bana bu açıklamalar gölgeyle buluşmak değil de, gölge tarafından yönetilmek gibi geliyor.

Sonuç olarak egonun kendisini benlik sanmasına karşı duruş sergileyip, bu görevi gölgeye devretmek ne kadar anlamlı bilemiyorum. Bu bana demokrasiyi yanlış anlayıp aslında toteliter bir yönetimi demokrasi adına savunmak gibi geliyor. Bir ideolojiyi kullanarak amacının tam da tersine hizmet etmek ve bunu yaparken de bahsi geçen ideolojiyi savunmaya devam etmek…

Benim bu anlamda en sevdiğim romanlardan birisi Hayvan Çiftliği’dir. Burada George Orwell gençliğinde uğruna mücadele verdiği komünizm fikrinin, zamanla onu nasıl hayal kırıklığına uğrattığını muhteşem bir hikaye ile betimlemiş. Bence bu roman gölge benliğin entegrasyonununun tamamen yanlış anlaşılması üzerinden dahi okunabilecek bir kitap.

Gölgeyle buluşma derken sapla saman çok kolay birbirine karışabilmekte ve hem kişisel hem de toplumsal ilerlemeyi sağlayacak bir fikir, tam tersine gerilemeye hizmet edebilmekte.

Ben şahsen bu filmde tespitleri olgunlaşamadığı için aradaki bağlantıyı çocukça kuran ve sapla samanı birbirine karıştıran bir psikiyatristi izlediğimi düşünüyorum.

Başta filme yanlış mesajlar verdiği için kızmıştım. Ama şimdi anlıyorum ki rahatsız olduğu bir mesaj da insanı doğruyu aramaya itebiliyor. Ben karanlık edebiyat ve karanlık filmler çok sevmem, lakin zaten karanlık sanat çoğu kişi için rahatsız edicidir. Halbuki karanlık bir hikayeyle anlatılmaya çalışılanlara kulak kabartmanın faydasını, çok da inkar edemeyeceğim.

Exit mobile version