Site icon Esra Birand

Her Aşk Bir Gün Biter Mi?

Bu yazımızda ‘aşk mı yoksa sevgi mi?’ ya da ‘aşk bitmeden ilişki olabilir mi?’ gibi sorunsallara değinmeden bizzat aşkı, tutkuyu ve ulaşıldığı an puf diye kaybolan arzuyu işleyeceğiz. 

Eğer karşı cinsle ilişkimizden bahsediyorsak, önce tutkuyla aşık olmak isteriz. Olabiliyorsa da bu tutkunun, hep ilişkinin bir yerlerinde kalabilmesini.

Peki bu mümkün mü?

Tahmin edersiniz ki burada karşımıza çıkan ilk engel, ‘arzu-tatmin’ çelişkisi. Tatminin olduğu yerde arzu bitmiş oluyor. Arzunun olmadığı bir hal de, cansızlık ve ölümü andıran bir durum. Bu yüzden de kişi daha tatmini yaşamadan başka arzular üretmeye başlıyor. Yani hep ulaşamadığı için kıvranıp durduğu istekleri var, tatmin ise gerçekleştiği an rahatsızlık veren bir boşluk duygusu.

Görsel; Sama Bada

Daha önce zihin enerjisinin komplekslerden geldiğini söylemiştik. Komplekslerin birbiri ve özellikle benlik ile ilişkisi duyumsamalar doğurur. Bu duyumsamaların algılandığı hal de bizim bilincimizdir. Farkındalığımızın en yoğun parçası olan benlik ve onun diğer komplekslerle ilişkileri, bizim için duyumsanabilir niteliktedir.

Fakat ya dikkatimizden kaçan diğer kompleksler? Onları duyumsamamız ve farkına varmamız çok zordur. Biz bütünlenme derken bu komplekslerin bizim farkındalığımıza ulaşıp, burada benlikle ilişki kurmasından bahsediyoruz. Ardından da mümkünse benliğe sağlıklı şekilde entegre olmalarını bekliyoruz. Güçlü benlik inşa etmek, bu entegrasyonla mümkün oluyor.

Peki benlikle ilişkisi olmayan bir kompleksimiz varsa ve bu kompleks benlik için fazla güçlüyse, onunla nasıl baş edebiliriz?

Bazı kompleksler o denli güçlüdür ki, ne rüya çalışması ne de konuşma terapileri bu komplekslerimizle ilişki kurmamız için yeterli değildir. Benlik kendisini savurmasından korktuğu çok güçlü komplekslerden uzak durur ve onları olabildiğince bilinçdışının karanlığında tutmaya çalışır.

Kıskançlık veya aşk gibi keskin ve kuvvetli duygular bu yüzden bizim için çok önemlidir. Bu duygular aslında kişinin iç dinamikleriyle ilgilidir. Dış dünyayı ise sadece bir ayna gibi kullanır. Bu yazımda kıskançlığa çok değinmeyip, sadece ‘aşk’ konusundan bahsedeceğim.

Görsel; Pixabay.com, Myriams-Fotos

Aşk Aslında Tek Kişilik Midir?

Bir erkek için dişil yönü ya da bir kadın için eril yönü öyle karmaşık ve güçlü kompleksler içerir ki, karşı cins olmadan bu komplekslerle çalışması neredeyse mümkün değildir. İşte bu yüzden çoğu zaman aşık olmadan kendini bulmak imkansızdır. Hatta çoğuna göre, aşık olmak dışında bu komplekslere ulaşmanın bir yolu yoktur.

Bazen bilinçdışının derinlikleri ‘psychedelics’ denen kimyasallarla görünür kılınmaya çalışılsa da, bunun tehlikelerine önceki yazılarımda sıkça değinmiştim. Benliği pasifleştirmek ve psişenin kendi doğal sistemini bozarak bilinç duvarını inceltmek, bana pek de sağlıklı bir yöntem gibi gelmiyor.

Fakat şunu söyleyebilirim ki, aşk gibi kuvvetli bir duygu da çoğu zaman en ağır uyuştucudan daha tehlikeli olabilmekte.

Aşık olduğumuzda aslında çoğu zaman ona yüklediğimiz anlamların karşımızdaki kişiyle pek bir ilgisi yoktur. Hatta mutlaka şu durumu deneyimlemişsinizdir; Önce birisine aşık olduğunuzu sanarsınız. Fakat o büyünün etkisi geçtiğinde, bu kişiye duyduğunuz hissi hayretlerle hatırlayabilirsiniz. Çünkü aslında bu güçlü duyumsamaları size yaşatan o kişi değil, iç dinamiklerinizde olup bitenlerdir.

Bütünlenme sürecinde bir seviye atlamak üzereyseniz, bilinçdışı doğal olarak bu içeriği bilince getirmek ister. Yani bahsettiğimiz içerikle ilgili benliğin araya koyduğu duvar incelmiştir. Fakat muhtemelen burada gerçekten yoğun bir nitelikten bahsediyoruz. Yani sizin farkındalığınızda kardeş kardeş benliğe entegre olabilecek bir nitelik değil. İşte bu durumda benlik çok ama çok güçlü bir projeksiyon yapar. Yani bu güçlü içeriği daha kolay baş edebileceği bir şeye çevirir. Bu nitelik fiziksel dünyadaki bir nesneye aktarılır. ‘Aşk’ dediğimiz o büyülü ve baş döndürücü duygu, bu tarz bir projeksiyonun sonucudur.

Görsel; Polina Climova

Aşk Bir Metafor Mu Sadece?

“Sen sandığım şey, belki benim yüreğimdi…” 

Bir Sertab Erener şarkısından alıntı.

Benliğin düzenleme yapabilmesi için soyut içeriğin olabildiğince somutlaşması gerekmektedir. Örneğin bir erkek dişil bir parçasıyla karşı karşıya kaldığında, bu içerik onun psişesi için aşırı soyut ve anlaşılmazdır. Dolayısıyla bu niteliği somutlaştırabilmek için fiziksel haliyle görebileceği bir nesneye, yani bir kadına projekte eder.

Tabi ki benzer bir projeksiyon kadın için de geçerlidir. Nasıl ki soyut bir konuyu anlatmak için onu metalaştırırsınız, mesela matematik bilmeyen bir çocuğun önüne plastik oyuncaklar koyarsınız, tabir-i caizse karşınızdaki kişi de sizin için o niteliğin plastik örneklemesidir diyebiliriz.

Ben bu konuyu instagram hesabımda hep ‘Altın Gölge’ kavramı adı altında anlattım. Hayranlık duyduğumuz ama farkında olmadığımız ya da açığa çıkarmaktan korktuğumuz potansiyellerimiz ‘altın gölge’ olarak adlandırılır.

Böylelikle diyebiliriz ki; Birisine aşık olduğumuzda yaşadığımız duygumlanım, aslında kendi iç dünyamızdaki içeriğe dairdir. O kişinin bu içerikle alakası bile olmayabilir. Fakat çoğunlukla -genellikle de canımızı yakarak- bize bu potansiyeli göstermeye çalışır. Bu durumu ise yine aslında bilinçdışımızın kendi oynadığı oyunlar kurmuştur. Farkındalığımıza çaktırmadan bu tür ortamları bizim için oluşturur.

Bilinçdışı içerik zihin için efsunlayıcıdır. Öncelikle bu içerik benlikte henüz bulunmayan, yani yapısını bilmediği ve içeriğini düzenlememiş olduğu, tamamen yeni bir niteliktir. Ayrıca beklenmedik bir anda, görmediği bir yerden ona çarpar. Üstelik benliğin baş edemeyeceği güçteyse de onu alıp savurur. Yani kişinin zihninin bulandığı, mental yeteneklerini kaybettiği, anlamsızca davranmasının önüne geçemediği bir durum oluşmuştur. Bu yüzden de aşık olmuş kişi için ‘çarpılmış’ ifadesini kullanırız.

C. G. Jung ‘İnsan Ruhuna Yöneliş’ — syf. 110

Benliğin Ele Geçirilmesinin Farklı Aşamaları

Burada öncelikle Jung’un, ‘İnsan Ruhuna Yöneliş’ kitabında geçen kompleks tanımından biraz faydalanmak istiyorum. Jung bu kitabının ‘kompleksler’ ve ‘serbest çağrışım deneyleri’ bölümlerinde, bize komplekslerin varlığını kanıtlar ve onları tanımlamaya çalışır.

Burada benliğe etki eden güçleri 4 ayrı grupta derecelendirir. Normalde analitik psikolojide etiketleme ve kategorilendirme yapmayı tercih etmiyoruz. Çünkü akışkan ve sürekli değişim halinde, üstelik soyut bir yapıdan bahsediyoruz. Bu derecelendirmeyi sadece, konuyu daha anlaşılır kılmak için kullanılmış bir metalaştırma diye düşünebilirsiniz.

1.Bellek; Anıların depolanmış ve yeniden kullanılmak üzere dönüştürülerek bilince getirilebiliyor olmaları hali.

2. Öznel Katkılar; Kişinin zekasını kullanarak, yani analiz yeteneği ile düzenleme yaptığı ve yüzeyde olup bitenler

3. Coşkun Etkiler; Burada artık bilinçdışı güçlü içeriklerin benliğe uyguladığı bir kuvvetten bahsedebiliriz. Kitapta bu durum ‘enerji boşalması’ olarak adlandırılır. Güçlü bir etkinin enerjisi, dış dünyadaki bir nesneye akmaktadır.

Bir önceki maddede belirttiğimiz analiz yeteneği ve zekanın, burada çok işlemediğini görebilirsiniz.

Bilinç düzenleme yapabiliyordu ve bir şeyleri yeniden yapılandırmak isteyebilirdi. Fakat bilinçdışının çalışma şekli bu değildir. Bilinçdışı içeriklerin kendi özerk doğaları vardır ve tamamen kendi akışlarında hareket ederler.

Jung bu etkilere ‘benliğe uygulanan suikast’ tanımını kullanır. Belirsiz bir yerden gelip hızla benliğe çarpar ve onu boyunduruğu altına alır.

Ayrıca bu içeriğin etkisine ‘ani patlamalar’ da der. Bir nevi ruhun ele geçirilmesi durumu söz konusudur. Eros’un marifetlerini bu katmanda görmeye başlarsınız.

4. Bilinçdışı Ataklar; Burada aniden ortaya çıkan ve şimşek çakmasına benzeyen durumlar anlatılır. Halüsinasyon ya da illüzyon gibi etkiler oluşabilir. Ani izlenimler ve alakasız düşünceler zihne üşüşmeye başladığında, çoğunlukla bunlardan bahsetmek kişiye utandırıcı gelebilir ve susmayı tercih edebilir.

Oysa bu kişinin gayet normal konuşurken bir anda istemsizce sesinin yükselmesine tanık olabilirsiniz. Ya da konuşurken kendine hakim olmaya çalışıyordur ama gözü hep aynı yere takılıyordur. Üstelik dışarıdan fark edilen bu etkiler, kişinin kendisinin fark edemediği istemsiz davranışlardır. Ben bu durumlarda hep şöyle düşünürüm; O kişiye bu esnada bir ayna tutulsa, muhtemelen kendisinden ödü kopacaktır. Çünkü ne yüzündeki anlık mimiklerinin, ne de bir yerlere takılan gözünün aslında farkında bile değildir. Bunlar bilincin değil, bilinçdışının marifetleridir.

Tahminimce terapistler de seansları sırasında bu tür ifadeleri yakalıyorlardır. Bu yüzden yüz yüze terapiyi tercih ettiklerini sanıyorum. Ben günlük hayatta kendini sabote ettiğinden şüphelendiğim bir arkadaşıma — sadece farkındalık yaratmak adına- ‘Acaba kendisini bilinçdışı yaralamış olabilir mi?’ üzerinden bir soru yönelttiğimde, yüzündeki anlık gelip geçen sinsi gülümsemeyi görebiliyorum. Kendisi yaralandığı ve işlerine devam edemediği için çok üzülürken, o sırada bilinçdışının keyfi yerinde gibi.

Kendini sabotaj apayrı bir konu aslında. Sadece ‘bilinçdışının kendi örtük planları dahilinde kurduğu senaryolar’a örnek olarak bu durumdan bahsetmek istedim.

Bilinçdışı atak ise bir nevi bilinmedik bir uyuşturucunun etkisinde kalmak gibidir. Kişide aynı zamanda korku ve dehşete de sebep olur.

Öfke krizine girdiğinizde öfkenizden başka bir şey düşünemez ve hiçbir şeye dikkatinizi veremez olursunuz. Yıldırım aşkına tutulduğunuzda ise odadaki herkes sizin için kaybolur, sadece tek bir kişiyi görür ve yalnızca onu duyar hale gelirsiniz. Sonradan size o oda yeniden izletilse, hayretler içinde hiçbir ayrıntıya dikkat etmediğinizi veya her şeyi tamamen yanlış hatırladığınızı fark edebilirsiniz.

Kıskançlık krizine giren birisi anlamsız davranışlar sergileyerek, olmadık durumlara kendisini sürükleyebilir. Normalde kendine çok hakim bir bayanın, başkasının saçına yapıştığını gördüğünüzde çok şaşırırsınız. Ya da son derece beyefendi bir adamın, salonun ortasında masum birine yumruk attığına şahit olursunuz ve onun bu tür bir atağın etkisinde olduğunu anlarsınız.

Bu durumda yüze çarpılan sular, kafaya fırlatılan telefonlar, karşı tarafın evini basmalar gibi onlarca örnek sayabilirsiniz. Kişi resmen kontrolünü kaybetmiştir.

Görsel; Delikli İlişkiler

Bir dolu romantik instagram paylaşımına rastlıyoruz; ‘İnsanlar hep aşkı arıyor ama ne zaman gerçek aşkla karşılaşsa delik delik saklanıyor’ şeklinde. Böyle bir atak karşısında çaresiz kalacağını bilen insanın, bu tür bir etki ihtimalinde kaçacak delik aramasını çok da yadırgamamak lazım sanırım.

Elbette bilinçdışı atağın gücü, kişinin benliğinin zayıflığı ve bilinçdışı içeriğine karşı duyarsızlığıyla doğru orantılıdır. Dolayısıyla kişisel gelişim bir hobiden çok, bir sorumluluktur aslında.

Eskiden ruhun ele geçirilmesine karşı önlem almak için türlü türlü ritüeller yapılırdı. Şeytan çıkarma törenleri, cin uzaklaştırma yöntemleri… Bazısı hocaya gider, bazısı tef çalar… Bütün bunlar komedi filmlerine de eğlence kaynağı olmuştur.

Bugün modern insan ya kendisini ilaçlara ve uyuşturuculara veriyor ya da sorumluluk alıp iç dünyasıyla yüzleşmenin yöntemlerini buluyor.

Tekrar esas konumuz olan ‘Aşk’ kavramına dönecek olursak, elbette zaman zaman yüzeysel kıpırtılarla romantik birliktelikler kurulabiliyor. Fakat çok büyük bir ihtimalle her bireyin başından çarpıldığı ve coşkun etkiler yaşadığı deneyimler geçmiştir.

Bilinçaltı atak ise tahmin ettiğiniz gibi biraz uç durumları kapsıyor. Kolay kolay kişinin başına gelecek bir durumdan bahsetmiyoruz.

Bu tür kontrol dışı durumları önlemenin en başlıca yolu ise gündelik hayatında benliğini güçlü tutmak, yani kendini tanıma yolculuğunda bilinçli hareket etmektir. Çünkü zekanın kalesi tam da benliğin kendisidir diyebiliriz.

Görsel; Giselle Dekel

İnsan Çok Sevdiği Biri Varken Başkasına Aşık Olabilir Mi?

Yavaş yavaş esas meseleye yaklaştığımızı sezmişsinizdir. Aşk ve sevgi bir arada olabilir mi? Yoksa aşık olduğun başka, tutulduğun başka mıdır? İnsan birini çok seviyorken bir başkasına karşı coşkun duygular yaşayıp, ondan kendini geri alamıyor olabilir mi?

Bu konuları konuşmak ve dinlemek genelde çok ürkütücüdür. Fakat ürktüğümüz oranda sağlıklı ilişkiler kurmaktan, toplumlar olarak kaçınılmaz şekilde uzaklaşıyoruz. Kendisine dürüst olmayan, eşine ne kadar dürüst olabilir? Zaten olamadığını da görüyoruz. Bence ilişkilerimiz onlara göstereceğimiz özeni hak ediyor. Kendi içimizde neler olup bittiğine bakmak yerine kutuyu sıkı sıkıya kapatmayı tercih edersek, bu işten yaralanıp kanayan bir sürü kişi oluyor.

O zaman kapağı kaldırıp bakma cesaretini göstermek, olmadık konuları kurcalamak değildir. Aslında ilişkimiz için bir sorumluluk almak anlamına gelir.

Önceki bölümde bahsettiğimiz gibi, aşk bilinçdışı bir kompleksin karşınızdaki kişide somutlaşmasıdır. Zihin enerjisinin dış dünyadaki bir nesneye akmasından bahsediyoruz. Konu bizim için çoğu zaman o nesnenin kendisi değildir.

Bazen aşık olunan kişinin aktarılan kompleksle alakası bile olmayabilir. Fakat insan bu durumda öyle bir ilüzyona kapılır ki, bilinçdışı nesneye tüm enerjiyi aktarırken aslında hiç alakası olmayan birine çok çekici bir görüntü ya da bir karakter giydirebilir.

Fantastik filmlerde rastlarsınız; Troll bir yaratık büyü kullanarak karşısındaki krala zarif ve güzel bir prenses gibi görünür. Etrafındaki hiçkimse bu büyünün etkisindeki kralın gözünü açıp, aşık olduğu kadının aslında gaz çıkararak dolaşan pasaklı ve çirkin bir troll olduğunu kanıtlayamaz. İşte aşkın büyüsü de buna benzer bir etki yaratır. Elbette burnunu karıştırarak dolaşan bir adamı nezaket abidesi gibi göstermez ama buna yakın bir durum da yaratabilir.

Farkındalık dediğimizde tüm spotların tek bir komplekste -yani benlikte- toplanması şeklinde bir tanımlama yapmıştık. Bu ışığın ve ışıkta olup bitenlerin kendisi bilincimiz iken, spotların karanlıkta bıraktığı kısım bilinçdışımızdır. Burada hareket aynen devam etmektedir fakat görüş alanımızın dışındadır.

Elinizde bir tenis raketi olsa, görüş alanınızda size doğru gelen bir topu savuşturabilirsiniz. Peki karanlıktan hiç beklemediğiniz anda bir topun fırlayıp ensenize çarptığını düşünün. Muhtemelen sizi yere serecektir.

Bilinçdışı ataklara karşılık vermek çoğu zaman mümkün değildir. Görüş alanını genişletmek, yani benlik vasıtasıyla bilinci geliştirmek mümkün. Fakat hiçbir zaman o karanlık alanı bütünüyle aydınlatmanız mümkün olamayacak.

Bu yüzden eğri oturup doğru konuşalım. Hiçbir toplumda, hiçbir kültürel ortamda, ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın, yaştan, cinsiyetten, sosyal statüden, inanıştan ya da herhangi başka bir unsurdan bağımsız olarak, dünya üzerinde hiç kimse ‘ben çarpılmam’ ya da ‘birisine aşık olmam’ iddiasında bulunamaz. Bu durumda ‘sadakate dayalı uzun süreli ve sağlıklı ilişkiler kurulamaz mı?’ diye düşünebilirsiniz. Yazının sonunda bu konuyu tekrardan irdeliyor olacağım.

Görsel; instagram- @illustrationvintage

Erkekler daha mı çok aldatıyor?

Bazısına göre erkek de kadın da aldatıyor ama erkek bunu göstere göstere yaparken, kadın kirli çamaşırlarını gizliyor. Kimisine göre toplumsal baskıdan dolayı kadın erkek kadar aldatamıyor. Kimisine göre ise erkek daha fazla dışarıya yönelirken, kadın buna erkek kadar ihtiyaç duymuyor.

Eğer konumuz tutku ise, önceki başlıklarda bahsettiklerim kadın ve erkek için eşittir diyebilirim. Fakat eğer bedensel isteklerden bahsediyorsak, muhtemelen gerçekten erkeğin dışarıya yönelimi kadına kıyasla çok daha fazla olacaktır.

Öncelikle kadının bilincinde maddenin kendisi-yani bedenlenme- çok daha soyutken, erkek maddeden kopuk yaşar. Beden erkek için kadına kıyasla daha soyut ve bilinçdışı bir niteliktir. Dolayısıyla özellikle benlik gelişimi zayıf ve entegrasyonu dar bir erkek için, bedenlenme bir kadın bedeni vasıtasıyla gerçekleşir. Yani erkek kadın bedenine yaşamsal bir ihtiyaç duyar.

Bu ihtiyaç kadında daha sönüktür. Kadının erkek vasıtasıyla somutlaştırmaya çalıştığı yönü çoğunlukla tinseldir ve bu tam da bedensel bir ihtiyaç olarak kendisini göstermez. Burada fizyolojik değil, psikolojik bir ihtiyaçtan bahsediyorum.

Diğer taraftan kadının bedeni zaten erkek kadar arayışta olmak için müsait değil. Erkek defalarca farklı kadınlarla birlikte olsa ve aynı anda bir sürü çocuğu olsa, kendisinin bedenini kısıtlayacak bir durum yok. Oysa bebeği karnında 9 aydan fazla taşıyacak ve sonrasında onun bakımını kendi bedeniyle üstlenecek olan kadın için durum farklıdır. Bu yüzden kadının elbette cinselliğe tepkisi erkekten biraz daha farklı.

Bir de buna eskiden kalma tarla takımın bölüşülmesi, çocuğun kimden olduğunun belli olması vs gibi toplumsal meseleler eklendiğinde… Sonuç yine erkeğin seçeneklerini çoğaltırken, kadınınkini daraltması yönünde evriliyor. Üstüne bir de erkeğin avlanmak için dışarıya çıkması, kadının ise var oldukları mekanı düzenlemeye yönelik görevleri gibi bir farklılık eklenince, durum daha da anlaşılır hale geliyor.

Tüm bu halihazırda bildiğimiz gerçeklere ben şu ayrımı yeniden yinelemek istiyorum. Burada bedensel istek ile birisine duyulan tutkuyu ayırmamız gerekiyor. Çünkü birine tutkuyla aşık olmak dediğimizde, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin, kişiyi çaresiz bırakan bir çarpılmadan bahsediyoruz.

Dolayısıyla yazımın bundan sonrasına cinsiyet ayrımı yapmadığımız bir açıdan devam ediyor olacağım.

Görsel; Sato Sato

Seçenekler nedir?

Uzunca bir açıklamadan sonra görüyoruz ki bulunduğu sosyal ortamdan ve cinsiyetinden bağımsız olarak her bir birey çok güzel giden ve sevgiyle bağlı olduğu bir ilişkisi varken, tamamen kontrolü dışında gerçekleşecek şekilde bir başkasına aşık olabiliyor. Üstelik bu öyle çok da nadir bir durum değil. Madem kontrol dışı bir durumdan bahsediyoruz, o zaman ‘seçeneğimiz nedir?’ diye sorgulayabilirsiniz. Öncelikle insanların yaptıkları seçimleri gözden geçirerek 6 maddede özetlemek istedim. Daha sonra ‘aşk’ mevzusuna kaldığımız yerden devam edebiliriz.

1- Aldatmak

Benliğin en zayıf kaldığı noktada gidilen yol bu gibi duruyor. Tabi ki en kolay yapılan seçim de bu. Bu ifadeleri yermek için kullanmıyorum. Sadece kişinin en ilkel halinde yapılan, en basit ama her iki taraf için de son derece yaralayıcı bir seçenek olduğunu söyleyebilirim.

Aldatan için; Karşı tarafa duyarsızlaşmanın getirdiği kendine duyarsızlaşma, doğal olarak içerideki sistemi zayıflatacaktır. Aldatılan için söz konusu yıkımı tartışmaya bile gerek yok sanırım.

Aldatılan kişi; Durumdan haberdar değilse bile, sezgisel olarak bazı şeyler onun arka plandaki dünyasına mutlaka ulaşıyordur. Kişinin yolculuğu biriciktir ve elbette bu durumun da onun için bir anlamı vardır. Yani bu yolculuk ona ne katacak bilmiyoruz. Bazen olgunlaşıp bambaşka bir yol seçebilir, bazen o da başkalarının canını yakar… Verilecek tepki tamamen bireyin kendisine özel.

2- Açık İlişki

Burada tüm kurallar iki kişi tarafından kabul edilmiş oluyor. Yani ortada iki tarafın da rızası söz konusu.

Bazen bu açıklık tek kişi için geçerli oluyor. Örneğin erkeğin istediği kadınla birlikte olması kadın tarafından kabul görüyor. Bu kural açık açık konuşulmamış da olabiliyor. Kadın erkeğin çapkınlıklarının farkında ama durumu sorgulamamayı seçiyor. Belki sebep finansaldır, belki kadının erkeği fazlaca yüceltmiş olması, belki de kadının kültürel olarak bunu böyle öğrenmiş ve kanıksamış olması…

Nadiren bu kapı sadece kadın için açılmış da olabilir. Yine belki açık açık konuşulmamıştır da, erkek -kendince nedenlerle- farkında olarak kadına bu serbestliği tanımıştır.

Bazen hiçbir kural konuşulmadan, her iki kişi de diğerinin romantik yaşamını sorgulamadan ilişkilerini sürdürebilmekte.

Gittikçe artan bir başka eğilim de; Her iki kişi oturup bir karara varıyor. Sınır sadece dışarıda başkalarıyla flörtleşmek olabilir, el ele tutuşmak olabilir ya da yalnızca evin dışında birlikte olmak…

Bunun yanında elbete cinselliği eve taşıyan çiftler de oluyor. Adam eve geldiğinde park yerinde tanımadığı bir araç varsa, usulca yolunu değiştirip karısının romantik buluşmasının bitmesini bekleyebiliyor.

Günümüz toplumu için bu örnekler hazmetmesi zor gibi fakat hala birçok kabile için nesillerdir süren standart zaten bu şekilde. Onlarda açık ilişki hali hazırda kültürün bir parçası olduğu için, elbette yaşam bunu kolaylaştıracak nitelikte şekillenmiş. Kadının ve erkeğin yatak odaları ayrı. Ayrıca evin dışına açılan bir kapıları da bulunmakta. Böylece sevgilileri diğer eşe görünmeden rahatlıkla yatak odasına girip çıkabilmekte.

Anlaşılması ya da uygulanması zor görünse de, bir önceki maddeden daha olgun bir seçenek gibi görünüyor. Ortada bir kandırmaca yok. İhanete uğrayan ve mağdur edilen yok. Güven istismarı yok.

Fakat yine de biraz fazla hedonist sanki. Hedonizmin bir seçenek olarak sunulduğu bir dönem oldu, fakat zamanla çözümün hedonizmde de olamayacağı fikri yine en çok rağbet gören bakış açısı olmaya devam etti. Zihnin en üst düzeyde hazlara dahi adaptasyonu ve yeniden yaşanan yoksunluk, hazları yaşamın merkezine almanın çok da matah bir tarafı olmadığını bize gösterdi.

Görsel; Tatsuya Tanaka

3- Yoksaymak/Reddetmek

Birinci seçenek için ilkel diyip belki biraz yadırgamış olabiliriz ama burada ilkel olmaktan çok daha tehlikeli bir seçenek var. O da duygularını reddetmeye ve yok saymaya kalkmak. Bu sadece ilgili kişileri değil, alakasız insanları da yaralayabilecek bir seçenek.

Duyguları yok saymak ve bastırmak bilinçdışı için yakıcı bir itici güç oluşturur. Enerji kendi doğallığında somutlaşamıyorsa, karanlıkta gölgelere bürünerek ve çeşitli pelerinler edinerek gün ışığına çıkar. İşte bu pelerinlerin altındaki güçler şeytanidir.

Herhangi bir içerik pelerinlere büründüğünde karanlıktır. Toksik özellikler kazanır ve değdiği yeri asit gibi yakar.

Etrafını en çok inciten kişiler, en çok pelerine sahip kişilerdir. Hatta Freud’un şu sözünü de hatırlatmak isterim “Birisi dışarıdan çok harika görünüyorsa, içinde çok güçlü şeytanlarla savaşıyordur.” Bu kişi ne kadar opak bir pelerin takmış olursa olsun, eninde sonunda kendi yaşamını ve etrafındakileri zehirlediği ona görünür olmak zorunda kalacaktır.

Bu yüzden duyguların sıkı sıkıya bastırıldığı geleneksel ortamlarda, en narsisistik ve dolayısıyla en toksik davranışlara rastlarsınız. Örtük narsisizm bu ortamlarda çok yaygındır. Üstelik genellikle kendisini kurban kisvesine büründürerek. Gerçek benliğini yaşayamayan kişi için sahte benlikte boğulmak kaçınılmaz olur.

Bilinçdışının, kırpılıp bir kenara itilmiş benlik adına -tabiri caizse- hınçla şahlanıp atağa geçmesi kaçınılmaz hale gelebilir.

Daha önce de değindiğimiz gibi, opak pelerinler altında bu ataklar ve toksik davranışlar maalesef çok örtük ve üstü kapalı olabilmekte.

Kısacası duyguları yok saymak ve reddetmektense, 1. ya da 2. seçenek dahi, ilgili herkes için daha az can acıtıcı olabilir diye düşünüyorum.

4- Enerjiyi Kanalize Etmek

Burada artık biraz kendini büyütmüş birisinden bahsediyoruz. Kişi kimseyi kandırmak istemediği gibi, kendisini de kandırmak istemiyor. Üstelik hedonist bir ilişki tipi de ona tatmin edici gelmiyor. Fakat duygularının ve onu savrulmaya iten tutkularının da farkında.

Konumuz aşk ama ulaşılamayan herhangi bir tutku için bu yaklaşımı sergilemek mümkündür. Özleminin çok ağır geldiği bir yoksunluk, kıskançlık, imkansız aşk, ulaşılması imkansız hedefler… Tüm bunlar insan için büyük bir potansiyel taşır. Öncelikle özlemlerinin farkına varmak, komplekslerin çözümlenmesinde harika bir rol oynar.

Burada çözülen bir kompleksin benliğe entegre edilmesinden ve böylece gelişip güçlenen bir benlikten bahsedebiliriz. Bunun yanında ulaşılamayan bir tutku, psişede yaratacağı gerilimden dolayı çok güçlü bir zihin enerjisi doğurur. Bu da ulaşılabilecek hedefler için, yani yaşamını geliştirmen için, harika bir yakıt anlamına gelir.

Bu belki uygulanması ve kavranması zor bir aşamadır fakat gerçek bir büyümedir diyebilirim. Arzularını bu şekilde kullanmasını bilen için, yaşam bir oyun alanına dönüşecektir.

Görsel; instagram — 2domang-2darang

5- Aşk Yeniden

Önceki maddelerde hep yeni birisine aşık olmaktan bahsettik. Peki halihazırdaki partnerine bir anda çarpılman mümkün mü? Elbette mümkün. Bu bazen karşındaki insanı kaybetme korkusu yaşadığında olur, bazen aldatıldığını fark ettiğinde, bazen o kişide tanımlayamadığın değişiklikler olmaya başladığında…

Fakat bunlar yakıtı düşük çarpılmalar. Çok büyük bir değişim karşısında gelen çok kısa süren etkiler. Bir nevi saman alevi gibi.

Fakat bazen partneriniz gerçek bir dönüşüm yaşar. Uzun süredir ekip biçtiklerinin karşılığını alıyor olabilir ya da büyük bir şoktan sonra çözülen kompleksler onda ani bir dönüşüme sebep olmuş olabilir. İşte bu durumda sizdeki yeniden aynalanmayı bekleyen zihin enerjisi, nesneleşmek için yeni birini -ama aynı partnerde yeni birini- bulabilir. Yani zihin enerjisi dediğimiz ve Freud’un libido olarak tanımladığı enerji, aynı partnerde birden çok kez bedenlenebilir.

Ömür boyu süren bir evlilikte, yeniden aşık olma halinin birkaç kez yaşandığını düşünün. Artık gerçek bir evlilikten bahsediyoruz diyebilirim. Birbirine birden çok kez aşık olmuş partnerler için, evliliğin büyüsü ömür boyu devam ettirilebilir.

Fakat aralıksız bir şekilde aşık kalmak gibi bir durum yine de söz konusu olamaz. Mutlaka duraksamalar olacaktır. Bunun yanında iki kişi de sürekli olarak kendi dönüşümü üzerine çalışıyorsa ve değişmeyi başarıyorsa, evliliğin uzun süre taze kalabilecek olmasından bahsediyorum.

6- Olgunlaşmış Aşk

Bu seçenek için başlık bulamadım ve ‘olgunlaşmış aşk’ ismini vermeye karar verdim. Buna göre kişi 4. ve 5. seçeneklerde bahsedilen durumları karma olarak sürdürür. Yani gelip geçici arzularını uzun vadeli gerçek hedeflerine kanalize etmeyi başarmaktadırlar. Ama aynı zamanda birbirine birden çok kez aşık olabilen bir çiftten de bahsediyoruz. Burada, başlarda bahsettiğimiz düğümü kısmen çözülmüş sayabiliriz.

Şimdiye kadar anlattıklarım size biraz yüzeysel gelmiş olabilir. O zaman dilerseniz çıtayı yükseltelim ve aşkın daha üst versiyonlarına bakalım.

Görsel; Lân

Platonik Aşk

Eski Yunan mitolojisine göre Androgynos denen canlılar vardı. Bu canlılar dört el, dört ayak, iki kafa, dört kulak ve yuvarlak sırtlarıyla, birbirinin zıt yönlerine bakan ikişer yüze sahip olmaları sayesinde Tanrılar’a meydan okuyan hünerlerle donatılmışlardı.

Bir gün yuvarlana yuvarlana Tanrılar’la savaşmak için göğe tırmanmaya kalkışmaları ise bardağı taşıran son damla olmuştu. Zeus kendince şöyle bir çözüm üretti; Androgynos denen canlılar tam ortadan ikiye bölüneceklerdi. Böylece hem sayıları çoğaldı, hem de zayıflayıp kafa tutamayacak hale geldiler. Tanrılar’a hizmet edecek bu insan denen canlı, Androgynos’a göre çok daha kullanışlıydı.

Yeryüzündeki insanın bir türlü arayıp bulamadığı ve durmadan yoksunluğunu hissettiği de bu ikinci yarısıdır. Ona diğer yarısını hatırlatması için bir de göbek deliği bahşedildi. Böylece insan, ne aradığını bilmeden yaşam boyu acı içinde aranıp durmaya devam edecekti. İşte bu acı ders, Tanrılar’a kafa tutması sonucunda insana verilmiş ağır bir cezaydı.

Klasik Antik Yunan düşüncesinde mitolojiden yavaş yavaş uzaklaşılıp, daha seküler bir felsefe anlayışına dönüldüğünü görürüz. Fakat hala mitolojinin izleri devam etmektedir. Öyle ki, çoğu zaman anlatılarda mitolojik hikayelere de hala yer verilmekte ve içinden çıkılamayan bir düşünce mitolojiye atıfta bulunularak açıklanabilmektedir.

Mitolojinin bir inanç sistemi olarak hakim olduğu dönemde, insanlar kendilerindeki kusurun tam halini Tanrı’lara yüklemişler, mükemmelliği Tanrılar’ın dünyasında aramışlardı.

Antik Yunan Felsefe’sinde ise her ne kadar düşünce mitolojiden kopmaya çalışmışsa da, mükemmel evren fikri hala geçerliliğini sürdürmektedir. Evren aslında kusursuz, iyi, güzel, düzenli, kendi içinde anlamlı ve kapalı bir sistemdir. Dünya ise kusurlarını gidererek bu mükemmel evrene ayak uydurmaya çalışmaktadır.

Platon’un aşk anlayışından bahsetmek istiyorsak, mükemmelden henüz nasibini alamamış insanın, kusursuzluk ve böylece ebediyet arayışını açıklamamız gerekiyordu. Bu yüzden önce kısaca mitolojiden ve mükemmel kozmos fikrinden bahsetmiş olduk.

Görsel; pixabay.com — wallner

Burada Platon’un seküler anlayış ile mükemmel kozmos inancı arasındaki dengeyi ‘idealar’ fikriyle kurduğunu görürsünüz. Yalnız burada ‘başka bir gerçeklikte herşeyin mükemmel hali vardır’ gibi bir söylemde bulunmuyoruz.

İdea sadece bir nitelikti. Yani herhangi bir şeyin mükemmel olma potansiyeline biz idea diyorduk. Dolayısıyla evrende kötü ya da çirkin diye bir şey yoktu. Sadece iyiden ya da güzelden yeterince nasiplenememiş, kendi mükemmellik potansiyeline ulaşamamış şeyler vardı. Yani sıradan dünyevi nitelikler için, ‘mükemmele doğru süzülürken, henüz yolu tamamlanmamış özellikler’ diyebiliriz.

Buna göre erdem; İyi eylemler vasıtasıyla ‘iyi ideası’na, aşk ise; Güzellikler vasıtasıyla ‘güzel ideası’na yönelmek isteğidir.

Burada şunu vurgulamak istiyorum. ‘İyi’ en yüce ideaydı ve her şey iyiye ulaşmaya çalışmaktaydı. Güzel ise iyiyle iç içe geçmiş bir nitelikti. Yani güzel dediğimiz idea eninde sonunda bizi iyiye ulaştırma potansiyeliydi.

Öyleyse aşk bir erdem olmasa da, erdeme giden yolu bize açan bir şeydi. Buna göre aşkın kendisi güzel değildir, sadece güzele karşı istek doğurur.

Şimdi bu söylediklerimi biraz daha açalım.

Platon’un aşk anlayışında iki tür aşk görüyorsunuz. Bunlardan birisi; Basit hazlara yönelen, bedensel, tensel, vahşi ve dürtüsel olan aşk.

Diğeri ise bunlardan daha yüce bir ‘ilahi aşk’. İnsan ise bu iki aşk arasındaki merdivenden, basitten yüceye doğru tırmanmaya çalışıyor.

İnsanın dürtüsel olarak yöneldiği en basit güzellik, fiziksel güzellik oluyor. Bu arada aşk hamileliğe, yani doğuma sebep olur. Basit Eros’dan gelen aşk bir çocuğun doğumuna sebep olurken, İlahi Eros’un hamileliği erdem doğurur.

Fanilerin aşk isteği burada küçümsenmekte ve basit hazlara yönelik olduğu için merdivenin aşağı basamaklarında görülmekte. Kutsal olan aşk ise ‘iyiye duyulan istek’ olarak tanımlanır.

Görsel; Pride Nyasha

Öncelikle aşkın kendisinin güzel olmadığından ama güzel olana karşı istek oluşturduğundan bahsettik. Bir de daha önce insanın mükemmele olan yolculuğuna da değinmiştik. Dünya üzerindeki hiçbir şey kötü ve çirkin değildi. Sadece iyiden ve güzelden yeterince nasiplenememişti. İşte bu nasiplenemediği yönleri, yani noksanlıklarına karşı duyduğu tutkunun kendisi, aşk olarak karşımıza çıkıyor. Yani mükemmellik potansiyelini bir tamlık olarak görürsek, o tamdan eksik kalan parçaya bir istek duymuş oluyor.

Platon’a göre herkes kendinde eksik olana ya da kaybetmekten korktuğu parçaya aşık olur. Kısa ise uzun kişiye, fakirse zengine, gösterişsizse gösterişliye tutku duyar.

Bu eksiği tamamalama ve yoksunluğu giderme ihtiyacı ise merdivenin basamaklarına tırmandıkça daha yüce isteklere doğru evrilip, kişiyi erdem arayışına -yani iyiyi aramaya- yöneltecektir.

Görsel; Polina Climova

Fakat aşk merdiveni insan için trajikomik bir durum yaratır. Trajiktir çünkü; Bu merdiveni tırmanmaya çalışan insana, bedensel haz isteği ve vahşi duygular çöreklenerek onu yolundan alıkoyar. Dengesini bozar ve onu düşürür. Yani insanın bedensel engelleri aşıp bu merdiveni tırmanması mümkün değildir.

İnsan bedensel güzelliğin ötesine geçip, güzelin ideasına ulaşmayı beceremez.

Komiktir çünkü; Bir fani sadece ‘çocuk’ doğurabilir. Eğer erdem doğurabilmek gibi bir kapasitesi olsaydı, ölümlü olmasına rağmen son basamağa ulaşabilir ve dolayısıyla ölümsüzlüğe erişme şansına sahip olabilirdi.

Bu arada Platon hiçbir zaman platonik aşk ifadesini kullanmadı. Yukarıda bahsedilenler ‘Devlet’ eserinde geçen ‘Şölen’ adlı diyaloglarından edinildi. Burada Sokrates ve kahin bir kadın olan Diotima aralarında sohbet etmektedirler.

Daha sonra orta çağ yıllarında bu diyaloglara tekrar erişilir ve orjinal haliyle ‘ilahi aşk’ olarak bahsi geçen kavrama, ‘Platonik Aşk’ ifadesi yakıştırılmış olur.

Platonik aşk; ‘Bedensel hazların olmadığı bir karşılıksız aşk’ olarak ifadesini bulmuş ve bu türden bir yoksunluğun insanı erdem merdiveninden yürümeye zorlayacağına inanılmıştır. Kavuşulamayan aşkın acısının, kişiyi ilahi aşka yönlendireceği fikri ise aslında bize hiç yabancı gelmemekte.

Görsel; Lân

Tasavvufta Aşk

Hiç kuşkusuz, tasavvufun zamansızlığını ve her dönem beslenip gelişerek büyüdüğünü hepimiz biliriz. Bu felsefenin derinliklerine erişmek kolay değildir. Bilgiler her ne kadar ulaşılabilir olsa da, her zaman kavranılamazlar.

Tasavvuf aklı değil kalbi merkezine almıştır. Bu yüzden öğrenilerek değil, yaşanarak ve olma halini deneyimleyerek bu yolda ilerleyebilirsiniz. Olma hali ise yeniden yeniden yapılanma anlamına geldiği için, zaman ve özveri ister.

Bu denli zor bir felsefenin her dönemde ve her nesil tarafından rağbet görmesi, bunun yanında popülerliğini hiç yitirmemesi, büyük bir ihtimalle her türden sanata yatkınlığından gelmektedir. Yoğun bir sembolizm kullanır. Üstelik bu sembolizm büyüleyici bir kompozisyonla harika şiirsel bir anlatıma döner. Böylece görsel sanatlardan, performans sanatlarına ya da şiirden, hikayeye her türlü sağaltıcı ifadede rahatlıkla büyüleyici bir anlatım yakalayabilmektedir. Üstelik dinlerden bağımsız duruşuyla da farklı kültürlerde kendisine yer bulabilmekte, çok renkli bir takipçi kitlesine ulaşabilmekte.

Her ne kadar hakim olduğum bir konu olmasa da, aşktan bahsediyorsak biraz tasavvuf konuşmadan geçemeyeceğimizi düşündüm. Böylece en yüzeysel haliyle bile kolaylıkla kalbinizi sarıp sarmalayacak bu felsefenin de etrafında biraz dolaşalım istedim.

Görsel; Nastya Craby

“Kim ki candan geçmez ise, deyin bize yar olmasın”

Niyazi Mısri

Öncelikle Platon’da ‘basit aşk ve ilahi aşk’ şeklinde yaptığımız ayrım, tasavvufta ‘mecazi aşk ve hakiki aşk’ olarak geçmekte. Mecazi aşkı hakkıyla yaşayan ise, hakiki aşka ulaşma yolculuğuna çıkmış oluyor. Burada kişiye ‘o merdiveni çıkamazsın’ denmiyor. Fakat önce ondan nefsini öldürmesi bekleniyor. Bu da çoğu sufi tarafından ‘ölmeden, ölmek’ şeklinde ifade ediliyor.

“Ölüm gelip çatmadan evvel,

Hayatta iken nefsini öldürmek

Böylece yeni bir hayat kazanmak

Yegâne arzun olsun.

Kötülüğü emreden nefsin

Ve kötülüğe teşvik eden aldatıcı şeytanın

Tuzaklarına düşmemek için

Ağla ve gözyaşı dök.”

Burada Hulusi Efendi bize ölüp yeniden dirilmeyi anlatıyor. Aslında herhangi bir kendini arayış yolculuğu, insana defalarca kendisini öldürmesini öğütleyecektir. Tasavvufta ilk ölüm, nefsi öldürmek ile başlar.

İlahi aşk ise, bir diğer adıyla ‘muhabbet’ olarak anılır.

Görsel; Lân

“Şu dipsiz ufuktan

Şimşek midir parlayan

Yoksa yüzünden

Peçesi mi kalktı Leyla’nın?”

Mecazi aşkın, hakiki aşka yönelimi çeşitli hikayelerle de desteklenmekte. Bunlardan en bilineni ise Leyla’nın aşkıyla yanıp tutuşan ve bu sayede ilahi aşkı bulan Mecnun’un hikayesidir.

Mecnun, Leyla’ya sevgisinden deli divane olur ve çöllere düşer. Sırf gözleri Leyla’ya benzediği için ceylanlarla arkadaş olur.

Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük bir ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorduklarında, “Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla’nın diyarından gelmiştir” der.

Bu şekilde aşkı Leyla için acılar ve ızdıraplarla dolu bir ömür geçirdikten sonra, bir gün Leyla’sı karşısına çıkar. Ona sarılmak istediğinde ise Mecnun bu defa Leyla’yı iter ve;

“…var git işine, âlem bana hep Leyla oldu. Gönlüme hep Leyla doldu. Eğer sen gerçekten Leyla isen, ya bu bendeki Leyla kimdir?” diyerek mecazi aşkının, hakiki aşka dönüşmüş olduğunu vurgular.

Belki ‘Leyla ile Mecnun’ gibi derin bir aşk hikayesinin sonunda, Leyla’sına kavuşan Mecnun’un ona ‘git’ demesi ve esas aşık olduğunun Leyla olmadığını anlaması, bize ilk bakışta hiç de romantik görünmemektedir. Fakat hangi romantik aşk hikayesi aslında daha farklı bitmektedir? En nihayetinde aşık olunanın sadece bir ayna olduğunu ve bunu ona kavuştuktan sonra anladığımızı kim inkar edebilir?

Görsel; Lân

“Sevgiliyi anarak yaşarken, biz ezelde sürekli sarhoşluğu

Henüz yaratılmamıştı

Ne şarap, ne asma çubuğu”

İbn Farız

Tasavvufun en çok rastlanılan metaforlarından birisi de aşkın şarabından içmek ve aşk sarhoşu olmakla ilgilidir. Bunun üzerine çok geniş bir tasavvuf arşivine ulaşabilir, aşkın şarabıyla sarhoş olmuş şairlerin ilahi aşkla yanıp tutuşmasına tanık olabilirsiniz.

‘Hamdım piştim, yandım, oldum’

Mevlana

Mecazi aşkın hakiki aşka dönüşebilmesindeki bir diğer neden de tasavvufun panteist yapısından gelmekte. Buna göre zaten Tanrı’nın dışında hiçbir şey bulunmamakta. Yani baktığınız, gördüğünüz her şey ve dolayısıyla tüm canlılar bizzat Tanrı’nın suretidir. Bu yüzden de ‘yaratılanı sev, yaradandan ötürü’ der.

Her ne kadar tasavvufun panteist olup olmadığı tartışmalı bir konu olsa da, burada vurgu insanın özündeki Tanrı’ya yöneliktir. Yani Tanrı kendi ruhundan insana üflemiştir ve insanı kendi suretinden yaratmıştır. Tasavvufun panteist olmadığını ileri süren görüşler dahi, Tanrı’nın insana kendi özelliklerinden bahşettiğini kabul ederler.

Görsel; Joseph Lee

“Aşk silip süpürdü aramızdan

Kalıcı olmayan nitelikleri

İşte kayboldu gitti onlar…”

İbn Farız

Tasavvufi şiirlerde geçen ‘aşk ateşi ile yanmak’ da bu yüzden kutsanır. Çünkü orada yanıp eriyen, kişinin benliği yani mecazi varlığıdır. Benliği eridiğinde ise geriye yalnızca Yaratıcı’nın sureti kalır. Bu da Rab’be ulaşmak olarak bilinir.

Bu yüzden aşık olunan sevgili Tanrı’nın yansıması, aşk acısı ise hakiki yolculuğun başlangıcıdır. Olabildiğince bu ateşi bir aleve dönüştürüp onunla yanmak ise, Hakk’ka giden yoldur. Bu acıyı hakkıyla yaşayan kişi yol üzerinde çeşitli erdemler edinerek, Yaratan’a adım adım yaklaşmış olur. Nihayetinde ulaşılmaya çalışılan mertebe ‘Tek’liği deneyimleyebilme halidir.

Tanrı’nın bahşetmiş olduğu erdemler bu mertebede açığa çıkmış olur. Yani fani insan merdiveni tırmanarak bu erdemlere ulaşıyor değildir. Onda zaten varolan bu erdemler, üstlerindeki çamurdan kurtulup açığa çıkmaktadır.

“Derman aradım derdime, derdim bana derman imiş.”

Niyazi Mısri

Görsel; Rosarium Philosophorum — Anonimo (1550)

Kutsal Evlilik — Hieros Gamos

Kutsal evlilik kavramının kökleri de Antik Yunan dönemi inançlarına dayanmaktadır. Bu inanca göre her doğum ölümün, her ölüm ise doğumun sebebiydi. Kutsal evlilik yani ‘hieros gamos’, Tanrı ve Tanrıça’nın evliliğiydi. Tanrıça’nın doğum yapması ise tarımla uğraşan insanlar için ürün ve bereket anlamına geliyordu.

İlkbahar canlanma, yaz çoğalma, sonbahar azalma ve kış ölüm demekti. Hasadın zayıf olduğu dönemler ise Tanrıça’nın bir problem yaşadığını düşündükleri dönemler oluyordu. Bu yüzden Tanrıça’larının bereketli ürün vermesi için, ona bir nevi büyü yapma gereği hissediyorlardı.

Böylece ‘hieros gamos’ ritüelleri, tarımla uğraşan insanların Tanrıça’ya bu büyüyü yapma gayesiyle doğdu. Törenlerin çok geniş bir içeriği vardı. Nesiller ve halklar boyu devam eden bu evlilik törenlerinin bugüne yansımalarına Anadolu’da bolca rastlayabilirsiniz. Bazı yörelerde -bekaretin simgesi olan- gelinin beline bağlanan kırmızı kuşaktan, damat ve geline giydirilen sadece düğüne özel giysilere, büyük bir kalabalığın katıldığı yemekli ve müzikli ritüellerden, gelin alma merasimlerine kadar bir çok geleneğin köklerinde, çeşitli medeniyetlerin hieros gamos ritüellerini bulabilirsiniz.

Bu törenler bazen yanlış anlaşılarak cinselliğin kutsandığı ritüeller gibi algılanabiliyor. Oysa uzmanlara göre aslında bu gelenek kökeninde, tarım toplumlarının doğa karşısındaki çaresizliğini taşımakta. (Kaynak için burayı tıklayınız. — dergipark.org.tr Cengiz Çetin)

Hristiyan inancında hieros gamos; ‘İsa ve Kilise’nin damat ve gelin olmaları şeklinde yorumlanır. Simya’da ise ay ve güneşin birleşmesiyle sembolize edilir.

Marion Woodman

Hieros gamos kavramı Analitik Psikoloji ile tekrar günümüzde popüler hale gelmiştir. Burada instagram ismiyle Jungsever’in Marion Woodman kitabından çevirdiği bir alıntıyı paylaşacağım;

“ Birçok insanın iki ayrı ilişkisi var çünkü gölge ve bilinç taraflarını bir araya getiremiyorlar. Bunları entegre etmek ‘kutsal evlilik’te sürecin bir parçasıdır. İçsel evlilik, içimizdeki kutsalın tanınması, kabul edilmesidir. Ruh ve tinin içimizde birleşmesidir. Bir ressamsanız bunu resim yapışınızda tecrübe edebilirsiniz; siz ‘yapmadığınızda’ resim yapılır. Ya da bazılarınız bilir: Yazmaya başlarsınız ve sonra bir şey olur ve yazı kendi kendini yazmaya başlar. Dans ederken de böyle. Dans etmeye başlarsınız. Bedeninizi hazırlamışsınız, kaslarınız gayet sağlıklı. Sonra birden müzik sizi ele geçirir, bir şey olur ve bir bakmışsınız dans ettiriliyorsunuz. İşte o zaman içsel evlilik gerçekleşiyor demektir. İçsel evlilik size kendi bütünlüğünüzü hissettirir. Başka insanlarla bu bütünlükten yola çıkarak ilişki kurabilirsiniz ve bir ümit onlar da sizinle kendi bütünlüklerinden yola çıkarak ilişki kurabilirler. Böylece tabi oluş, bağımlılık yaslanma olmaz. Birbirinize, kendi bütünlüklerinizden yola çıkarak, ayrı birer birim olarak saygı duyarsınız, seversiniz. Bazıları diyor ki: “lyi de, içsel evlilik varsa dışsal evliliğin ne anlamı var?” İçsel evlilik dışsal olanı hakikaten mümkün kılar. Çünkü hepimiz insanız. Hepimizin dostluğa, yoldaşlığa, paylaşmaya, karşılıklı yansıtmaya, sevmeye ihtiyacı var. Hayat bu demek. İçsel evlilik dışsal olanı sadece zenginleştirebilir. Yalnızca partnerinizle, kocanızla ya da karınızla değil, arkadaşlarınızla ve doğayla da. Bana göre paradigma işte tam da burada değişir çünkü içinizde yaşadığınız hayat, sizi çevreleyen hayatta da yansımasını bulur.”

Ben size bu denli romantik bir açıklama yapamam. Ama biraz daha düz anlatacak olursam; ‘içsel evlilik’ bilinç ve bilinçdışının kavuşmasıdır diyebiliriz. Bu yüzden bütünlenme yolculuğu aynı zamanda içsel yolculuktur da.

Marion Woodman burada içsel kavuşmaların partnerimizle ilişkimizi zenginleştireceğinden bahsediyor. Aslında bunun tam tersi de geçerlidir. Bizim birçok bilinçdışı içeriği görmemizi bizzat partnerimiz sağlar. Yani içsel kavuşmalarımız da çoğunlukla dışsal ilişkilerimiz vasıtasıyla olur.

Çoğu zaman aynaya bakmadan kendi yüzümüzü göremediğimiz gibi, partnerimizin yansıtmaları olmadan iç dünyamızdaki parçaları görmemiz de mümkün olamamakta.

Bu yüzden de her yüzeye sıçrayan parça ile yeniden aşık olmamız tesadüf değildir. Aşk bir kavuşma çalışmasıdır. Ve bu yüzden ‘aşk tek kişiliktir’ ifadesini yeniden vurgulamak isterim. O kişi gerçekte bu parçaya ayna tutacak nitelikte midir? Yoksa, değil midir? Bu bile tartışılır. Ki çoğu zaman o kişinin kendisinin, aynaladığı parça ile alakası bile yoktur.

Görsel; Polina Climova

Sonuç Olarak;

Kadın ve erkek farkında olarak ya da olmayarak, üstelik bulunduğu sosyal çevrenin kısıtlamaları ve kendi etik değerlerinden tamamen bağımsız bir şekilde seri olarak aşık olmaktadır. Kuru şehvetten bahsetmiyorum, bizzat aşkın kendisini kastediyorum. Fakat bunu çapkınlığa vurarak yapmak ya da içsel süreçlerinde yaşamak, o kişinin kendi karakterine kalmış.

Jung, bir kompleksin ancak enerjisi tükeninceye kadar yaşanırsa gerçekten benliğe entegre edilebileceğine inanıyordu. Oysa bana kalırsa, hedonist bir yaşam kişiyi defalarca merdivenden atacağı için, kompleksi entegre etmekte çok da başarı sağlayamaz gibi geliyor. Bunun yanında entegre edilecek kompleks hiç bitmez ve amacın kendisi zaten kompleks entegre etmekten çok daha öte diye düşünüyorum.

Aşk yaşamın kendisinde, tüm her şeye sinmiş durumda. Bir sufi gibi her baktığın yerde aşkı görmek ve bir platonik gibi bunu merdivenin basamaklarını tırmanacak erdemlere dönüştürmek bana güzel bir karma gibi görünüyor.

İnsan defalarca ölüp yeniden dirilir. Mükemmelliyetçilik için ise ‘intihar tutkusudur’ denir. Yaşamın kendisinde mükemmellik arayışı olmaz ama ‘yaşama aşkı’ olur. Bu da libidoyu -yani zihin enerjisini- nesneler dünyasına aktarabilmektir. Yani çatışmalar yaşamaya devam etmek ve burada açığa çıkan enerjiyi yaşama tutkusuna çevirmektir.

Ölüme değil, yaşama tutku duymanın kendisi aşktır diye düşünüyorum.

Tekrar başlığa dönecek olursak; “Her aşk bir gün biter mi?”. Bunun cevabı partnerinizin ve sizin aşktan ne anladığı ile ilgili sanırım.

Bu arada Fransız dansçı Yoann Bourgeois’in merdiven ve trambolinle yaptığı canlı performansı sosyal medyada görmüşsünüzdür. Burada Bourgeois ‘başarı’ tanımını bir kareografi çalışmasıyla bize göstermek istemiş. (link için buraya tıklayabilirsiniz.)

Bana bu çalışma bir taraftan, yukarıda bahsettiğimiz merdiveni de anımsattı. Hiçbir zaman dümdüz çıkamıyorsun ama ne kadar yüksekten düşersen de yaşam seni o güçle yukarı atıyor. Belki bazen düşmek insanın işine yarıyor.

Bu yüzden mükemmellik kaygısından sıyrılmadan ve çarpılıp kolu bacağı riske atmadan, belli ki merdiven de tırmanılamıyor.

Exit mobile version