Site icon Esra Birand

Yeni Çağ Öğretilerinin Yalnızlık Çağrısı

Kendini Sev

Her çağın kendine özel bir trendi oluyor sanki. Bir zamanlar depresyon modaydı, öncesinde kötü kız ya da kötü çocuk, belki bir ara uslu ve topluma uyumlu birey… Son yıllarda ise trend “yalnızlık” gibi görünüyor. Sessiz ve kurnazca hayatımıza yerleşti, bir duygu durumundan çok, adeta bir meziyet, bir gelişmişlik göstergesi gibi sunulur hale geldi.

Kendi başını okşayabilen, kendi içinde huzurlu olabilen, kimseye ihtiyaç duymayan birey… İşte sunulan yeni ideal insan figürü.

“Sevgiyi dışarıdan bekleme, kendini sev.”

İlk bakışta elbette iyi niyetli ve yerinde bir öneri gibi duruyor. Bireyin kendiyle bağ kurması ve ilişkisel bağımlılıklardan sıyrılması teşvik ediliyor. Fakat bu söylem zamanla bir yön gösterici olmaktan çıkıp, kişiler üzerinde adeta bir baskıya dönüşüyor. Arkadaş sohbetlerinden güvenilir akıl hocalarına kadar herkes size işaret parmağını gösterip yeterince kendinize yetip yetmediğinizi sorgulayabiliyor.

Sevilmeyi istemek, ilgi beklemek, duygusal temas aramak… Bunlar artık “bilinçsizlik”, “eksiklik”, hatta “ruhsal olarak gelişememiş olma” olarak etiketleniyor. Yalnız kalabilen makbul, hiçbir şey beklemeyen olgun, arzularını bastırabilen ise bilinçli sayılıyor.

Belli ki sınırlar net ve yapılması gerekenler aşikâr. Kimle konuşsam hepsinin, neyi nasıl yapman gerektiğiyle ilgili genel geçer ve herkesçe kabul gören gereklilikler listesi var.

Samimi bir cümle çoğu zaman kolaylıkla ağızlara tıkılabiliyor — eğer o cümle çağın kişisel gelişim öğretilerini yüzde yüz karşılamıyorsa.

Kaynak kim, kim bu bize neyi nasıl hissetmemiz gerektiğini söyleyen? Mutluluğumuzun ya da bağımsızlığımızın ölçütünü hangi merci bu kadar net belirlemiş?

Genel geçer kabullere uyan bir bağımsızlık anlayışın varsa bağımsızsın, tanımlanmış mutluluklara sığıyorsan mutlusun, özgürlük anlayışın başkalarının özgürlük anlayışıyla örtüşüyorsa özgür bir zihne sahipsin.

Bu bana 20 yıl önce yaşadığım bir olayı hatırlatıyor.
Sosyal medyada bir gruptan çıkmak istemiştim. Bana kalırsa kadınları rencide edici bir paylaşım yapılmıştı. Grubun yöneticisi neden çıktığımı sorunca, bir kadın olarak bu paylaşımdan rahatsız olduğumu dile getirdim.
Meğer grubun yöneticisi de bir kadınmış ve feminist bir kadınmış. Hem de bu anlamda son derece aktivist eylemlere de düzenli olarak katılırmış.
“Feminizm öyle bir şey değil maalesef, biz feminizmin ne olduğunu biliyoruz” gibi ifadelerle kendince beni bozmuştu.

Cevap vermedim ama verseydim, teşekkür eder, feminizmin dışında kalmayı tercih ettiğimi ve bir kadın olarak bir paylaşımdan rahatsızlık duyma hakkımı korumak istediğimi belirtirdim.
Çünkü feminizm, eğer kadının ne hissettiğini önemsemiyor, sadece feminizmin tanımladığı sınırlarda rahatsızlık duyma hakkı tanıyorsa; açıkçası ben de feminizmin neyi savunup neyi savunmadığını çok da önemseyemeyeceğim.
Elbette feminizmin kimsenin tekelinde olmadığının farkındayım.
Ama taraf tutmanın, bir grubu savunmaktan uzaklaşıp onu, düşmanlaştırılmış karşı taraftan bile daha çok ezmeye başlayabileceğini de rahatlıkla görebiliyorum.

Belki erkeği tartışmadan kadını, kadını tartışmadan erkeği zaten göremiyoruzdur.
Örneğin, bahsettiğim paylaşım araba markaları ve bunların karşılığında elde edilen kadın sayısıyla ilgiliydi. Belki bunu hem erkeğin hem de kadının acısı üzerinden tartışmak gerekiyordur.

Bu örneği, düşüncelerimizin ancak belli bir formata uydurulduğunda toplumda kabul görebildiğini anlatmak için verdim. Kendimizi en özgür hissettiğimiz alanlarda bile, düşüncelerimizi ifade etmeye çalıştığımızda, ‘neyin nasıl olması gerektiği’ne dair sanrılarla karşılaşmamız çoğu zaman kaçınılmaz oluyor. Buradan hareketle dilerseniz yeniden ‘övülen yalnızlık’ meselesine dönelim.

Uçlarda Sıkışmak: Dramatik Anlatılar ve Spiritüel Soğukluk

Bir yanda, insanlardan yüksek beklentilerle yola çıkıp her kırgınlığı bir hayal kırıklığına, her hayal kırıklığını da bir varoluş krizine dönüştüren bireylerin dramatik anlatıları var. Yaşanan tüm sarsıntılar, büyük bir içsel devrime dönüşüyor; hergün yeni vedalarla yepyeni benliklerin doğduğu ilan ediliyor.

Diğer yanda ise beklentiyi tamamen kişinin kendisine çeviren ve dışarının etkisini sıfırlamaya kalkan daha sessiz ama bir o kadar katı bir ruhsal söylem hüküm sürüyor:
“İlişkide olduğun kişi sadece senin aynan, çok da büyütme.”
“Sevgiyi bekliyorsan hâlâ kendini yeterince sevmemişsindir.”
“İçinde yoksa, dışarıdan gelen de gerçek değildir.”

Bu iki farklı uç arasında, sade ve insanca duygulara alan kalmıyor sanki.
Birine ihtiyaç duymanın, anlaşılmak istemenin, bir cümleyle rahatlamanın bile “kişisel gelişim eksikliği” gibi kodlandığı bir atmosferde buluyoruz kendimizi.
Peki ya bu arzular, sandığımız gibi bir eksiklikten değil de — sadece insan olmaktan doğuyorsa?

Bastırılmış Beklentilerin Sessiz Gölgesi: Resentment

Bu noktada “resentment” kelimesi akla geliyor. Türkçeye birebir çevrilemeyen, ama çoğumuzun tanıdık olduğu bir hâl: İçsel bir kırgınlık, dile gelmeyen özlemler, bastırılmış isteklerin tortusu…

Kişi sevilmek ister, anlaşılmak ister… ama bu arzunun fazla, uygun olmayan, gelişmemiş bir şey olduğunu düşünür. Susar. Bastırır. Dışarıdan sakin, hatta “aydınlanmış” görünür. Ama içten içe kırgındır.

Zamanla bu kırgınlık; alaycılık, uzaklaşma, küskünlük gibi biçimlere bürünür. Ve bu hâl, günümüzde çok yaygın bir ruh hâline dönüşür:

İstekleriyle barışmış olduğunu düşünen ama aslında içinde kırgınlıklar ve tamamlanmamışlıklar büyütmüş insanlar topluluğu. Ve bu iç yakıcı burukluğun güç sayıldığı bir sistem.

Oysa bastırılan ihtiyaç bilinçten silinse bile bedende kalır. Sinir sistemi, “artık istemiyorum” dediğimiz noktada bile o ihtiyacı taşımaya devam eder. Bu da içten içe yankılanan bir hoşnutsuzluk yaratır. Anksiyete problemlerimize yoga gruplarında, anti depresanlarda, spiritüel öğretilerde ya da şişirilmiş sosyal etkinliklerde çözüm arar dururuz. Terapi odalarında kaynağa inilir belki, ama karşınızdaki terapist gerçek duygularla yüzleşmeye yeterince hazırsa. Çünkü “gerçek” olan her şeyin, biraz ürkütücüleştirildiği bir dönemden geçiyoruz sanki.

Denge Takıntısı ve İçtenliğin Kaybı

Bir başka popüler kavrama bakalım: “Alma-verme dengesi.” İlkeler düzeyinde son derece kıymetli bir fikir. Kimse sürekli veren olmak istemez. Ama bu anlayış, zamanla ölçülü olmanın da ötesine geçip soğuk bir muhasebeye dönüşüyor:

“Ben verdim, o vermedi.”
“Ben dinledim, o dinlemedi. Kim daha çok konuştu?”
“Ben emek verdim, karşılığı gelmedi.”

İlişkiler böylece bir bağ kurma zemini olmaktan çıkıyor; bir tür hesap defteri hâline geliyor.
Ve o en doğal şey — samimiyet — yine tanımların, kıstasların içine sıkışıyor.

Kabul edelim: İlişkiler dengesizdir. Hiç yüzde yüz dengede yürüyen bir ilişki gördünüz mü gerçekten? Akışkanlığını kaybetmiş bir ilişki, artık ilişki olmaktan çıkar; ölü toprağı serpilmiş, kuru bir iletişim biçimine dönüşür.

Her zaman biri biraz daha taşır, biri biraz daha susar. Zamanla roller değişir.
Bazen karşılıksız veririz. Bazen bizden isteneni veremeyiz. Ararız, aramayız, sonra neden aranmadığımıza hayıflanırız. İleri geri bir itiş kakış içinde, ilişkinin sınırlarını esnetir, yeniden tanımlarız. Hayat da zaten bu akışla yürür gider.

Ama denge “amaç” hâline geldiğinde, ilişkiler içtenliğini kaybediyor. Artık bağ kurmak değil; eşitlemek önem kazanır hale geliyor.

Ve işte o noktada birlikte olduğun kişiyle uyuyamaz hale gelirsin. Yatakta dönüp durursun ama kendini uykuya bırakamazsın. Çünkü aslında o kişinin yanında kendini bırakamıyorsundur.
Bırakırsan sanki denge bozulacak, ipler kopacak. Ve sonra gelsin anksiyete, terapi, antidepresanlar…

Bizim Kültürümüze Yalnızlık Gider mi?

Zor bir coğrafyada yaşıyoruz ve hepimiz bunun farkındayız. Belki de bu yüzden kültürel olarak da bu bireysel yalnızlık dili bize pek oturmuyor sanki.

Biz kalabalıkların, duygusal desteklerin, hak hukuku yasalarda değil de içinde yaşadığımız toplulukla oluşturmanın ve çoğu zaman da mazlumun yanında olarak adil sistemi korumaya çalışmanın içinde büyüdük.

Bu yüzden duyguların tamamını içe yönlendirmek, her ihtiyacı kendine döndürmek… Bize fazla geliyor. Çoğu zaman kendimizi mesafeler içinde tutabiliyormuş gibi yapıyoruz ama içten içe donuyoruz.

Çünkü insan yalnızlığa doğmaz, bağa doğar. Ve bağ kurmak, zayıflık değil; cesarettir. Cesaret olmadan kimse kimseye elini uzatamaz ya da kimseyi kendi dünyasına çağıramaz. Biz duygusal anlamda da cesur olmak zorunda kaldığımız ortamlarda büyüdük. Şimdi üzerimize gelen bu korku kültürünü yapay şekillerde sindirmeye çalışır gibiyiz.

Kendini Sev, Sevilmeyi Beklerken de Kendini Sevemez Misin?

Evet, kendini sevmek önemlidir. Ama biri tarafından sevilmeyi istemek de bir o kadar insani ve değerli. Bunu ne zaman bu denli reddeder olduk ya da reddetmek zorunda bırakıldık. Atsan da satsan da, dövsen de sövsen de insan sevilmek isteyecek…

Kendine iyi bakmak sorumluluktur. Ama birinin de sana iyi bakmasını istemek, kalbin derinliklerine dokunan bir duygudur. Kendi başını okşayabilmek içsel gücün göstergesi olabilir.
Ama bazen bir omuzun sıcaklığına ihtiyaç duymak dünyanın en büyük yanılgısı olmasa gerek.

Elbette kendine ebeveyn olmak, yetişkinliğin önemli bir parçası. Ama insan, kaç yaşına gelirse gelsin ebeveynlerinin varlığına hâlâ ihtiyaç duyabilir. Üstelik hayatında hiç adamakıllı ebeveynlik görmemiş olsa bile. Çünkü ebeveyn algısı biyolojik ebevynlerimizden gelmez, bu duygu bilinçdışımızın derinlerindeki arketiplerde doğduğumuz günden beri nefes alır. Yani bu bizzat insan olmaktan gelir, insani bir zayıflıktan ya da al bebek gül bebek yetiştirilmişlikten değil.
Dolayısıyla ebeveynini zaman zaman yanında istemek illa bir “olgunlaşamama” değil; insanın ilişkiselliğinin, duygusal doğasının bir parçası.

İnsan sadece kendi iç sesiyle değil; bir başkasının içten gelen sesiyle de tamamlanır. Ve bu tamamlanma arzusu bir zaaf değil, insan olmanın en sahici hâlidir.

Ruhsal Gelişim Tek Başına Bireysellik Değil, Kendinle ve Başkalarıyla İlişkiselliktir De

Nihayetinde şu gerçeği yadsıyacağımız bir durum kalmadı bence; Yalnızlık, çağımızın en tehlikeli kırılma alanlarından biri. Ve mesele artık yalnız kalmak değil; yalnızlığın gelişmişlik gibi sunulması.

Bu kırılma bizi, bağ kuramayan, insan dokunuşuna yabancılaşan, duygusal ihtiyaçlarını zayıflık ya da içsel eksiklik sayan bireyler hâline getiriyor. Ve bu yalnızlık hâli, sadece ruhsal sıkışmalara değil; toplumsal tehlikelere de zemin hazırlıyor.

Faşizm, tarikatlaşma, duygusal manipülasyon, ilişkilerde bağımlılık, kronik güvensizlik — hepsinin ardında derin bir yoksunluk ve bastırılmış bir arzular yığını var.
Ama biz bu yoksunluğu inkâr ederek “güçlüyüm, istememeliyim, kimseye ihtiyacım yok” diye diye büyütüyoruz. Ve böylece yalnızlık, sadece bir hâl değil; bir sistem hâline geliyor.

Oysa insani ihtiyaçları kabul etmek, insanı zayıflatmaz. Aksine, onu hem kendine hem başkalarına daha açık, daha yumuşak, daha gerçek kılar.

Nihayetinde yıllarını kişisel gelişimine harcamış olsan da belki hala sevilmek istemek kötü bir şey değildir. Biri seni anlasın diye beklemek zayıflık değil. Karşılıksız vermek bile bazen duygusal bir ihtiyaçtır.
Kendimizi tüm insani yönlerimizle kabul etmek bizi eksiltmez, sadece biraz insan yapar.

Kişisel gelişim kendini sevmeyi öğrenmekle başlar, bu kabul. Fakat devamında sevilmeyi öğrenmek de gelir. Beklentilerini bastırmamak, kendini anlamak ve kabul etmek, gerekliliklere sıkışmamak. Doğru yaşamak için sağdan soldan spiritüel haritalar sorgulamak yerine kendi haritanı çizmek. Doğru yolların arayışına değil de yoldan keyif almaya odaklanmak. Ama üzüldüğünde, yalnız hissettiğinde, kırıldığında ya da sinirlendiğinde kendinde sorun aramak ya da yapay mutsuzluklar geliştirmek değil. Biz çoğu zaman üzgünken de mutluyuz, kafamız karışıkken de, kızgınken de, hayal kırıklığına uğramışken de… Duygulardan korkmak ve onları tanımak yerine gerekliliklere hapsetmek, çok kişisel gelişim gibi görünmüyor bana.

Exit mobile version