Site icon Esra Birand

‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ Üzerine

Bazen konusu geçer ve sana aniden en çok sevdiğin roman sorulur. Düşünmeye fırsatın olmadığında en samimi cevabı veriyorsun sanırım. Mesela düşünsem bir sürü roman aklıma gelebilir ve bunlardan birini seçmekte zorlanabilirim. Fakat aniden bu soruyla karşılaştığımda, ilk aklıma gelen eser Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ oluyor. Aslında itiraf edeyim ben bu romanı hiç elime alıp okumadım. Bu yüzden hep hayıflanıyorum ve ilk fırsatta basılı halini edinmeyi planlıyorum.

Anneliğimin ilk yılıydı ve o en koşuşturmacalı zamanlarda kitap okuma hevesimi sesli kitaplarla telafi ediyordum. Kızımı uyuttuğum saatler aynı zamanda kulaklığımı takıp kitap keyfi yaptığım zamanlar oluyordu. Hem kızım odada benim varlığımı hissedip rahatça uykuya dalıyor, hem de ben çok sevdiğim bir aktivite ile bu zamanları daha da keyifli hale getirebiliyordum.

Bu kitabı böyle bir zamanda dinlemiştim. Ayrıca seslendirmen de kitaba apayrı bir ruh katınca, ardından okuduğum hiçbir eser benim kalbimde bu kitabın önüne geçemedi. Belki ilk annelik sarhoşluğudur, belki de gerçekten tam da okumak istediğim tarzı bulmuşumdur, bilemiyorum. Genelde klasikleri okumayı çok severim ama Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yeri daha sonra hiç dolmadı.

Yıllar sonra Bergson ve sezgicilik akımıyla karşılaştığımda, yine benzer bir heyecan duymuştum. Sonrasında sezgiciliğin sadece felsefe değil, bununla birlikte birçok alanda yeniliklerin önünü açtığını öğrendim. Sanat ve özellikle edebiyat alanındaki Bergson takipçilerinin eserleri, tam da bu akıma beni hayran bırakacak cinstendi. Türk edebiyatından ise Ahmet Hamdi Tanpınar bu isimlerin başında geliyordu.

AI- Midjourney

Son birkaç yıla kadar bizim neslimiz onun ismine çok rastlamamış olsa da, Bergson psikolojiden pozitif bilimlere birçok alanda yepyeni bir yaklaşıma öncülük etmişti. Kendisine 20. Yüzyılın Sokrates’i deniyordu. Bugün birçok kişiye modern Sokrates yakıştırması yapıldığına tanık olabiliriz. Yine de bu yakıştırmayı en çok hak eden isim hala Bergson’dur diye düşünüyorum.

O günlerde Fransız Felsefe Derneği tarafından Paris’de yapılan bir kongrede, Bergson ve Einstein karşı karşıya gelmişlerdi. Tartışma ‘zamanın doğası’ üzerineydi. Bergson burada Einstein’ın ‘Görelilik Teorisi’ni çok sağlam argümanlarla eleştiri yağmuruna tutmuştu.

Ona göre zaman sadece fiziksel bir boyut olamazdı, aynı zamanda insanın ruhsal bir deneyimiydi. Bu bakış açısıyla süre kavramını ortaya koydu. Bu kavram öznel zamanın sürekli akışını ve değişimini ifade ediyordu. Öte yandan Einstein, zamanın fiziksel bir boyut olduğunu ve bu yüzden de evrenin yapı taşlarından biri olduğunu savunuyordu. Bu görüşe göre zaman mutlak ve ölçülebilir bir nicelikti.

Bu toplantı hem bilim ve felsefe arasındaki ilişkiyi, hem de farklı disiplinlerin evreni anlama yaklaşımlarını gözler önüne seren, önemli bir olay olarak tarihe geçti. İki düşünürün fikir ayrılığı, bilimsel ve felsefi camialar arasında uzun süreli bir tartışmanın da fitilini ateşledi. Günümüzde dahi zaman kavramı üzerine geliştirilen fikirler, çoğu zaman bu iki bakış açısı üzerinden değerlendirilir.

Bu atışmadan sonra Einstein o yıl Nobel Ödülüne layık görüldü. Yalnız bu ödülü ‘Görelilik Teorisi’ yerine ‘Fotoelektrik Etki Yasası’na dair keşfi üzerine aldı. Komite Einstein’ın ‘Görelilik Teorisi’nin yeterince bilimsel kanıta sahip olmadığına karar verdi. Bu kararda Bergson’la bahsi geçen karşılaşmalarının büyük rolü olduğu söylenir.

AI — Midjourney

İlerleyen yıllarda hepimizin bildiği gibi Einstein’ın zaman teorisi çok ilgi görmüş, hatta matematik teorisyenleri tarafından da sağlam argümanlarla kanıtlanmıştır. Oysa günümüze ulaştığında yeniden derin bir sorgulamaya tabi tutulduğuna tanık oluyoruz. Zaman konusunda Bergson’un psikolojik yaklaşımı, bu defa tozlu raflarından çıkmış gibi görünüyor.

Özellikle son yıllarda spiritüel alana olan ilginin artması, ülkemizde derinlik psikolojisi ve tasavvufa olan ilgiyi de arttırdı. Benzeri kadim düşünce sistemlerinin de, yine popüler kültürde oldukça ilgi gördüğünü fark ediyoruz. Böylelikle Bergson’un süre olarak isimlendirdiği zaman algısı da, saat zamanı ile birlikte değerlendirilmeye başlandı. Fiziksel saat zamanının bizim algımız neticesinde fiziksel olduğu ve süre zamanının fiziğin ötesinde bir gerçeklik olduğu yeniden çokça gündeme gelmekte.

Türkiye’de edebiyat çalışmalarında sezgicilik akımına baktığınızda önde gelen isimlerden birinin, Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu söylemiştik. Elbette ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ de bu anlamda ilk akla gelen eser oluyor.

Öncelikle adından da anlaşılacağı gibi bu eserde Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, saat sembolizmi kullanarak Bergson’un zaman algısını işlediğini görüyoruz. Zamanın öznel algısının, nesnel bir zemine indirgenmeye çalışılmasını çok da saçma sayılabilecek olaylar dizgisiyle hikayesine taşımış oluyor. Gerçeklik algısının birbirine girdiği, mekan ve zamanın iç içe geçtiği ve hakikatin her bir karakter tarafından bambaşka şekillere büründüğü bir hikaye okuyoruz. Karakterin içsel deneyimi akış bilinci tekniği ile serbestçe aktarılırken, biz de karakterle birlikte komik sayılabilecek olayların içinde bir o yana, bir bu yana savrulmuş oluyoruz. Üstelik tüm bunlar bir taraftan çok normalmiş gibi aktarıldığından, arada bir durup kendi gerçekliğimizi sorgulama ihtiyacı hissedebiliriz.

AI- Midjourney

Bu romanda bol metafor ve sembolizm kullanılarak, derin ve anlamlı bir toplum eleştirisi yapılmış. Oysa günümüzde toplum eleştirisi yönünden neredeyse doz aşımı yaşıyoruz diye düşünüyorum. Kendi adıma söyleyeyim, benim toplum eleştirisine tabiri caizse neredeyse takatim kalmadı. Şahsen çok uzun süredir toplumun dönüşümünden ümidi kesmiş, bireyin dönüşümüne inanmış bulunmaktayım. Ayrıca bu konuda Jung’a katılıyorum. Toplum bireylerden oluşur ve dönüşüm önce bireyin kendisinde gerçekleşir.

Dolayısıyla benim açımdan bu romanda toplum eleştirisinden çok, bireylerin içsel yaşamları ilgi çekiciydi. Bunun yanında en çok hoşuma gidense olayların absürt gelişimi ve bunların çok büyük bir ustalıkla inandırıcı bir formda anlatılıyor oluşuydu. Bazı bölümlerde kendimi tutamayıp kahkahalar attığım oldu, ki bir romancı için bu çok büyük bir ustalık göstergesi olsa gerek.

Bir taraftan da altın gölge söylemi aklıma geliyor. Sende olmayanı dışarıda göremezsin derler. Biz dünyayı yansıtmalarımızla algılıyoruz madem, hayranlık duyduğumuz nitelikler de bizde bir yerlerde var. Sadece bazı sebeplerle onu derinlere, gölgelere itmişiz. Öyleyse ben bir absürt hayranı olarak, belki zamanla içimdeki absürt parçayı bulup çıkarmanın yolunu bulabilirim. Daha nice Ahmet Hamdi Tanpınar’lar keşfedip, bu yolla kendi potansiyelimin de keşfine çıkmış bulunabilirim. İçimdeki absürtle bir gün buluşmak ve bu arada sizin hayranlığınız her ne konudaysa sizin de o parçanızla karşılaşıp buluşmanız dileklerimle!

Exit mobile version