Arzu ve isteklerimiz olmasa nasıl olurdu? Bu mümkün mü? Arzu ve isteklerimizi aldığında bizden geriye ne kalır? Biz zaten duygularımız için yaşamıyor muyuz? Seçtiğimiz meslekler, yuva sahibi olmak, çocuk yapmak, saygın biri haline gelmeye çalışmak, ailelerimiz ve arkadaşlarımızla ilişkilerimiz… Her şey ama herşey, gün boyunca sahip olmak ya da sürdürebilmek için kendimizi paraladığımız herşey hissetmekle alakalı. Hisler ise tamamen beynimizde oluşan kokteyl ile ve onu oluşturan kimyasallar sayesinde sinapslerin kendi arasında kurduğu iletişimle ilgili. Acaba gerçekten bilimkurgulardaki gibi, sadece zihnimize bir takım uyarılar yaparak olan biten herşeyi ona sözde yaşatıyor olsaydık, bizim için bir şey değişir miydi? Bir çok bilimkurguya göre değişmezdi. Öyleyse ulaşamadığımız ve arzuladığımız herşeyin hayalini kursak, gerçeğini yaşıyor gibi olmaz mıyız? Çünkü beynin dilediği gerçeği bize yaşatmak gibi bir kabiliyeti var.
Madem beynimiz bize dilediği gerçeği varmış gibi yaşatabiliyor, neden ulaşamadığımız arzular için bu derece acı çekebiliyoruz? Arzuladığı her ne ise o zaten olmuş gibi davranıp dilediği mutluluğu, dilediği zaman kendisi üretemez mi? Zaten en zorlandığı anlarda kendisini korumak için gerçekliğe bir süre ara verip, fantazi dünyasında kaybolmayı seçmiyor mu? Bu yüzden, özellikle çocukluğunu çok huzursuz ortamlarda geçiren insanlar, varolan gerçeklik yerine fantazi dünyalarında kaybolmaya meyilli oluyorlar. Çocuk vücudu ve aklı henüz o kadar stresi kaldırmaya müsait olmadığından, beyin bu küçük insan için gerçekliğe bir süre ara verip onu hayal aleminde bir gezintiye çıkarıyor. O küçük insan yetişkin olurken içindeki çocukla doğru bir iletişim kurmayı başarıp onu oradan çıkaramazsa, yetişkinliğinde dahi hep fantazi dünyasında yaşamaya devam edebiliyor. Bu bana ‘’Walter Mitty’nin Gizli Yaşamı’’ filmini hatırlatıyor.
Bir çok öğretiye göre bizi mutluluktan alıkoyan tek sebep, biz halinden uzaklaşıp ben yanılgısında kaybolmak. Kişide ¨biz¨ halinden kopuş, arzularına karşı açlığa ve daimi bir acıya sebep olmakta. VSauce’ın‘’Mind Field’’ videolarından birisini izlerken, tam da bu konuda zihnimde şimşekler çakmıştı. Sahiden de¨ben bilinci¨, bizi gerçek algılarımızdan ve hislerimizden bu denli koparıyor olabilir miydi? (videonun linkini yazının bitimine ekledim).
Bu bölümde Michael Stevens, Dr. Robert Corhert ve araştırma ekibiyle birlikte halüsinojenlerin insan zihni üzerindeki etkisini inceliyor. Bir çok ülkede olduğu gibi Amerika’da da halüsinojen kullanımı yasadışı olduğundan, ekip olarak hep birlikte Amazon nehrini aşıp, Peru’ya geçiyorlar. VSauce burada¨Ayahuasca¨ denen iksiri yerel şamanların gözetiminde, bu topraklarda kutsal ve dönüştürücü olduğu kabul edilen bir tören eşliğinde deneyimlemekte. Videonun başında bu tür maddelerin kullanımının zararlarına da değiniliyor. Ayrıca bilenler bilir, ‘’Ayahuasca’’ ancak bu işi çok iyi bilen şamanlar eşliğinde alınabilmekte, aksi taktirde son derece ölümcül ve zihin sağlığı açısından da tehlikeli olabiliyor. Bana bu tarz bir deneyim fazla ürkütücü gelse de, konuya aydınlatıcı bir yaklaşım getirebileceği için deneyden ve bilimsel açıklamalarından burada biraz bahsetmek istiyorum.
Bilim dünyası eskiden bu tip halisunojenlerin beyindeki belli bölgeleri daha aktif hale getirdiğini düşünüyordu. Bu yüzden kişi bu tip bir kimyasal aldığında algıları gündelik haline göre çok daha açık oluyor, hisleri artıyordu. Halbuki yeni yapılan araştırmalarda tersi iddia ediliyor. Bu kimyasallar beyindeki belli bölgeleri aktive etmiyor, tam tersi pasifleştiriyor. Kişinin kimlik bilinci ve egosuyla ilgi oduğu düşünülen ¨ağ-(network)¨, bir süreliğine baskılanıyor.
Öncelikle ‘’ego’’ kelimesi bir çok yerde farklı anlamlara geldiğinden, bu kelimeyle burada ne kastedildiğine de kısaca değinmek istiyorum. Bu videoda ego ¨kişinin benlik bilinci¨ olarak tanımlanıyor ve bu tanıma göre kişiyi kendi algılayışında, diğerlerinden ayırmaya yarıyor. Yani dış dünyadaki herşeyle alakalı senin de içinde bulunduğun bir senaryo yaratıyor ve sen olan bitenleri bu kurgu doğrultusunda yorumluyorsun.
Kimliğine olan bağlılığın (yani egon) bu tören esnasında kimyasalların etkisiyle bir süreliğine yatıştırıldığında ise, ortaya saf algıların çıkıyor. O sırada yaşananların ürkütücü ve dönüştürücü olduğu iddia ediliyor.
Kimyasal olarak yaşanan ise beyindeki bir takım enzimleri etkisiz hale getirmek şeklinde. Ayahuasca iki bitkiden yapılan bir çay. Bu bitkilerden bir tanesi DMT denen, beyinde zaten var olan bir kimyasal. Halbuki beyindeki bazı enzimler bu DMT kimyasalının kırılmasını sağlıyor ve böylelikle snapsler arası bu kimyasalın iletişimini kesiyor. Çayın yapımında kullanılan bir diğer bitki ise inhibitör görevi gören başka bir kimyasal içermekte. Böylelikle beyin yaklaşık dört saat kadar DMT kimyasalını kırmıyor ve kişide halüsinasyonlar görme etkisi yaratıyor. Bu kimyasalın etkisinde olan kişi, kendi iç dünyasına daha aktif bir şekilde dönmeye başlıyor, kendiyle ilgili kavrayışı ve anlayışı derinleşiyor.
Kimyasalın etkisindeyken zayıflayan benlik duygusu ile ilgili olan ağ(network)-diğer bir değişle ego, etkinin geçmesiyle birlikte ise yeniden eski haline dönüyor. Fakat artık daha da entegre olmuş ve güçlenmiş şekilde. Bu yüzden bu halüsinojene maruz kalmış kişi, kimyasalın etkisi geçtikten sonra bu defa kendi kimliği, geçmişi ve geleceği ile ilgili daha da kaygılı hale gelebiliyor. (Demek ki egoya koyduğun denge zayıflıyor, ego gücü daha da fazla ele geçiriyor)
Bazı kaynaklara göre bu kimyasal öyle tehlikeli ki, o an en ufacık bir sesten, bir su damlasından dahi kişi tamamen akıl sağlığını yitirme riskiyle karşı karşıya kalabilir. Zaten deney boyunca Micheal Stevens’ın da ne kadar gergin ve endişeli olduğunu videoyu izlerken görebilirsiniz.
Benim merak ettiğim ise, hiçbir uyuşturucuya maruz kalmadan, dolayısıyla kaş yapıp göz çıkarmadan, benlik duygusunu dilediğimiz ölçüde dizginleyip gündelik hayatımızda daha zihni açık ve kendisiyle ilgili daha az kaygılı insanlar haline gelmemiz mümkün olabiliyor mu? Kanımca bunu yapabilen insanlar var. Eğer gerçekten kimliğimize ve benlik duygumuza birazcık mesafe koyabilsek, hislerimizi daha doygun duyumsama ve daha anlamlı yaşama şansımız olabilir miydi acaba? Belki de bu aynı zamanda, hırslarınla arana mesafe koyabilme ve basit şeylerden gerçekten zevk alabilmeyi de beraberinde getiriyordur.
Buda’ya göre bizim acılarımızın kaynağı arzularımızdı. Çünkü asla arzularımıza kavuşup mutlu olamazdık. Onlara ulaşsak bile yeni arzularımız oluşacak ya da elde ettiklerimizi kaybetme korkumuz yüzünden acı çekecektik. Arzulardan kurtulmak ise ‘’Nirvana’’ya ulaşmak demekti, ki bu da insanın mutluluğu tadabileceği en üst aşamaydı.
Peki arzulardan kurtulmak gerçekten mümkün mü? Arzudan kurtulup o mutluluk halinde kalınabilir mi? Echart Tolle’e göre bu, ‘anda kalmak’ ile mümkün ama sürekliliği için de çaba göstermek gerekiyor. Hayat durmadan bizi anın dışına itiyor. Biz ise tekrar tekrar üzerine çalışarak yeniden ‘an’a, yani özümüze dönüyoruz. Özümüzden her uzaklaştığımızda ise farklı kılıklarda acı yeniden bizi ele geçirmiş oluyor. Bu acı halinin ise ismi Echart Tolle’ün tabiriyle ‘acı bedeni’ ve bu acı bedeni bizi türlü hilelerle tekrar tekrar kendine çekiyor. Çoğu zaman, başlangıçta haz aldığımızı sandığımız durumlar yaratıyor ve biz farkındalığımızı her kaybettiğimizde kendimizi yeniden acı bedeninde buluyoruz.
Ben her ne kadar arzulardan arınmayı, dolayısıyla Osho’nun deyimiyle ‘’acıyı boşama’’ ve anda kalarak mutluluk haline ermeyi, farklı kaynaklardan ve çeşitli açılardan özümsemiş olsam da, bu farkındalık halini tam olarak deneyimlemiş olduğumu sanmıyorum. Her denememde başta büyük bir mutluluğa ulaştığımı sansam da, bir süre sonra isteksizlik hali, yerini ümitsizliğe ve yaşamın boş olduğu hissine bırakmaya başlıyor. Benim gibi henüz nirvanaya ulaşmaya yaklaşamamış olanlar varsa, kendimce ulaştığım başka bir sonucu sizinle tartışmak istiyorum. Okuyacaklarınız belki ‘ölümden dönme deneyimi’ geçirmiş olanların gördüğü o beyaz ışık ve içinden taşan mutluluk halini tam olarak yaşatmayabilir, yani öze coşkuyla dönüşü deneyimletmeyebilir. Yine de en azından gününüzü yaşama sevinciyle geçirmenize, ümitsizlik ve isteksizlik hissetmezken bir taraftan ulaşılamayacak arzuların hüznünden, hırsından, hazımsızlıklarından da muaf kalabilirsiniz diye düşünüyorum.
Bir kere isteklerimiz bizim en doğal mutluluk kaynağımız. Onlar olmadan nasıl mutlu olabiliriz ki? İsteklerimize ulaşmak için duyduğumuz tutku yıkıcı olabilir belki ama isteğin kendisi tek başına yıkıcı mıdır? Bence tam tersi. Bir düşünün, sizi gerçekten mutlu eden şeylere bir bakın. Her birinin başlangıcı yine istekleriniz değil miydi?
İstek olmadan elimizi kolumuzu kaldıracak dermanımız olmazdı, çünkü hareket etmemiz için gereken enerjiyi vücudumuz zaten onun sayesinde üretiyor. Bir açıklamaya göre; Biz bir istekte bulunduğumuzda beyin omuriliğimize bu bilgiyi gönderiyor, dolayısıyla omurilik tarafından isteğimizi gerçekleştirmek üzere bir miktar enerji üretiliyor. Vücudumuzun ürettiği bu enerjinin adı ise motivasyon. Yani motive olmak, bir işe yeltenmek için zaten istek üretmemiz gerekiyor. Fakat istek üretip o işi yapmazsak, yani motivasyon enerjisini kullanmazsak da vücudumuzda birikiyor ve biriken bu enerjinin adı da stres. Dolayısıyla tavsiye edilen, gerçekleştirmeyeceğiniz isteklerde bulunmamak ya da bir istekte bulunulduysa mutlaka bunu gerçekleştirmek. Aksi taktirde stres problemi yaşarsınız, deniyor.
İnsanı daha okurken bir stres alıyor değil mi? Hangi isteklerimi gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğimi ben nereden bileyim? Ya da isteklerim için harekete geçmek her zaman benim kontolümde mi? Bu defa da ‘’Kontrolünde olmayan şeyleri isteme o zaman’’ deniyor. Fakat zaten isteklerimi değerlendirmem için, önce o isteğin oluşmuş olması gerekmiyor mu? Her oluşan isteğinle mücadele etmeye kalkmak, sürekli bir kendinle savaş ve kendini reddediş anlamına gelmez mi? Her defasında, ‘’olur-olmaz, yapabilirim-yapamam, kontrolümde-değil, olur belki de şimdi zamanı değil… ‘’ diyerek elemeye başlayınca, bir süre sonra artık pek bir şey istemez hale gelmek de mümkün. Motivasyonsuz, yani isteksiz bir insanda ne yaşam enerjisi, ne de yaratıcılık pek de yüksek olamaz gibi geliyor bana.
Bir başka yerde ‘’isteklerinizi hedefe çevirin yoksa sizin için sadece yıkıcı birer arzu olurlar deniyor.’’ Yani bir isteğini her fark ettiğinde ‘’şu anda bu, benim için bir hedefe çevrilebilir mi?’’ diye değerlendirebilirsin. Eğer bir hedefe çevirmek aklına yatıyorsa internette dolanan onlarca hedef belirleme stratejilerini inceleyebilir ya da tamamen kendi yöntemlerinle onu bir hedef haline getirebilirsin. Fakat bu defa da şunu sormak aklıma geliyor; Bütün isteklerinle ilgili aynı değerlendirmeyi yapmak mümkün mü? Peki hedef haline getirmediğin isteklerin ne olacak? Onlar tam da içindeki çocuğun ortaya attığı fikirler değil mi? Hemen o çocuğu azarlayıp, susturacak mısın? Eğer talepte bulunan senin çocuğun olsaydı, ona nasıl davranırdın? İstekleriyle ilgili ona susmayı mı öğretirdin? Mutlu çocuk yetiştirmek için doğru bir yöntem gibi görünmüyor, senin mutluluğun söz konusu olduğunda neden doğru olsun?
Bence önemli bir kural; hiç bir isteğini saçma diye geri çevirmemen. Çünkü o istek sana seninle ilgili bir şey anlatıyor. Ona bak, onu incele ama saçma diyip bir kenara atma. Bırak dursun, herşey elde ettiğinde güzel değil ki. Bırak elde etmediğin ama aklına geldiğinde seni mutlu eden bir dolu isteğin olsun. Düşün ki etrafında gezinen rengarenk, miniminnacık bir kuş var. Öyle tatlı ki, eline alıp sevmek istiyorsun ama bunu yapmaya kalkışmıyorsun. Onu öyle güzel yapan bizzat sendeki bu sevme isteği. Bu yüzden sadece uzaktan bakıyor ve baktıkça mutlu oluyorsun. İsteklerini de bu şekilde düşünemez misin? Hedefe çevirdiğin isteklerin var. Aslında sadece ulaşmak için çabalamaya devam ettiğin ve aslında ulaşsan da çok geçmeden normalin haline gelip, elde etme hazzının çok da uzun sürmeyeceğini baştan bildiğin hedeflerin. Yanında da ulaşmayı hiç hedeflemediğin isteklerin, tatlı tatlı bir kenarda dursa olmaz mı? Üzerine düşmediğin, olsun diye kendini paralamadığın, olmadık hırslara seni sürükleyecek enerjiyi üzerine hiç yüklememiş olduğun… Sadece sakince istediğin hayallerin. Hedeflerin aslında seni sürekli yolda tutan arabansa, diğer isteklerin de sana enerji veren benzinin olabilir. Madem isteği ürettiğimiz anda elde etmeye girişsek de girişmesek de bedenimiz onun enerjisini üretiyor. O zaman neden bunu enerjiye çok ihtiyacımız olan diğer hedeflerimiz için kullanmayalım?
Dolayısıyla olmayacak isteklerimizi strese çevirmeye gerek yok aslında, çünkü o enerjiyi kullanabileceğimiz bir arabamız zaten var. Yani hem istekleri olan, hem de arzularının hırsından ve acı bedeninden muaf, huzuru ve yaşama sevincini aynı anda yaşayan bireyler olamaz mıyız? Ben uzun süredir isteklerime ve hedeflerime böyle bakıyorum, ne zaman unutsam kendime yine aynı dengeyi hatırlatıyorum ve hiç olmadığım kadar mutluyum diyebilirm.
İsteklerinin olmaz denip bir kenara atılması hayalkırıklığı, hayalkırıklığı da ümitsizliği getirir. Oysa ümitten başka ne var elimizde tutunacak? Ümitli, yaşama sevinci olan, hedeflerinin yanında tatlı isteklerini de görmezden gelmeyen ama hırsa çevirmeden içindeki bir köşede tutabilen bir denge kurduğunda, belki nirvanaya ulaşmazsın ama yine de dengeli ve mutlu bir insan olabilirsin. Olamaz mı? Ben mutluluğun en çok dengeyi bulmakta ve şükür etmeyi bilmekte yattığını düşünüyorum. Dolayısıyla elimizdekilere şükrederken, isteklerimize de şükür edebiliriz. Çünkü onlar da bizimle, elde etmemiş olmamız sahip olmadığımız anlamına gelmiyor. Bugün isteğine bile şükretmeyi bilirsen, gün gelip o isteğin gerçekleştiğinde ona şükredebilme becerin daha fazla olmaz mı?
Sonuç olarak isteklerimiz bizimle kalsın, onlar bizim motivasyonumuz. Hedefe dönüştürebildiklerimiz varsa ne ala, ama gayemiz yolda olmak. Yoksa hedefe ulaşmanın kendisi zaten bize mutluluk getirmeyecek, bunu biliyoruz. Bu yüzden o yolun üzerindeyken de, hala cebimizdeki dingin isteklerimize ihtiyacımız olacak. ¨Bunları hedefleyemem ki¨ diyip çöpe atarsak, ne yaşam enerjimiz olur ne de ümitlerimiz. Hem hedefe ulaştığında da anlamsızlık hissi üstüne tuz biber olacak. Amaç hiç bir şey istememek değil, ille isteklerini gerçekleştirmek gayesiyle yola çıkmamak olmalı. ‘İsteklerini cebine koyup, hedeflediğin yolda dingin bir yaşama sevinciyle hayatına devam etmek ve sık sık içindeki çocuğa orada neler olup bittiğini sormak’, seni esas kendinle yolculuğunda, yani özünde tutacak olan bunlar. Arzularını bastıran ya da öldürenden ziyade, yönetmeyi ve dengelemeyi bilen insan daha mutlu olur diye düşünüyorum.
Yazımı sabırla buraya kadar okuyabilen olduysa, bu benim için iyi bir haber. Fakat merak ediyorum, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Sizce mutluluğun yolu egonu öldürmek, arzulardan uzak durmak mıdır? Yoksa benim yukarıda bahsettiğim gibi bir denge de kurulabilir mi? Hangisi size daha olası geliyor?
Yukarıda bahsi geçen ‘’VSauce- Mindfield’’ videosu;
