Bir süredir 16 mizaç tipine dair giriş yazıları yazıyorum. Ben mizaç tiplerinin özelliklerini anlatmak yerine onları yaşam yolculukları ve kendini arayışları, hatta belki kendilerini tekrar tekrar yeniden doğurmaları üzerinden değerlendiriyor olacağım. Bu yüzden MBTI tipinizi biliyorsanız, benim yazılarımı okumadan önce kendi tipolojinizi diğer kaynaklardan biraz incelemiş olmak isteyebilirsiniz. Mizaç tipinizden emin değilseniz, kendinizi bu yönde değerlendirmeniz için buraya ekleyeceğim başka yazılar ve oluşturacağım tablolar olacak. Oradan kendi MBTI tipinizi kontrol edip, emin olduktan sonra başka kaynaklardan kendi tipinizi tanımak isteyebilirsiniz. Daha önce de belirttiğim gibi, bu konuda bolca kaynak olduğu için ben tipleri tek tek tanımlamayacağım. Daha çok kişisel gelişim sürecindeki yolculukları ile ilgili fikirlerimi ve edindiklerimi burada aktarıyor olacağım.
Fakat tüm bunlardan önce, zihnin fonksiyonları üzerine detaylıca tartışmak istiyorum. Elbette hepimiz düşünce, his, duyum ya da sezgi ne demek biliyoruz. Fakat bunların tamamını birbiriyle entegre şekilde kullanırken, ne tür süreçleri görmezden geliyor olabiliriz ya da birini diğerine tercih ettiğimizde nelerden ödün vermiş oluruz, bunlar üzerine ufak bir değerlendirme yapmaya çalışıyorum.
Bu dört fonksiyonun incelenmesi bittikten sonra, MBTI tipolojisine Myer-Briggs’den daha farklı yaklaşımlarda bulunmuş bir kaç başka isimden daha bahsedeceğiz. Böylece karakter tipimizi belirlerken Myer-Briggs dışında başka kaynaklardan da faydalandığımız için, daha geçerli bir sonuca ulaşabiliriz. Ardından mizacın derinliklerine inip, onun yolculuğu ile ilgilenebiliriz. Fonksiyonları derinlemesine değerlendirmek, bu yorumlara girmeden önce bizim için çok daha aydınlatıcı olacaktır.
Haritalar insanı cesur olmaya yüreklendirir. Şifreli aşk mektupları gibi, size her şeyin mümkün olduğunu hissettirirler.
Mark Jenkins
Geçenlerde ünlü bir Jungian olan Didem Çivici’nin instagram sohbetlerinden birine denk geldim. Fark ettiğim kadarıyla o genelde arketipler ve arketip çalışmaları üzerinde duruyor ve bu yüzden de burada tartıştığı konu yine arketiplerdi. Bir kaç defadır konuşmalarında rastladığım üzere, kendisi de zihinsel fonksiyonlarımızın içsel süreçlerindeki öneme sıkça vurgu yapıyordu. Kullandığı bir metafor hoşuma gittiği için burada değinmek istedim. Daha önce ben de defalarca mizaç tipimizi anlamanın bize harika bir harita sunduğundan bahsetmiştim. Didem Çivici de bu sohbetinde dört zihinsel fonksiyonumuzun dört ayrı yönü gösterdiğine işaret etti. Biz elimizde tek bir fonksiyon olduğunda önümüzü göremiyoruz. Dolayısıyla yaptığımız genelde başımızın dikine gitmek oluyor. Bu haliyle, iç dünyamızın derinliklerine dönmeye kalkıştığımızda tabiri caizse çölde kayboluyoruz. Modern insan çölün dilini bilmiyor ve orada kaybolduğunda ne yapacağını, hangi yöne gideceğini şaşırıyor.
Tabi ki hiç kimse, hayatının hiç bir döneminde tek bir fonksiyonla yaşamını sürdürmez. Fakat yine de bazen bir fonksiyona diğerinden çok daha fazla yüklenebilir. Halbuki, her ne kadar hep bir fonksiyon mutlaka öne çıkacak olsa da, diğer fonksiyon tamamen ihmal edildiğinde mutlaka problem yaratacaktır.
Biz bireyleşme yoluyla bir araya geliyoruz. Dolayısıyla Jungian’ların bolca üstünde durduğu gibi, bireyselleşme ve bireyleşme tamamen farklı kavramlar. Hatta bireyselleşmenin bolca kolektif bilinçaltımıza ve ortak inançlarımıza değinmesini, bizi yönlendirirken sıkça projeksiyonlarımızı ve başkalarıyla ilişkilerimizi incelemesini hesaba katarsak, aslında bu iki kavramın birbirlerine zıt olduklarını bile söyleyebiliriz.
Çünkü bir araya gelmek, aynılaşmak değil aslında. Tersine kendi özgün benliğimize ulaşmak, yani sadece bana ait olan beni bulmak. Ancak ona ulaşmayı başarırsam başkalarıyla kuvvetli bir bağ oluşturabiliyorum. Yanlış frekanstan bağlanıp, o kişiye ulaşmam ve onunla olmam mümkün değil. Oysa biz hayatta kalmak için başkalarına benzemeye çalışıyoruz. Neyse ki hayat bizi görüyor ve tokat ardına tokat atıyor. Böylece kahramanın kendine yolculuğu mecburen devam ediyor ama bu yolculuk acısız bir süreç olamıyor.
Ben de daha önce MBTI’in bize harika bir harita sunduğundan bahsetmiştim. Dört fonksiyon bize haritanın bütününü gösteriyor, bu doğru. Haritayı biraz daha detaylandırıp MBTI üzerine çalışmaya başladığımızda ise, yolcuğumuz bizim için çok daha anlamlı hale gelebiliyor. Üstüne bir de arketipleri öğrenir ve kendi arketiplerimizle çalışmaya başlarsak, bugün gördüğümüz dünyanın çok daha farklı boyutlarına erişir hale geliyoruz.
Bazıları yaşamında öyle bir noktaya geliyor ki, dünyevi istekler anlamsızlaşıyor ve daha fazlası var mı diye merak etmeye başlıyor. Çünkü dünya gördüğümüz kadarla kaldığında, özellikle otuzunu geçmiş biriyseniz, sadece ucu bucağı görünmeyen bir okyanusta boş yere kürek çekip durmaya benziyor. Hayata dair merakınızı aktive edip, arkasını araştırmaya başladığınızda ise, sanki bir kabuk soyuluyor ve gerçek renkler ortaya çıkmaya başlıyor. Yalnız bu macera peri masallarının Disney versiyonu değil, direk orjinal versiyonlarına dönüşüyor. Yani toz pembe değil ama yavan da değil. Artık filozofları ve derin psikolojiyi aynı gözle okumuyorsunuz. Daha önce okuduğunuz Nietzsche ile bugün okuduğunuz Nietzsche ya da Freud sizin için bambaşka insanlar olmaya başlıyorlar.
Ben tüm bunları burada vaktim oldukça, dolayısıyla çok yavaş anlatıyor olacağım. Eğer konuya yeni merak duymaya başladıysanız ve Türkçe kaynak arayışındaysanız çok şanslısınız. Çünkü gördüğüm kadarıyla Türkiye’de Jung üzerine konuşmaya başlayanlar çok arttı. Ben sadece instagram’da üç kişiye rastladım. Kaynak arayışında iseniz karşıma çıkan Türkçe kaynakları yazının sonuna ekleyeceğim. Bu konuda İngilizce kaynak bulmak zaten çok kolay olacaktır.
İnsan istiyorsa istediğini yapabilir ama istediği şeyi isteyemeyebilir
Arthur Schopenhauer
Dilerseniz his fonksiyonu detaylandırmadan önce his ve duygu arasındaki farka değinelim. Öncelikle gündelik hayatta bu ikisini sıkça birbirine karıştırmamızın çok normal olduğunu belirtmek istiyorum. Çünkü duygular bizzat hislerimizle ilgilidir ve bizi harekete geçiren hep duygularımız olur. Dolayısıyla biz sürekli olarak his dünyamızdan yola çıkan duygularımızla muhatap oluruz. Onlardan hareket eder, onları fark eder ve kendimizi anlamaya çalışır ya da yeri geldiğinde onları dizginlemeye çalışırız.
Hislerimiz bizim değer dünyamızdır. Değer dünyamızdan hareketle belli durumlarda zihnimiz, gerek duyduğu kimyasalları salgılar. Bu kimyasalların bizde oluşturduğu tepkime, bizim duygularımızdır.
Daha önceki yazımda düşüncenin soğuk mantık olduğundan bahsetmiştim. Bizim o verilere atadığımız değerin bu metodolojide hiç bir yeri yoktu. Halbuki his dediğimizde verdiğimiz değerden bahsediyoruz. Yani bir şeye var ya da yok demekle kalmıyor ona; iyi-kötü, güzel-çirkin, istenen ya da istenmeyen bir şey… gibi bir takım yorumlar atfediyoruz. İşte kişisel yorumumuz bir değerlendirmemize etki etmişse, hislerimizle düşünmüşüz demektir.
Dolayısıyla şunu artık biliyoruz, his bir tür düşünme biçimi. Sadece daha derin bir düşünmeden, yani daha içsel bir süreçten bahsediyoruz. Buna düşünce fonksiyonunun kendi iç dünyamızdan gelen bilgilerle zenginleştirilmiş hali de diyebiliriz. Düşünsel verilerden elde ettiklerimizi kendi yorumumuzla değerlendirdiğimizde hislerimiz, bu hislerimiz doğrultusunda oluşan tepkimelerimizde ise duygular devreye girmiş oluyor. Dolayısıyla artık konuyu anlatırken zaman zaman duygu ve his kelimelerini birbiri yerine kullandığımda bu sizin için şaşırtıcı olmayacaktır, çünkü sonuçta neredeyse aynı şeyden bahsediyoruz. Sadece birisini kamera arkasında, diğerini kamera önünde çalışıyor gibi düşünebiliriz.
His sistemimiz ile kurduğumuz değerler sistemimiz içe ve dışa dönük olduğunda, ahlaki ya da etik değerlerimizi oluşturur. Bu konuya da sekiz fonksiyona geçtiğimizde, detaylıca tekrar değineceğiz.
Bu arada düşünce, his ve duygudan bahsettikten sonra duyumsamaya da ufakça değinmek istiyorum. Hatırlarsanız duyumsama hem iç, hem de dış uyaranları algılamamızla ilgiliydi. Yani havanın sıcak ya da soğuk oluşunu ya da sinirlendiğimizde yüzümüze ateş bastığını fark etmemiz, yine duyumsama fonksiyonumuzdan gelir. Dolayısıyla kimyasal tepkimeler duygu olabilir ama bunun bedenimizde yarattığı etkiyi algıladığımızda, duyum fonksiyonunu kullanmış oluruz.
Dolayısıyla öfkeyi duyumsamak için duyularımızdan faydalanır, sonra öfkemizin nedeni ve bununla ilgili ne yapacağımıza dair düşünce ve hislerimizi devreye sokarız. Yani duyguyu yok saymaz ama ondan gelen bilgiyi bu üç fonksiyonu kullanarak bize yararlı hale getiririz.
Duygularımız bizim hayatta kalmamızı sağlayan enerji olduğu gibi, diğer taraftan kendimizi korumamızı sağlayan önemli de bir araçtır. Zihinsel fonksiyonlarımızı da anlayıp, doğru şekilde kullandığımızda duygular sadece hayatta kalmamızı sağlamaz, bize yaşama sevinci ve şevk de getirirler. Bizim insani dürtülerimiz fonksiyonlarımız sayesinde işimize yarar, fonksiyonlarımızı doğru kullanmayı başaramadığımızda ise yıkıcı olurlar.
His fonksiyonunu düşünce fonksiyonundan daha aktif kullanan kişiler; İnsan ilişkilerini idare etmekte düşünsellere göre daha iyidirler. İnsan, onlar için diğer herşeyden daha ön plandadır.
Doğruculuktan çok taktiksel hareket ederler. Onlar bilginin geçerliliği veya tutarlılığı, yani bir anlamda doğruluğuna odaklanmak yerine, o bilginin ne anlama geldiğini sorgulamayı seçerler. Böylece düşünseller uygulamada iyi olabilir ama hissel kişiler sosyal becerilerini kullanmakta daha başarılıdır. Ama bu arada etraflarındaki kişilerin fikirlerinden, bir düşünsele göre daha fazla etkilenirler. Hepimiz etrafımızla benzer fikirde olmaya meyilli oluruz. Yine de hissel biri, bu fonksiyonu ne kadar yoğun kullanıyorsa, etrafındakilerin düşüncelerine ve değerlendirmelerine karşı bir o kadar hassas olacaktır.
Pozitif ya da negatif tüm insan davranışları, bir motivasyona dayanmak zorundadır.
Dalai Lama
‘Duygu’ kelimesini açıklarken, zihnimizin salgıladığı kimyasallardan bahsettik. Bu kimyasallar olmadan elimizi kolumuzu kaldıramaz, tek bir işin ucundan tutamayız. Kilo veremez, motive olamaz, heves istek şevk hissedemeyiz.
Düşünce bizim kararlarımızla ilgili istişare yapmamızı sağlayabilir ama herkes için son kararı veren ve sihirli değneği sallayan hep his fonksiyonudur. İşin kötüsü bu konudaki otoritesinin farkındadır ve bu yüzden de zorbadır. Diğer fonksiyonların onunla işbirliği yapması çok zordur. Bu yüzden de terapiler, kişisel gelişim, felsefe, edebiyat, politika ya da adalet sistemi gibi insana dair süreçleri düzenlemeye çalışan manalı ya da manasız geliştirmiş olduğumuz tüm sistemler, bu yönümüz üzerinde çalışırlar.
Bir gence kendisi gibi düşünen kişilere diğerlerinden daha fazla itibar etmesini öğretmek, onu yozlaştırmanın en kesin yoludur.
F. Nietzsche
Birisi size kendisinin ‘sizden’ olduğuna inandırdığında, gerisi çok kolay gelir. O kişiye çok çabuk kanar hatta bazen bu yüzden çok basitçe kandırılırız.
Bu yüzden herkesin bizi sevmesini istemek saçma bir beklentidir. Değerleri bize uyan bizi sevecek ve yakın bulacak, hatta hatalarımızı mazur görecektir. Öte yandan değerleri bizden farklı kişiler ise bizi tehdit olarak görüp, sebebini bilmeseler bile bize sinir olacaklar ve bazen her hareketimiz o kişilere batacak, iyi niyetle yaptığımız davranışlar bile onlar tarafından kötü niyetle açıklanır hale gelecektir. Hatta karşımızdaki bu inancında o kadar ileri gidebilir ki, biz bile kendimizden ‘hakikaten öyle bir niyetim var mıydı acaba?’ diye şüphe duyabiliriz. En derin sözlerimiz bile o kişinin filtresinden geçerek yüzeyselleştirilir ve olmadık yere dar kafalılıkla suçlanabiliriz.
Öyleyse sebebi belirsiz her davranışı ille kıskançlıkla açıklayamayız. Çoğu zaman konu değerlerin ve onlara atfedilen anlamların farklılığı ile ilgilidir. Kıskançlık bile değerleri benzer insanlar arasında çoğu zaman erir ve yerini takdire ya da hayranlığa bırakır. Kıskançlık temelde adalet arayışından gelir ve adaletin kefesi bizimkilerden yana çalıştıysa, yani değerlerimizi tehdit etmeyen bir yöndeyse, duygusal olan tepkiselliğimiz doğal olarak eriyecektir.
Dolayısıyla biz değerleri bize yakın insanların olduğu ortamlarda huzur bulur, bu yakınlığa ulaşamadığımızda ise kendimizi çok depresif ve yalnız hissederiz.
Ormandaki en güçlü meşe fırtınadan korunan ya da güneşten saklanan değildir. O, rüzgarlara ve yağmurlara, ve kavurucu güneşe karşın açıkta kalıp, varlığı için mücadele etmeye zorlanmış olandır.
Napoleon Hill
Bu yakınlık duygusunu yakalayamamak öyle acıdır ki, sonuç olarak herkes bulunduğu çevreyi değerlerine uydurmakla ilgili çok fazla çaba gösterir. Bu da belki toplumsal bir çok çatışmamızın kaynağını oluşturur.
Toplum değerlerine keskin ve akılcı sorgulamalar yapan düşünce insanları için hayat bu açıdan çok zordur. Herşeyleri olsa da, değerlerini paylaşacağı insanları bulamayan bu kişiler, çoğu zaman ya intihara ya da intihar sayılabilecek davranışlara sürüklenirler. Ya da bazıları erken yaşlarda sağlıklarını kaybeder ve hayata gözlerini çok çabuk kaparlar. Yalnızlık insanların ya da varlıklarının azlığıyla değil, paylaşılabilen anlamların azlığıyla insanı yaralar.
Bugün bireyselleşmenin yoğunlaştığı bir dönemden geçiyoruz. Muhtemelen uzun süredir bekleyen yeniye evrilmemiz için bir sıçramaya hazırlanıyoruz. Bu yüzden hep beraber yalnızlaştık ve hatta bugünki koşullarda buna mecbur kaldık. Dünyanın belki yeni Nietzsche’lere, Schopenhauer’lara, Van Gogh, Freud ya da Jung gibi daha nicelerine gebe olacağı bir döneme girmeye bekliyoruz.
Hayat durup düşünmemize fırsat vermeyince, belki bu yüzden zorla evlerimize tıkıldık, kim bilir? Muhtemelen önümüzde daha zaman var ve böyle bir dönem için daha birkaç on yıl ve belki daha fazlası bizi bekliyor. Karamsarlaşmadan bu dönemi iyiye yormak istiyorum. Durup düşünmek, tüm bildiğimizi düşündüklerimizi yeniden sorgulamak ve en önemlisi yeniye hazırlanmak için çok uygun bir zamanda olduğumuzu neredeyse hepimiz fark ettik. Bunu kendimize hatırlattıkça, bu yeni dönemin doğum sancıları muhtemelen bizim için daha katlanılır olacaktır.
Sonuçta gerek bireysel, gerekse toplumsal olsun, değerler sürekli değişmiyorsa gelişim yoktur. Değerlerimizden hep şüphe duyacak cesarete sahip olmak zorundayız.
“Her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamımızın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası sandıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü, efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.”
Simyacı, Paulo Coelho
Bazen insanlar ilizyonlarının kırılmasından çekindikleri için, gerçekleri duymak istemezler.
Nietzsche
Yüksek bir yerden aynı boyutta bir ahşap ve metal parçası atsaydınız ne olurdu dersiniz? Yere ilk düşen hangisi olurdu? Aristoteles ağır olanın, metal parçanın daha hızlı düşeceğini düşünmüştü. Aslında olan bu değildi. İkisi de aynı hızda düşüyordu. Ama Aristoteles doğru olduğunu söylediği için, ortaçağda herkes de bunun doğru olması gerektiğine inanıyordu. Başka bir kanıta gerek yoktu. On sekizinci yüzyılda Galileo Galilei’nin bunu sınamak için eğik Pisa Kulesinden ahşap bir topu ve savaş güllesini aşağı bıraktığı söylenir. İkisi de aynı anda yere ulaştılar. Yani Aristoteles yanılmıştı. Ne var ki, bunu çok daha önce göstermek de gayet kolay olurdu.
Nigel Warburton — Felsefenin Kısa Tarihi
Nigel Warburton’a göre Aristoteles’in dehasının tek bir talihsiz yan etkisi vardı. Öyle zekiydi ve araştırmaları öyle kapsamlıydı ki, eserlerini okuyanların çoğu onun her konuda haklı olduğuna inandılar.
Derler ki; Eğer birine art arda beş kez doğru bilgi verirsen, altıncıyı çok saçma bile olsa sorgulamadan alır.
Düşününce, bu gerçekten kulağa mantıklı geliyor. Hatta bu yöntem manipülasyon için bile kullanılabilir. Eğer birinin vermek istediğiniz bir bilgiyi itiraz etmeden almasını istiyorsanız, önce doğru bilgi verdiğinize onu ikna edersiniz. Sonra saçma bile olsa dilediğiniz başka bir bilgiyi ekler, ardından bir kaç doğru bilgi ile onu uyandırmadan aktarımınıza devam edersiniz. Dolayısıyla o kişinin değer sistemini kafanıza göre şekillendirebilmiş olursunuz. En zeki ve donanımlı insanların dahi olmadık tarikatlarda, olmadık saçma işlere kalkışmaları, belki sırf bu yüzden bile, çok şaşırtıcı değildir. Olmadık işler peşinde kitleleri peşinden sürüklemiş düşünce sistemlerine bakarsanız içeriklerinde çoğu doğru kabul edilebilecek bilgiler arasına sıkıştırılmış, bir sürü saçmalığa rastlarsınız. Üstelik biraz kadim bilgileri araştırıp, asırlardır insanların inanmış oldukları derin ve soyut bilgilere ulaştıysanız, herkesin kolektif hatıralarındaki soyut ama kabul görmüş bilgiler arasına kendi uydurma bilgilerinizi serpiştirebilir ve aklın almayacağı uçuk inançlara onları sürükleyebilirsiniz. Hatta Mark Manson da ‘Her Şey B*ktan: Umut Hakkında Bir Kitap’ adlı eserinde aynı konuya farklı açılardan yaklaşarak, bilmem kaç adımda bir din yaratmayı ve müritler edinmeyi anlatır.
Değer sistemi oluşturmanın bu kadar hazır bir formülü varken, zihnimiz buna bu kadar müsaitken ve direksiyon da his fonksiyonumuzda iken, düşünce ve his fonksiyonlarımızı sürekli iş birliği halinde tutmamızın gerekliliği biraz daha açıklığa kavuşmuş oluyor. Eğer düşünme yöntemlerimizi sürekli sınavdan geçirmezsek, düşünme fonksiyonu dengelemek yerine kaçınılmaz olarak his fonksiyonuna hizmet edecektir ve çoğu zaman da olan budur.
Ufacık bir kuşku taşımayan bir duygudan nasıl hoşnut olmazsanız, hafif bir çelişki içermeyen düşünce de fazla inandırıcı olmaz.
İnsan Ruhuna Yöneliş, Carl Gustav Jung
Biz yaşamımız boyunca çoğu zaman, değer sistemimizi kanıtlayacak metodolojiler bulur ve hayatımızı buradan çıkan sonuçları kanıtlayacak şekillerde yaşarız. Değer ve düşünce sistemlerimiz birbirini desteklemeye devam ettikçe, kurulan karışık ağlar inanç haline gelir ve sezgisel bilgiler olarak bilinçaltımıza gönderilirler. Sezgi fonksiyonunda daha derin işleyeceğimiz üzere, sezgileşmiş bilgiyi fark etmek ve onu değiştirmek çok zordur. Düşünerek kolayca çözemeyeceğimiz bir yumak halinde, sistemin içerisine yerleşmiştir.
Bu yüzden kendini tanımaya yönelmek, iç iletişimini sürdürmek, iç çatışmalarını kabul etmek ve kendini sürekli sorgulamak kişisel bir meraktan öte, insan olmanın mutlak gerekliliği haline geliyor. Ve malesef buna zamanımız kalmaması için hayat sürekli önümüze daha kritik görünen işler koyuyor. Dış dünyadaki hayatımız ve iç iletişimimiz arasında bir denge kurabilmek için sürekli olarak bir gerilime maruz kalarak ve orasını burasını çekiştirip itiştirerek, kendimize ikisine de yetebileceğimiz zamanı ve enerjiyi yaratmaya çalışıyoruz. Hiçbir zaman ve hiçbir sistem kendimize bu zamanı yaratmamızı istememiştir ve istemeyecektir. Sistem kendisini sürdürmek istiyor, bizse bireysel özgür irademize ölesiye ihtiyaç duyuyoruz.
Bireysel özgürlüğün önündeki en büyük engel, bireyin kendisidir.
Saul Alinsky
Toksik insanların herşey aşikarken niye değişmediklerini merak ederiz. İnsanların değişebilmesi için tüm değer sistemlerinin değişmesi gerekir. Bu da tahmin edebileceğiniz sebeplerden ötürü çok zordur ve kimse kolay kolay bunu yapmak istemez.
Biliyoruz ki direksiyon da his fonksiyonundadır. Yani değerler dünyamızın. Biz ise mantığa öyle çok anlam yükleriz ki, karşı tarafa yanlışını yeterince ikna edici yollarla anlatırsak eğer, onu değiştirebileceğimizi sanırız. Bu yüzden onunla tartışmayı uzatıp, haklılığımızı kanıtlamaya çalışırız. Halbuki zaten bizim argümanımız bir şekilde yüzde yüz doğru olsa bile (ki bunu nereden bilebiliriz?), karşı tarafın değer sistemine hizmet etmiyorsa eğer, o bunu kesinkes reddedecektir.
Değerler düşünceye değil, düşünce değere hizmet eder. Yeterince görmüş geçirmiş birisi, sadece akıl yoluyla hiç bir iddiasını kanıtlayamayacağını bilir.
Değerler dünyası ile metodolojik yaklaşımı bilinçli olarak birbiriyle işbirliği yapar hale getirmek, ancak bu cesareti gösterebilecekler için mümkündür. Çünkü acı doludur. Değerlerini sorgulamak kolay değil.
Bir çok insan özgür olmak istemez. Çünkü özgürlük sorumluluk içerir ve birçoğu sorumluluk almaktan korkar.
S. Freud
Diğer taraftan değerlerine hizmet etmek için yaşamak yıkıcıdır. Bu dünyaya acemi geliyoruz ve yaşamı ancak yaşarken öğreniyoruz. Düşünce ve his fonksiyonlarını işbirliği yapmaya zorlamak, kendini regüle etmek yani yaşamayı öğrenmektir.
Bu dünyaya niye atıldığımızı bilmiyoruz. Teoriler üretebilir veya bir inancı savunabiliriz. Ama onu hiç bir zaman gerçek anlamda bilemeyiz. Buna rağmen anlamlı bir hayat yaşayabiliriz, çünkü elimizde bir tek bu var.
Gerçekten ‘anlamlı bir hayat yaşamak’ bize dayatılmış ve içine doğduğumuz ya da işimize gelen anlamlara sarılmak yerine, sahte anlamlardan kurtulacak bir anlam arayışına çıkmaktır. Bana kalırsa anlamlı bir hayat ancak hayatı anlamak üzerine sürekli merakta kalmak ile olabilir. Bu da kendini arayışa devam etmektir. Bu yüzden eninde sonunda anlamı dışarıda değil, içeride aramaya başlarız.
Cesaretsiz insanlar her zaman bunu savunacak bir felsefe bulacaklardır.
Camus
Oysa değerlerimiz ve yüklediğimiz anlamlar gerçekten bizi hayal kırıklığına uğratmadan onları değiştirmeye kalkışmayız. Onurumuz kırılmadan ve gerçek kayıplar yaşamadan esnememiz pek mümkün olmaz. Uykudayızdır, ukalayızdır ve dirençliyizdir. Bize güven veren o anlamlara sıkı sıkıya yapışırız. Anlam arayışıyla kendimizi bir şeye adama ihtiyacı hissederiz. Başka türlüsü ise ödümüzü kopartır. Kör bir kuyuya düşmek gibi boşluğa düşmekten korkarız.
O anlamı içeride aramak ise çok zordur. İçeriye ilk defa dalan birisi için orası ıssız bir çöle benzer. Biz ise henüz çölün dilini bilmiyoruzdur. Çöl metaforu Simyacı dahil, bir çok kendini arayış kitabında kullanılmıştır. Onun dilini çözmek bize çok metafiziksel gelir. Bu yüzden aşkı somutta, dış dünyada aramak bize çok romantik gelirken, içeriye dönmek çok ürkütür.
Kendi tamlığımızı görmek yerine, dışarıdaki somut malzemelerle kendimizi tamamlamaya çalışmak sıkça kaçtığımız bir limandır. İçerideki arayışa dönmek dikenli bir tarlada yürümek gibidir. Fakat bizim açlığımız sadece o tarlaya ektiklerimizle giderilebilir. Dışarıdaki yanılsamalar ise geçiştirici atıştırmalıklar olmaktan öteye gidemez.
Düşünce ve his fonksiyonunu bir araya getirmemek bizi beynini rafa kaldırmış bir samuraya çevirebilir. Asil ya da sadık olmamız her zaman uğruna savaştığımız şeyin çok anlamlı olduğunu göstermez.
Her zorluğun sonunda doğan bir ışık vardır. Eğer elleriniz diken yaralarıyla kan revan içinde kaldıysa güle dokunmanıza çok az kalmış demektir.
Mevlana
Her iki tarafı da pozitif olan bir pil çalışmaz ve ‘biz pil miyiz? diye düşünmeyin. İnsan da doğadaki diğer herşey gibi, tüm zıt kutuplarıyla var. Sadece olumlu duyguları alıp, olumsuzları bir kenara bırakamayız. Olumsuz duyguyu yaşayamayan, olumluyu da yaşayamıyor, yani yaşamıyor demektir.
Bu arada duyguları olumsuz ya da olumlu gibi algılamak yerine, onları bilgi olarak kullanabiliriz. Burada düşünce ve his fonksiyonunun nasıl el ele verdiğini görüyoruz. Çok keyifli bir aktivite yapıyorken gereğinden fazla sinirli ve huzursuz hissettiğinizde, yavaşlayıp bu duyguya odaklanabilirsiniz. Belki o anda bambaşka bir konuda başarısız hissediyorsunuzdur ve bu keyifli olması gereken aktiviteyi yapmak yerine diğer konuda uğraşıyor olsanız, ilerleme kaydedeceğinizi içten içe biliyorsunuz. O zaman çok sevdiğiniz bu aktiviteyi bırakıp, istemeseniz de diğer konuda çalışmaya başlayabilirsiniz. Ya da birinin bir sözünü durup dururken üstünüze aldınız ve bu yüzden onu bozmaya çalışıyorsunuz. Bunu yaptığınızda rahatlamıyorsunuz çünkü konu onun kötü niyeti değil, sizin bir konuda kendinizi cahil hissetmeniz. O zaman yavaşlayıp bu duygunun farkına varır, sonra çözüm üretmeye girişebilirsiniz.
İşte ‘duygusal davranmak kötüdür’ yargımız buradan geliyor. Halbuki duygular çok değerli, bizim için altın değerinde. Onları halının altına süpürmek sadece, değilmiş gibi görünse de, bizi duygusal davranmaya iter. Sakin sakin karşımızdakine laf soktuğumuzu, kimse hatta o bile fark etmeden, onu çileden çıkarıp rahatladığımızı düşünün. Öyle mermer gibi serin kanlı hareket etmiş olmamız, salakça bir duygusallık yapmadığımız anlamına gelmiyor. Başkasını bir zehirliyorsak, kendimizi beş zehirlediğimiz anlamına geliyor. Karşılığını vermemiz ise duygumuzu bastırmadığımız ve bu yüzden rahatladığımız anlamına gelmiyor. Çünkü o kişiyi bozsak da içimizde cahil olduğunu düşünen taraf hala sızlıyor ve artık daha çok acıyor.
Duygusal birisi genelde kendi çalkantılarından yorulur ve bir düşünselin sakin limanında dinlenmek ister. Orada kendisini güvende hisseder, akıllı yargılara varır, kör noktalarını fark eder.
Düşünsel aynalamak için hissele, hissel ise düşünsele ihtiyaç duyar. Onda kendi başına göremediği diğer yarısını keşfeder. Bunun için ille aynaya ihtiyaç yoktur. Başkası olmadan da içimizde bastırılmış taraflara eğilebiliriz. Fakat elimizde bir ayna varken onları görmek çok daha kolay olur.
Çiçeklere bakmak dinlendiricidir. Onların ne duyguları ne de çatışmaları vardır.
Freud
Bazen içimize dönmek ve fonksiyonlarımıza ayar vermeye çalışmak, bastırılan taraflarımızı fark etmek ve yaralarımızı sarmak çok yorucudur. Sık sık ‘bunu neden yapıyorum’ diye sorgular, tünelin ucunu görmek isteriz. Motivasyonunu yönetmek, hele de öğleden öncenin tüm kendiliğinden gelen hırsları geçmişse, genelde pek de kolay olmayacaktır. Bu yüzden varoluş soruları sağlıklı bir insanın zihnini çok fazla meşgul eder ve onu yorar. Dolayısıyla mantığının yolundan giden insanların dahi, orta yaşlarına geldiklerinde eninde sonunda ruhunun arayışına girdiklerini ve bu yolda çoğu zaman inançla yürüdüklerini görürsünüz.
Ruhun karanlıklarına dalıp, derinliklerinde kendini aramaya kalkışanların çoğunlukla INTP ya da INTJ gibi son derece düşünsel karakterler olduklarını fark edersiniz. (Freud, Nietzsche, Jung, Steiner…)
Bir hissel için dahi bu karanlıklara girmek, kendi değerlerini ve hatta bizzat kendini sorgulamak hiç de kolay değildir. O kendisiyle bireysel olarak çok ilgilidir ama görmek istemediklerine bakmak bir duygusal için çok zordur. Genelde bu yolda yürürken bir düşünselin acı gerçeklere karşı realist tutumunu aynalamaya ihtiyaç duyar.
Bir düşünsel içinse kendine dönmek ve ruhsal süreçlerini fark etmeye kalkışmak, öyle hemen yapmak isteyebileceği bir şey değildir. Diğer taraftan ruhuna gözlerini kapatmak zamanla onu katlanılmaz bir duygu yoksunluğuna itecektir. O da tamamen acemi olduğu bu dünyaya ilk adımlarını genelde, bir hisselin tuttuğu ayna sayesinde atacaktır.
16 Mizaç Tipine Dair Önceki Yazılarım;
Mizaç Tiplerine Giriş-Fonksiyonlar
Mizaç Tipleri —(S) Duyum Fonksiyonu
Mizaç Tiplerine Giriş — (T) — Düşünce Fonksiyonu
Eğer Jung psikolojisi konusunda derinleşmek istiyorsanız, öncelikle Türkçe’ye çevrilmiş Carl Jung kitaplarına göz atabilirsiniz. Benim size tavsiyem ‘Anılar, Düşler ve Düşünceler’ kitabından başlamanız olacaktır. Carl Jung’un ölümüne yakın bir dönemde yapılan röportajlar sonucunda bir BBC muhabiri tarafından hazırlanmış bir kitap olup, Jung’un felsefesinin en olgun halini yansıtacağı ve analitik psiklojinin gelişimini görme şansı vereceği için, yeni başlayanlara doğru bir rehber olabilir. Ardından ‘Analitik Psikoloji Üzerine İki Deneme’ kitabını edinebilirsiniz. Diğer tüm Türkçe’ye çevrilmiş çalışmalarını bu iki kitabın ardından okumanızı öneririm.
Benim sosyal medyada karşılaştığım bir kaç tane isim oldu. Bunlardan en derin bilgiyi Didem Çivici’de gördüm. Websayfasında arketiplere ve Jung psikolojisine dair bir çok blog yazısı var. Sürekli olarak instagram sayfasından Türkçe’de olmayan, Jung ve Jungian düşünürlere ait kitap ve seminer çevirileri yayınlıyor. Bazen de instagram’da, diğer Türk Jungian düşünürlerle sohbetlerini yayınlıyor.
Jungsever; Yine çok sık, Jung ve Jungian düşünürlerden çeviriler yayınlıyor.
Berin Remziye; IGTV’de sohbetler yayınlıyor. Arada bir Jungian paylaşımlar yapıyor.
Herve M. Abajoli, Çok fazla paylaşım yapmadığı için kendisini çok tanımıyorum. Türkiye’de olmadığım için henüz romanlarına denk gelip okuyamadım. Didem Çivici ile iki sohbetine denk geldim ve bunun üzerine takip etmeye paşladım.
MBTI üzerine kaynak arayışınız varsa John Beebe’nin ‘Psikolojik Tipte Enerjiler ve Örüntüler’ kitabına bakabilirsiniz. Ayrıca Türkçe’ye çevrilmiş başka kitapları da mevcut.
