Önceki yazılarımda, bolca kendini bilmek ve kendini tanımak konularından bahsetmiştim. Kendini keşfetmek derken elbette çok derin ve kişiye özel bir yolculuktan bahsediyoruz. Yine de ortak olan bir şey var; Ya hayatın bize rehberlik etmesine izin veriyoruz ya da ona direnip iç çatışmalarımızın sürüklemeri yüzünden sağa sola çarpıp, hırpalanıyoruz.
Bir yerlerde korkularımıza yenik düşüp, katılaşabilir ve ilk darbede tuzla buz olacak hale gelebiliriz. Ya da zamanla esneyerek su gibi yolumuzu bulur ve ilerleyen aşamalardan çağlayarak geçebiliriz. Böylece hayatımızı geçici hazlar yerine, gerçek bir yaşama sevinciyle sürdürme şansımız olur.

Burada bence bizi en çok yanıltan , Simyacı’da bahsi geçen, ‘acemi şansı’ olacaktır. Kitabın başlarında bir yerde, ihtiyar kral esas kahramana şahsi menkıbemizden ve acemi şansından bahseder. Buna göre her birey tamamen kendisine özel bir görevle doğmuştur. Eğer bu görevin ne olduğunu bilir ve onu gerçekleştirmeyi amaç edinirse, o yolda yürümenin kendisi zaten kişinin mutluluğu olacaktır. Bu olguya önceki yazılarımdan birinde Dharma olarak da değinmiştim. İhtiyar krala göre, insan zaten çocukluğunda menkıbesinin ne olduğunu bilir fakat hayat şartları yüzünden bunu unutur. Şahsi menkıbesini ilgilendiren bir işe kalkıştığında ise önce şansı harika bir şekilde yaver gider. İhtiyarın baştaki bu şans bereketine verdiği ad, acemi şansıdır. Hayat o sırada kişiyi şahsi menkıbesine yönlendirmeye çalışmaktadır. Oysa bir süre sonra acemi şansı sona erer ve kişi zorluklarla karşılaşmaya başlar. Bu zorlukları yendikçe da hayat sürekli olarak onu sınamaya devam eder… Ta ki şafaktan önceki alacakaranlık çökene kadar. Bu karanlıktan da geçmeyi başaran kişi, artık şahsi menkıbesine kavuşacaktır. (Kitabın sonundan bahsedeceğim için paragrafın bu kısmını atlayabilirsiniz;) Hikayenin sonunda hazineyi Mısır’da değil köyünde bulan çocuk, içinden şu soruyu ihtiyara sormadan edemez; Neden ihtiyar, hazinenin burnunun dibinde olduğunu bile bile kendisinin bunca tehlikeyi göze almasına ve onca zahmete katlanıp Mısır’a gitmesine izin vermiştir. Bu sırada rüzgar ona ‘O zaman piramitleri göremeyecektin’ diye fısıldar ve sorar, ‘Piramitler güzel değil miydi?’. Çocuk o anda bu sesin Simyacı’ya it olduğunu anlar. Aslında mesele ne hazineye ulaşmak, ne de kişisel menkıbesidir. Gerçek mesele geçirmiş olduğu dönüşüm, esas hazine bugün bulmuş olduğu kendisidir.

Sonraki bir yazımda kahramanın yolculuğundan bahsetmek istiyorum. Kahramanın yolculuğu Joseph Campbell’den önce de, mitoloji ya da Freudyen Psikoanaliz uzmanlarının ilgilendiği bir konuydu. Bu kavramın popülerleşmesini sağlayan kişi ise Jung düşüncesinin etkisinde bu konuyu irdeleyen Joseph Campbell’dir.
Kahramanın Yolculuğu; Gündelik hayatın sıradan rutinleri içerisinde yaşamını sürdüren kahramanımız, günün birinde kendisini gizemli bir maceraya çekilirken bulur. Zorlu mücadeleler ve en önemlisi kritik kararların sonunda tekrar normal yaşantısına, hatta köyüne döner. Fakat artık o, kişisel bir dönüşümden geçmiş farklı biridir. Masallarda ve hikayelerde sembolizmle süslenen bu yolculuk, aslında hepimizin hikayesidir. Bu yüzden bugün derin psikolojiye meraklı bir çok kişi, bireysel gelişim ve psikoloji üzerine anlatımlarını arketipler, semboller, masallar hatta günümüzün popüler dizi ve filmleri üzerinden yapıyorlar. İnsan sadece kahramanın yolculuğu üzerine çalışmaya hayatını verse, belki bir ömür boyu okuyup, yazıp-çizmesi gerekir. Fakat yine de bu konuda yeterince yazamamış olur. Oysa zaten burada bahsettiğimiz ve bahsedeceğimiz konuların her biri için bu durum geçerli. Hiçbirinde gerçekten derinleşmek için ömür yetmiyor ama kıyısından ufacık dalmak bile son derece keyifli. Ben de okudukça buraya ufak tefek kendimce bir şeyler karalamak istiyorum. Ama ne zaman yazmaya kalkışsam neredeyse kuracağım her cümle için kendimi, ‘şu kitabı bitireyim de ondan sonra’ derken buluyorum. Anlaşılan yazmak için listemdeki kitapların bitmesini beklemem, hiç bir zaman tek bir cümle yazamayacak olmam anlamına gelecek. Bu yüzden de en kıyı gördüğüm bir yerden, bu sonsuz okyanusa dalmaya çalışacağım ve umarım esas anlatmak istediğim konulara zamanla sıra gelecek.

Yukarıda acemi şansının bizi yanıltmasından bahsetmiştim. ‘Ömrün Öğleden Öncesi ve Öğleden Sonrası’ yazımı okuduysanız ne demek istediğimi biraz daha iyi anlayacaksınız. Bir insan hayatında herşey yolunda giderken dahi, sadece bu şansın kaybolmasıyla yolunu şaşırıp büyük bir boşluğa düşebilir. Önceleri hayat tarafından kişiye kendiliğinden gelen güzellik, enerji, istek ve tutkular öğleden sonra çekilmeye başlar ve o artık kendi enerjisiyle yürümek zorunda bırakılır. Eğer kişi bu yolu yürümeyi acemi şansının, yani ilk gençliğin ona sundukları olmadan başaramıyorsa, sık sık geriye dönüp bakmaya başlayacaktır. Hala eskiye özlem duymaya devam eden ve kendi motivasyonunu üretmeyi başaramayan, hatta ‘Persona’ yazımda bahsettiğim gibi bir geriye dönüş yaşamaya başlayan biri, zamanla hayata ya da çevresindekilere karşı öfke duymaya başlayabilir. Ya da yaşadığı hayal kırıklığı onu geleceğe karşı ümitsizleştirerek, atalet haline sokabilir. Dharmasına (ya da kişisel menkıbesine) yönelmeyen, hala motivasyonunu geçmişte arayan ya da bugünde ararken başka yollara savrulan ve hatta hiç aramayanları hayat çok kötü cezalandırır. Bu kişi gerek dış dünya, gerekse iç dünya tarafından sıkıştırılmaya başlar. Eğer hastalanıp da hayatını geri alamayacağı bir noktaya getirmek istemiyorsa, gerçek motivasyonunu bulup çıkarmak zorunda kalır. Hastalanma ifadesini bu kadar iddialı kullanmamın nedeni, Jung’un kitaplarında bu konuya defalarca değinmesinden etkilenmiş olmamdır. Yüzlerce hastayla ilgilendikten sonra, insanların kendilerinden uzaklaşarak hastalanmalarını işleyen tek kişi o değil elbette. Bugün modern tıp bile kabul etmiştir ki, bedensel hastalıklarımızın dahi birçoğunun sebebi ruhsaldır. Ruhsal iyileşme ise kendi özüne yaklaşmak, kendini tanımakla ilgilidir. Elbette tıp, felsefe ya da kişinin sevenleri insanın elinden tutar ama yolculuk esas kahramanın iradesi ve alacağı kritik kararlarla ilgili olacaktır. Jung çevresel koşulların ve yetiştiğimiz şartların bizi etkilemiş olduğunu kabul eder. Ama ancak bir ahmağın sorumluluğu alıp kendi arketipleriyle yüzleşmek yerine, dışarıyı suçlamaya devam edeceğinden bahseder.

Bazen insanlar istemekten sadece korkarlar. Belki hatırlarsınız, yine Simyacı kitabında amacına ulaşıp, amaçsız kalmaktan korkan bir adamdan bahsediliyordu.
Bazısı da tutkuları peşinden giderken aç gözlüleşmekten korkar. Bazısı isteklerine ulaştıktan sonra dönüşebileceği kişiden. Bazılarının da istemekle ilgili bir takım negatif inançları vardır. Örneğin bir kişisel gelişimci şu öğüdü verir; Eğer bir şeyi çok istersen, bu şey senden kaçar. Eğer istemeyi bırakırsan sana kendiliğinden geldiğini görürsün. Hani aşk için ‘kaçan kovalanır’ diye bir söz var ya; İsteklerimizin de aşkta olduğu gibi, onları kovaladığımızda bizden uzaklaşacağına inanılır. Halbuki aşk, onu kovaladığımız için bizden kaçmaz. Kendi tamlığımızı görmez, kendimizi başkasıyla tamamlamaya çalışırsak bizden kaçar. Hayat kendimizi hafife almamızı istemiyor.
Çoğu kişisel gelişim öğretisinde istek reddedilir ve onun yerine şükür konulmak istenir. Şükür ve isteği yan yana getirmeyi tam olarak bir yere oturtamazlar. Ben ise size şöyle bir denge önereceğim; Bir insanın sağlıklı bir yaşam sürdürebilmesi için isteği olması gerekir. Ama önemli olan şu; Bu istek kişinin kendisinden mi geliyor? İşte burada çok önemli bir kapıya işaret etmiş oluyoruz. Çünkü isteğin kendi kalbimizden geldiğini anlayabilmemiz için, kendimize dönmemiz ve bir arayışa girmemiz gerekiyor. Kendimiz arayışına. İşte bu arayış sırasında yukarıda bahsettiğimiz gibi bir amaca yönelmeye, gerçek motivasyonumuza yaklaşmaya başlarız. Yolun kendisi uzun ve çetindir. Oysa kendi yolculuğuna çıkmış birisi için, menkıbesini bulmak değil, onun arayışında olmak tutkunun kendisi haline gelir. Yani bu arayıştaki kişi zaten mutludur. Bu durumda, ‘isteklerimiz olmalı mı?’ sorusuna yanıt bence, ‘evet’tir. Gerçekten ne istediğini bilmek ise buradaki sırrın kendisidir.

Biz kalbimizin sesinden uzaklaşıp bize ait olmayan hırslarımızla oyalanırken, hayat bizi tokatlıyor ya da bize çelme takıyorsa bunun nedeni bize gıcıklık yapmaya çalışması değildir. Aslında O bizi, kendimize döndürmeye çalışmaktadır.
Peki ya kendi kalbinin sesini aramayı bırakan, hatları karıştırıp da dışarıdan gelen beklentileri kendi isteği sananlara ne olur? İyi bir evlat, iyi bir vatandaş, sevilen ve sayılan birisi, iyiyi-doğruyu-güzeli ya da havalı olanı yapmaya çalışıp, bir de buna kalbinden gelen bir istekmişçesine kendisini adayan birisine ne olur? Bu kişi çoğu zaman içeride sıkışan öfkesinin farkına bile varamaz. Bu öfke hem hayatını, hem ruhsal dengesini, hem de bedenini dağıtır. Öğleden önce işe yaradığını sandığı yöntemler de, öğleden sonra olup iş başa düştüğünde artık işe yaramaz hale gelmiştir. Kalbinin sesini aramak sadece bir spiritüel serseri merakı değil, aklı başında ve keyifli bir hayat yaşamak isteyen her birey için zorunlu bir eylemdir. Bunun için her hangi bir kitap okumak ya da bir felsefeyi takip etmek şart değil elbette. Bunun yanında ulaşabileceğimiz onca kaynak varken biraz araştırma yapmak, okumak ve belki sadece kendimiz için yazmak da… hiç bir zararı yokken yolumuzu kısaltabilecek ve bir çok yerde kafa karışıklıklarımızı giderecek davranışlar olabilir.
Okumadan düşünmek köreltir, düşünmeden okumak yanıltır — Konfüçyüs.

Jung bir defasında anlamlı bir yaşam sürmek için libidonun bir nesneye aktarılması gerektiğini vurgulamıştır. Jung sonraları libido yerine ruh enerjisi ifadesini kullanmaya başlar. Zihin iç dünyadaki zıtlıkların geriliminden bir enerji üretir ve bu da libidodur. Sağlıklı olan, bu zıtlıklar içerisinde bir denge arayışında olmaktır. İşte dharma ya da kişisel menkıbemiz de bizi bu denge arayışına çıkardığı, bu dengelerin yaratılmasıyla bize yaklaştığı için bizi mutlu eder. Dharma aslında ruh enerjisinin yöneldiği nesne, yani bizi akışa sokan ve dengeye getiren şeydir.
Eminim ki iç dünyamızdaki zıt parçaları dengelemek üzerine bir çok kaynağa rastlamışsınızdır. Ben beğendiğim bir kaç yöntemi önceki yazımın sonuna eklemiştim. Benim neredeyse her gün kullandığım uygulama ise ‘Yöntem’ başlığı altına eklediğim 2. çalışmadır. Uygulamak isteyenlere kesinlikle tavsiye ederim.
Hiç kimse, hayatı boyunca çabalasa bile, tüm parçaları arasında tam bir denge kuramayacaktır. Dengeyi bulmak üzerine yaşanan bir hayat ise dharmaya, dolayısıyla ruhsal doyuma daha yakın bir hayat olacaktır.
Ben artık yazılarımda biraz somut yöntemler sunmak ve ardından bu konulara biraz daha derinlemesine yaklaşmak istiyorum. İstiyorum ki burada yazdıklarım zaten bildiklerinizi onaylamak yerine, bu yolculukta kendi kapılarınızı bulmanızda yardımcı olsun. Ya da belki meraklısına kendi haritasını çizebileceği kağıt ve kalemler sunabilsin.
Bundan sonraki yazılarıma 16 mizaç tipiyle başlayacağım. Burada amacım size 16 tane farklı mizacı anlatıp, kendinizi buna bakarak tanımanız olmayacaktır. İsterseniz bu konuda halihazırda bir dolu kaliteli materyal bulabilirsiniz. O haliyle okuduklarınız size eğlenceli bir fal gibi gelecek. Bu arada böyle olmasında hiç bir sakınca yok tabi. Kendini tanımak eğlenceli ise bundan daha güzel ne olabilir. Sadece benim amacım, öncesinde çokça anlatılmış olanların biraz daha ötesine geçmek olacak. 16 mizaç tipinin fonksiyonlarına, arketiplere, zihnin bu anlamda 4 ayrı bölümüne bakacağız. Yani 16 mizaç tipini kullanarak zihnin iç dünyasına dalacağız. Bu perspektiften bakınca göreceksiniz ki siz, 16 mizaç tipinden biri olmaktan çok daha ötesiniz. Sizin tipolojiniz tamamen size özel. Mizaç tipi ise sadece belki size bir kapıyı işaret edebilir. O kapıyı açıp, kendi zihninizin derinliklerine giriş yapmak isteyebilirsiniz. Diğer taraftan bu konuyu hala sadece keyifli bir fal gibi görüp, biraz daha araştırdıktan sonra bir kenara da bırakabilirsiniz. Her halükarda bence bu sadece bir başlangıç olacak. Esas hikaye, kahramanın yolculuğu ile başlayacak.

Ben 20’lerimin başlarında ilk kişisel gelişim eğitimlerimi alırken, bu eğitimlerin birinde oldukça popüler bir bölüm vardı. Kahve falı bakıyorduk. Gerçekten bizim için birer kahve hazırlatıp dağıtmışlardı. Böylece biz de ortamın havasına girerek birbirimize falcılık yapıyorduk. Bu bölümde bize anlatılan, ‘kahramanın yolculuğu’ bile değildi. Çok daha basit bir konuydu. Buna rağmen konuyu henüz bilmeyen birisine fal baktığımızda, o kişinin ağzı açık kalıyordu. Çünkü söylediklerimiz onun hayatıyla çok tutarlıydı ve zaman içerisinde de geleceğe yönelik tahminlerimiz bir bir çıkıyordu. Burada hayata dair bir sistem bize madde madde anlatılmıştı ve biz de karşımızdakinin dileğini bu verilen maddelere göre yorumluyorduk. Yani tamamen analitik bir yorumdu. Yine de karşımızdakini geleceği tahmin edebildiğimize inandırabilecek kadar geçerli bir yöntemdi. Bilinçdışına biraz ilgi duyan birisi için, hayatın şifreleri de yavaş yavaş çözülmeye başlıyor.

Biz bu yazıların devamında zihnin soyut içeriklerine derinlemesine dalmaya başlayacağız. Yıllardır biriktirdiklerimi şimdi aktarmak için o kadar heyecanlıyım ki, bir an önce kahramanın yolculuğuna gelsem ve ardından masallar ve hikayelerle gerçek konuya giriş yapsak diye sabırsızlanıyorum. Şimdilik biraz yüzeyde takılacağız. Bir sonraki yazımda zihnin fonksiyonlarından bahsedeceğim.
