Daha önceki paylaşımlarımda olduğu gibi bu yazı da bizi kendi iç dünyamıza götürmeyi, kendini tanıma ve bireyleşme yolunda bizi belki biraz daha derinleştirmeyi amaçlamaktadır.
Öncelikle isterseniz kendini tanıma sürecine neden bireyleşme dediğimize ve neden bireyleşmeye ihtiyaç duyduğumuza tekrardan bakalım. İlginç bir şekilde bireyleşme bizi bir taraftan toplumsal bilinçten farklılaştırırken, diğer taraftan diğerlerine yaklaştırır. Bu arada hala aklımda yazılmayı bekleyen iki yazı başlığı var. Bunlardan bir tanesi “Yalnızlık ve Aidiyet”, diğeri ise “Bireyleşme ve Bireyselleşme” üzerine. İleride bu yazıları ekledikçe, konuya daha da iyi açıklık getireceğime inanıyorum.
Bireyleşme
Hepimize zaman zaman enteresan gelmiştir;
– Neden kalabalıklara karıştıkça daha da yalnızlaşıyoruz?
– Olgunlaşma, içine dönme, kendini tanıma veya burada kullandığım haliyle ‘Bireyleşme’, kendini diğerlerinden koparmak mıdır?
– ‘Bireyleşme’, herkesin bencilleşerek kendini ön plana çıkarmaya çalıştığı ve amacın kendini gerçekleştirmekten çok pastadan daha çok pay koparmak olduğu ‘bireyselleşme’ ile aynı şey midir?
Bu soruların cevaplarıyla ilgili az çok fikriniz vardır. Ben bu konuları derinlemesine ancak diğer yazılarımda irdelemeye çalışacağım. Diğer taraftan bunları sadece birer soru işareti olarak bırakmak dahi, bizi anlatılacak olan konuya biraz hazırlayacaktır diye düşünüyorum.
Şimdilik şu kadarını söyleyebilirim; Eğer kendi benliğimizin toplum bilinci içerisinde erimesini istemiyorsak ve eğer gerçekten kendimizi gerçekleştirmek — bize özel ve bize ait olan gerçek kişiliğimize ulaşmak istiyorsak; ‘Bireyleşme’, diğer bir ifadeyle kendimizi tanıma ve kendi içimize dönme sürecine girmemiz gerekiyor.
Kollektif bilinç kaçınılmaz olarak bireyi kendi içinde eritir. Oysa bireyin kendi kişiliğinden kopuk halde dış dünyada erimiş olarak yaşaması, yaş ilerledikçe daha da acı hale gelecektir. Bugün elimizde araştırma yapabileceğimiz onca kaynak varken olabildiğince kendimize zaman ayırmalı ve okuyabildiğimiz kadar okumalı, üstelik bunu da defalarca iç dünyamıza dönüp tekrar tekrar kendimizi arayarak yapmaya devam etmeliyiz diye düşünüyorum.
Kısaca Ego
Bu yazımın daha iyi anlaşılabilmesi için, önceki bir paylaşımım olan ‘Persona’ başlığındaki ‘Ego’, ‘Persona’ ve ‘Gölge Benlik’ bölümlerinin kısaca gözden geçirilmesini tavsiye ederim.
Egonun bir dolu farklı tanımı olabilir. Bizim burada kullanacağımız haliyle ‘Ego’ (diğer adıyla ‘Benlik’), kısaca açıklamak gerekirse; ‘Kendimizi nasıl tanımladığımızı’, ifade ediyor. Elbette biz kendimizi tanımladığımız bu kavramdan ibaret değiliz. Yalnızca hayatımız boyunca kendimizi keşfetmeye kalkışsak dahi, tüm psişemizi görmemiz mümkün değildir ve bu yüzden varlığımızı sürdürebilmek için dış dünya ve kendimizi ayırabileceğimiz bir ‘Kendi’ tanımımızı oluştururuz. Bu tanımı dış dünyaya olduğu gibi aktarmayız ve araya bir perde çekerek -kendimizi dışarıya tanımladığımız haliyle- persona üzerinden ilişki kurarız. (Ego; Biz kendimizi kendimize nasıl tanımlıyoruz? Persona; Biz kendimizi dışarıya nasıl tanımlıyoruz?)
Persona, Ego, Gölge Benlik ya da zihni ayırdığımız diğer tüm kompartmanlar, Jung’ın Analitik Psikolojisinde ‘Arketipler’ olarak geçer.
Arketipler
Biz zihnimizde arketiplerle birlikte doğarız. Bunları zihnimizdeki kompartmanlar olarak düşünebilirsiniz. Bu kompartmanların atalarımızın deneyimlerinden gelen imgeleri vardır ve bizim psişemizdeki bilgiler bu kompartmanlarda birikir.
Arketiplere örnek verecek olursak; Kadın, Erkek, Ego, Persona, Bilge, Çocuk, Tanrı, Büyücü vs… diye devam edebiliriz ve bunlar sonsuz sayıdadır.
Arketipler bilinçdışı şekilde oluşur. Bu arada ego ve persona gibi bir kaç arketipin dışındakiler, çoğunlukla kollektif bilinçdışına aittir. Yani bizim deneyimlerimizi değil, atalarımızın deneyimlerini içerirler.
Şimdiye kadar anlattıklarım size biraz uçuk gelmiş olabilir. Bunların tamamı Analitik Psikolojiye aittir. Carl Jung hem antik dönem felsefelerine, hem de ezoterik bilgilere çok derinden meraklıydı. Dolayısıyla kurmuş olduğu sistem bütün bunların psikiyatri bilimi içerisinde harmanlanmasını içerir. Teorileri kendi döneminde çok ses getirmiş olsa da, geliştirdiği fikirlerin esas 21. Yüzyıl gençliğine harika bir rehber olabileceği düşünülmektedir.
Davranışlarımızda bizim direk olarak kontrolümüz var mıdır?
Freud’u ne kadar takdir edersiniz bilmiyorum ama; Davranışlarımız üzerinde kontrol sağlamaya çalışmamızın aslında sadece isteklerimizi bastırmak olacağını ve bunun zaman içerisinde bize pahalıya mal olacağını ilk söyleyen ne o, ne de Psikanaliz kuramını oluştururken etkilendiği iddia edilen ünlü düşünür Nietzsche idi. Bu fikrin kökenleri çok eskilere dayanıyor olabilir ama bilinçdışı kavramını geliştirerek konuya derin bir giriş yapan ve bu yaklaşımıyla sonraki teorisyenlerin bir çoğuna ilham verecek olan, tüm zamanların en tartışmalı isimlerinden birisi, Freud idi.
Bilinçdışı kavramı diğer bir çok teoriye ışık tuttuğu gibi, Analitik Psikoloji’nin de temelinde yer aldı. Fakat bu arada Freud’un ‘Libido’ ismini verdiği zihin enerjisi Psikanaliz’deki (Freud’un kuramı) çokça üzerinde durulan cinsellik odağını çağrıştırmaması adına, Analitik Psikoloji’de (Jung’ın kuramı) ‘Ruhsal Enerji’ adını aldı. (Yani Analitik Psikoloji için libido=ruhsal enerji).
Analitik Psikolojiye göre psişe sürekli olarak bu ruhsal enerjiyi kendi içerisinde dengelemeye çalışır. Ama bu iş bizim hayal edebileceğimizden çok daha karışıktır. Bu yüzden deneyimlerimize ya da kollektif deneyimlere dayanan bilgiler zaman zaman kompartmanlar, yani arketipler arasında yer değiştirir. Hatta bazen arketiplerden kopup kendi başına bağımsız hareket eden parçalara dönüşebilirler ki, bu bağımsız parçaları Jung kompleks olarak tanımlıyordu.
Zaman zaman psişe kendisini dengelemek adına çok daha karmaşık tepkiler bile verebilir. Örnek vermek gerekirse; Kadın ya da Erkek arketipinin bağımsız bir kompleks olarak bilince çıktığını düşünelim. Carl Jung’a göre bu durumda ego bu arketiple özdeşleşir. Böylece bilincin şişmesi ile birlikte (dar bir egoya, fazla anlam yüklenmesi), anima arketipi olduğu gibi büyücü arketipine aktarılır. Yani kişi kendisini olağanüstü güçlerle donatılmış hissedebilir. Başkalarının anlamadığı mistik güçleri olduğu fikrine kapılır. Ya da aşırı fedakar bir kadın haline gelebilir. Bu durumda etrafındaki herkes ona kötü ve aşağılık görünür. Böylece sadece kendisi ‘ermiş’ seviyesinde iyi bir kalbe sahipmiş gibi hissedebilir.
Burada söylemeye çalıştığım; Psişe kendisini bizim anlayamayacağımız karmaşık yollarla dengelemeye çalışabilir. Dolayısıyla davranışlarımızda direk olarak mutlak bir kontrolümüz olamayacağını, bunu yapmaya kalkarsak bastırma yoluyla psişeye çok büyük baskı yapıp bedelini ağır ödeyeceğimizi bilmemiz gerekiyor.
Peki o zaman nasıl kendimizi terbiye eder, davranışlarımız üzerindeki kontrolü nasıl sağlarız?
Peki öyleyse biz kişisel gelişimimizde kendimiz için ne yapabiliriz? Yapacağımız şey daha önce belki biraz fazlaca sık tekrarladığım gibi, iç dünyamıza dönüp kendimizi tanımaya çalışmamız olacaktır. Duyguları fark edip anlayarak ve duygularımız üzerinde çalışarak psişenin bize hizmet etmesini sağlayabiliriz. Aslında kimse gündelik hayatında psişe içerisinde pin pon topu gibi sağa sola savrulan bağımsız komplekslerinin yarattığı kendi dengesiz davranışlarını ya da duygusal çalkantılarını durmadan kontrol altında tutmakla uğraşmak istemez.
Sorun bir isteğin olmasından çok, onun bastırılması ile ilgilidir. Dolayısıyla çocukça isteklerinde inat eden duygusal dünyamız üzerinde çalıştıkça, onun ehlileştiğini ve bize hizmet eden isteklere doğal olarak yöneldiğini görürüz.
İstekleri terbiye etmek dendiğinde insanların aklına genelde eşinden başkasına gözü kayan evli biri gelir. Elbette kendisini akışa bıraktığı halde davranışları hem kendisi hem de etrafı için üzücü sonuçlara yol açabilir. Ama sadece kendisini tutmak ve duygularıyla yüzleşmemek ise çoğunlukla içten içe eşine ya da çocuklarına bilenmek ve evde terör estirmek gibi yine aynı derecede yıkıma sebep olan başka davranışlara itebilir. Çünkü ister istemez bilinçaltında duygularını bastırmasının sebebi olarak, onları görecektir.
Halbuki unutulamayan eski bir sevgili aslında onun için kariyerinde ulaşamadığı hedefler ve eski umut dolu günlere dönme isteği olabilir, hayatında bir konuda çıkmazda hissettiği bir anda bu tür bir çarpılma bilinçaltında çıkış kapısı gibi görünüyor olabilir ya da aslında tamamen başka bir konuda eşine içerlemiştir ve o bunun farkında bile değildir. Oysa duygularını bastırmak yerine sadece dışarıya yönelmesindeki gerçek nedeni fark etse ve sonrasında hem eşine hem de kendisine gerçekte içerlemiş olduğu konuları itiraf edebilse, belki sadece bir hafta kavga edip sonra eskiye dönecek ve bu arada başkasına çarpılmış olduğuna bile şaşıracak.
İlişkiler bize duygusal dünyamızla ilgili harika ipuçları verirler. Çünkü biz genelde başkasına iki şekilde çekiliriz. Bu kişi ya bir yönüyle bize çok benziyordur, ya da çok baskın olan tarafımızın tam tersinde yer alıyordur. Biz kendimize benzeyene çekilir ama tersimiz olan kişiyle kendimizi tamamlanabilir hisseder ve genelde o kişiyle oluruz. Esasında hiç kimse elbette bizi tamamlayamaz, sadece tamamlanmaya zorlar.
Platonik aşk kavramına ilham olmuş isim Platon dahi aslında bir keresinde buna benzer bir ifadede bulunmuştu. Rivayete göre, arkadaşlarıyla sohbet ettiği bir akşam yemeğinde konu ‘Nasıl Birine Aşık Olunması’ gerektiğine gelince, O; Tutkulu ya da bizi bulutların üstünde hissettirecek birisini aramamızın yersiz olacağını belirtmişti. Platon’a göre birlikte olacağımız kişi bizi zorlayacak, bizimle sürtüşecek kişi olmalıydı. Böylece içimizdeki potansiyeli ortaya çıkarma ve kendimizi geliştirme şansımız olabilirdi.
Bu yüzden eşinizle veya sevgilinizle sürtüştüğünüz zamanlarda çok sinirlenirseniz, Platon’un bu söyledikleri aklınıza gelsin. Bazen kendisinin zıttı olan kişiden yorulan biri, etrafında kendisine çok yakın gördüğü bir başkasına o an çarpılabilir. Fakat yorgunluğun etkisi geçip, gerçek hayat tekrardan önünde netleşmeye başladığında, aslında birlikte olduğu kişide takdir ettiği özelliklerin bir kez daha farkına varıp diğerinin ise sadece basit ve geçici bir çarpılma olduğunu anlayacaktır. Kendisine zaman verip, biraz dinlenmeye çekildiği takdirde bir çarpılma onu eşine daha bile çok bağlayabilir.
Burada anlatmaya çalıştığım, davranışlarınızı duygu bastırma yoluyla kontrol etmeye çalışmanın hiç beklemediğiniz başka bir yerde, başka tür olumsuz davranışlarda patlak vereceğidir. Halbuki duygularla iletişim halinde olup parçaları birleştirmek, davranışlardan öte duyguları ehlileştirir ve davranışlar doğal olarak ehlileşmiş olur.
Egonun parçalanması ve ikiz parçalar?
Ben burada yine ‘Persona’ yazımdaki ego ve gölge benlik konularına bir kez daha göz atmanızı önereceğim. Orada ufak da olsa egonun parçalanması konusuna biraz değinmiştim.
Benlik, yani ego içerisinde kendimizi tanımladığımız bir sürü parça var. Biz egonun parçalanmasından bahsederken aslında egonun içindeki parçaların dağılmasından çok, bu parçaların bölünerek bazı kısımlarının bilinçdışına yani gölge benliğe atılmasından bahsediyoruz. Ünlü bir youtuber ve yazar olan Teal Swan ise bu bölünen parçalara ikiz parçalar ismini veriyor.
Biraz da Felsefe
“Bir bulutla kış olmaz, bir çiçekle yaz gelmez”
Aristoteles
Biliyorsunuz ki en eski dönemlerden bugüne değin filozofların da üzerinde sıklıkla durduğu konu kendini bilmekti. Çoğunlukla arayışları insanın mutluluğa ulaşmasına dairdi. Bunu bazen kişisel, bazen toplumsal konuları ve bazen de doğayı inceleyerek yaptılar. Tam bir dahi olduğu düşünülen Aristoteles de ta o çağlarda insan doğasına dair burada bahsettiklerimize benzer bir yorum getirmişti.
Aristoteles hocası Platon’dan farklı olarak cevaplarını var olduğu dünyanın içerisinde aramayı tercih etti. Doğada nasıl ki belli şartlar belli tepkileri doğuruyorsa, insanın da çevremizde gördüğümüze benzer bir doğası vardı. Bir çiçeğin oluşmasında belli şartların gerekmesi gibi, insanın doğru davranış biçimleri gerçekleştirmesinde de doğru zamanda doğru şekilde hissetmesi yatıyordu. Doğadaki diğer canlılardan farklı olarak ise, insan seçimler yapabiliyordu.
Eudaimonia (Aristoteles’in Mutluluk Felsefesi); Aristoteles mutluluk konusunda diğer ahlak felsefecilerinden farklı düşünüyordu. Ona göre dış dünya bizim mutluluğumuzu etkilerdi. Belli bir refah seviyesi, makul bir dış görünüş ya da iyi bir aileden gelmek mutlulukta etkisi olan etmenlerdi. Fakat her halükarda bu dış koşullara uyum sağlamanın yollarını arayabilirdik.
Ve Aristoteles’in mutluluk felsefesinde iyi davranış erdemleri, kötü davranış ise kusurları doğururdu. Erdem ise Altın Orta Öğretisi ile açıklanıyordu. Buna göre insanın her erdemi iki uç arasındaki orta bir noktadadır. Örneğin cesaret erdemi, şapşal bir gözü karalık ile korkaklık arasında orta bir yerdedir.
Onun mutluluk anlayışı hazlardan çok bir yaşam biçimiydi ve adı da Eudaimonia idi. Eudaimonia faziletlerine sahip olmak ise doğru karaktere sahip olmak, yani erdemler edinmek, dolayısıyla bize ait parçaların dengesini yakalamak ile ilgiliydi.
Enantiodromia (Herakleitos’un Karşıtlar İlkesi); Her şey karşıtıyla vardır ve var olan her şey karşıtını doğurur. Platon da şeylerin bu şekilde karşıtların kendi karşıtlarını doğurmasıyla oluştuğunu söyler. Platon’un bu bakış açısı, Herakleitos’un monist yani tekçi anlayışıyla da son derece uyumludur.
“Bir her şeyden, her şey ise ‘Bir’den oluşmuştur.”
Herakleitos
Herakleitos aynı zamanda savaşların var olan her şeyin babası olduğunu düşünmüştür. Karşıtların savaşı varlığa sebep olur ve var olan her şeyin doğasında karşıtların savaşı vardır. Politik anlayışı da elbette buna göre şekillenir ve O, sistemdeki dengenin ancak karşıt görüşlerin çatışması ile var olacağını savunur. Üstelik bu karşıtlığın insanın sadece dış dünyasında değil kendi iç dünyasında da var olduğuna değinir. Ve bu fikir Carl Jung’ı da etkileyerek asırlar sonra enantiodromia kavramının Analitik Psikoloji ile tekrar gündeme gelmesini sağlar.
Jung’a göre zihin enerjisini sağlayan şey zaten karşıt parçaların çatışmasıdır. Aynen Herakleitos’un ve sonradan Platon’un da katılabileceği gibi, insanın biraz aşırıya kaçan bir eğilimi doğal olarak psişede karşıtını doğurur. Karşıt parçalar bu şekilde oluşur ve tek taraflı yönelim devam ettikçe de kırılıp pasif olan parça bilinç dışına atılır. Halbuki aktif olan parça baskın çıktıkça karşıtını güçlendirir ve bilinçaltında psişeye baskı uygular. Önce rüyalar ve yansıtmalarla kendini gösteren bu parça, baskı güçlendikçe bağımsız kalıp bilince çıkabilir ve komplekse dönüşebilir. Kompleks dediğimiz bu parçaları çözümleyip psişeye entegre ettiğimizde ise müthiş bir enerji açığa çıkıyordu. Bu yüzden kompleksleri çözümlemek kişinin gündelik hayatına mutluluk veren bir enerji artışı şeklinde yansıyordu.
“En ağır yükü aradın ve kendini buldun”
Nietzsche
Nietzsche; Jung’a göre Nietzsche’nin hastalığının başlangıcında da başına gelen şey buydu. Tek yönlü eğilimi ağır bastıkça Enantiodromia parçalanmıştı.
Bu Nietzsche’nin yaşam felsefesinin tek yönlülüğü ile ilgiliydi. Halbuki biz çoğu zaman bu tek yönlülüğe bilinçsizce yöneliriz. Amaç ise çoğu zaman toplum hayatına adapte olma kaygısıyla ilgilidir.
Ego neden parçalanır?
Bu soruya farklı teorilerden faydalanarak, çeşitli nedenlerden bahsedebiliriz. Fakat bu bahsedeceklerimiz ortak bir noktada birleşecektir. Ego dış dünyaya uyum sağlamak için kendinden ödün verme pahasına parçalanır.
Dış dünyaya uyum sağlamak ve bir topluluk tarafından kabul görmek insanın çok önemli ihtiyaçlarından birisidir. Çünkü insanoğlunun bugüne kadar var olabilmiş olması bir araya gelme ve içeridekini terbiye edebilme yeteneği sayesinde olmuştur. Önceki yazılarımdan birinde de belirttiğim gibi, insan maymunlar tarafından bile ağaçtan atılmış çaresiz bir tür. Tek çaresi bir araya gelmek ama bunu yaparken içerideki çürük elmaları da ayıklamak zorunda. Çünkü hayatı topluluğu bir arada tutmaya bağlı olan bu tür, birlikteliğe zarar gelmesini kesinlikle göze alamıyor. Hırsız, yalancı, başkasının eşine göz diken vs… topluluğun birlikteliğine zarar verecek ne varsa, fark ettiği anda kapı dışarı ediyor. Üstelik dışarıda kalan, tek başına varlığına sürdüremeyeceği için ölüyor. Bu yüzden gruba dahil olmak ve uyum sağlamak, insanın doğuştan kodlarında var olan güçlü bir ihtiyaç.
Dolayısıyla bebekliğimizden itibaren etrafımız tarafından kabul gören yönlerimizi tutar, kabul görmeyenleri reddeder ve çoğunlukla bastırırız. Halbuki kabul görsün görmesin kesip atmaya çalıştığımız tarafımız, diğer parçasıyla birlikte bizde hala vardır. Yani iki zıt aslında aynı parçayken biz onu böler, beğenmediğimizi bilinç dışına — gölge benliğimize atarız. Bu arada beğendiğimiz ve kabul gören parça ise egomuzda-kendi tanımımızda kalır.
Hatta diğer parçayı bastırdıkça, o da alttan psişe tarafından baskı görür -psişe iki parçayı dengelemeye çalışıyordur- ve ortaya çıkmaya çalışır. Önce rüyalarımızla ya da dış dünyadaki projeksiyonlarımızla onu ortaya çıkarırız. Bu yüzdendir ki en kızdığımız insanlar, aslında en bastırdığımız taraflarımıza ayna tutuyordur.
Bu durumda Aristoteles’in yukarıda bahsettiğimiz Altın Ortayı Bulma felsefesi bizim için harika bir rehber olabilir. Çünkü gerçekten de esas erdem zıtlıklar arasındaki dengeyi bulmaktır. Diğer taraftan Jung’a göre bu zıtlıklar bizim ruh enerjimizi yani zihinsel enerjimizi, psişenin enerjisini üretirler. Yukarıda da bahsi geçtiği gibi Jung Herakleitos’un doğa için bulduğu kanunun, insan zihni için de geçerli olduğunu savunur. İnsan zihninde de zıtlıkların çatışmasından enerji meydana gelir ve bizim zihinsel enerjimizin kaynağı parçalar içerisindeki zıtlıkların çekişmesidir.
Bu arada her ne kadar Aristoteles bize tam ortadaki dengeyi bulmamızı önermişse de, Jung asla tam olarak ortada olamayacağımız düşünür. (Bu arada Jung Aristoteles’e böyle bir cevap verdiği için değil, ben iki düşünürü kendim kıyasladığım için bu yorumu yapıyorum). Yani parçaya vereceğimiz değer diyelim 10 olsun, biz en fazla 6–4 dengesinde orta yolu buluruz, hiçbir zaman bu 5–5 olmaz. Fakat önemli olan bu 6–4 dengesinde gidip geliyor olmamız, 7–3 ya da 8–2 olacak şekilde dengeyi çok fazla kaçırmamamızdır.
Egoyu genişletmek, yani aşkın işlem
İşin güzeli; Bu parçaların entegre edilmesi Egonun-benlik tanımının- genişlemesi anlamına da gelir. Yani aslında kişiliğin gelişmesi, kendini tanımada derinleşmek ve duygusal bir dengeye ulaşmak anlamlarına… Hatta belki Aristoteles’in Eudaimonia’sı, yani erdemli ve mutlu insan olma hali de budur.
Burada egoyu genişletmek derken aslında gündelik hayatta ‘egosu çok güçlü’ ya da ‘egosu çok büyük’ laflarının tersini ifade etmiş oluyoruz. Egosu büyük ya da fazla güçlü insan, aslında kendisini egosundan ibaret sanan insandır. Dolayısıyla zihninin işleyişi; Kendini tanımladığı kişiyi dışarıya kanıtlamak, yani bir fanteziyi gerçek olarak algılamak ve algılatmaktan ibarettir. Ego ve persona çoğunlukla bu kişide birleşmiştir. Personayı korumak ise onun için diğer her şeyden, kendi kişiliğini oluşturmak ve gerçekleştirmekten, çok daha önceliklidir. Bununla ilgili ‘Persona’ yazımda bir şema çizmiş ve orada egonun personaya kaydığını göstermiştim. (Yukarıya benzer bir çizim daha ekledim). Egonun çok güçlü olması Analitik Psikolojide ‘Egonun Şişmesi’ olarak ifade edilir. Egonun şişmesinin nedeni ise; Egonun dar ama üstüne yüklenen tanımların fazla olmasından kaynaklanır.
Halbuki aşkın işlem öncelikle egoyu personadan uzaklaştırır. Çünkü persona çok yapaydır, sadece dışarıdan bizi koruyan bir zırh gibidir. İç dünya ile alakasının olabildiğince uzak olması gerekir. Ego ise bilinçte ama iç dünya ile bağlantılıdır. Bu bağlantı ne kadar kuvvetliyse, kişi kendini gerçekleştirmeye o denli yaklaşır. Kendini gerçekleştirmek derken bir ‘Kendi’ kavramından bahsediyoruz. Jung’a göre ‘Kendi’ kavramı çoğunlukla güneş imgesi ile ifade edilen bir arketiptir ve bilinçdışının çok derinlerine gizlenmiştir. Üstelik içeriği çok ama çok geniştir. Onu hiç bir zaman tam olarak anlayamaz, ona hiçbir zaman gerçekten ulaşamayız. Sadece yaklaşabilir ve içeriğindeki bilgileri daha fazla bilince getirebiliriz.
Bu bize; ‘Her bilginin içimizde saklı olduğu’ ezoterik inançları ya da Platon felsefesinin biraz mistik olan ‘İdealar dünyasındaki bilgilere ulaşma fikrini’ de anımsatıyor. (Platon aslında idealar dünyasının bilgisine sahip olduğumuzu, yani tüm mutlak bilgiyi içsel olarak bildiğimizi, yeni bir bilgi öğrenmediğimizi sadece varolanı hatırladığımızı belirtir.)
İşte Jung’a göre; Dünya nasıl ki güneşin etrafında dönüyor ve ona ne fazla yaklaşıp ne fazla uzaklaşıyorsa, ego da ‘Kendi’ arketipini merkeze almalı ve onun etrafında dönmelidir. Ego bilinç ve bilinç dışını ayıran sembolik çizgide durmalıdır. Bu çizgiye de Jung, ‘Denge Noktası’ adını verir.
Jung kendi sistemini açıklarken mistik ifadelerden mümkün olduğunca kaçınmış olsa da, ‘Kendi’ (self) arketipine geldiğinde oldukça soyut konuşmaya başlar ve bunu başka türlü belirtemeyeceğini ifade eder. Rüyalarda, mitlerde ya da peri masallarında çoğunlukla; Kahraman, Kurtarıcı, Kral, Üstün İnsan, Bilge, Ermiş Kişi ya da Peygamber olarak imgelense de, Jung’a göre psişenin bütünlüğünü sembolize ettiği için bazıları onu ruh olarak da niteler.
Jung ölmeden önce son kitabı için yaptığı bir röportajda; “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” sorusuna,
“O’na inanmıyorum, O’nu biliyorum.” diye yanıt verir.
Ardından konuşmanın yönü değişir. Bu röportaj Youtube’da hem Türkçe, hem de İngilizce olarak yer almakta. İki videonun da alt kısmında, yorumcuların röportajı yapan kişiye kızdıklarını ve neden bu konuyu derinleştirmediğine yakındıklarını görürsünüz. Gerçekten videoyu izlerken ve kitabı okurken bu denli önemli ve derin bir cevabın neden irdelenmediği insanda biraz merak uyandırıyor. Belki de konuyu daha fazla deşmemek, röportaj öncesinde her ikisi tarafından birlikte alınmış bir karardır.
Tekrar konumuza dönecek olursak; Aşkın işlem bilinç dışındaki bilgilerin bilince getirilmesi ve dolayısıyla egonun genişletilmesi anlamına gelir. ‘Kendi’ne dair bilgilerden mümkün olduğunca fazlasının egoya aktarılması amaçlanır. Aşkın işlem, kişiliğin gelişmesi ve genişlemesi, yani kendini gerçekleştirmektir.
Egosu geniş olan kişinin egosu şişmez çünkü hem ‘Kendi’ tanımlarını kaldıracak ego arketipi genişlemiştir, hem de kişiliğini bulmaya başladığı için fantezi tanımlar artık onu ilgilendirmez. Boşu boşuna kendisine tanım yüklemeye ve personayla özdeşleşmeye gerek duymaz.
Parçaları bilince entegre etmek
Biraz sürece güveniyorsanız bilirsiniz ki yaşadığınız problemler aslında kendinizi bulma yolculuğu ile ilgilidir. Bu yüzden de kendimizi başkalarıyla kıyaslayamayız çünkü aslında kimin hangi parçayla çalıştığını dışarıdan bilememiz mümkün değildir. Hatta o sırada bahsettiğimiz kişi bile geçtiği yolun farkında olmayabilir. Bazen kendisini harika bir bahçede hisseder ama aslında sadece bir sonraki adımın hazırlığını yapıyordur.
Bazen bir parça çok ağır basıyorsa hayat diğer parçanıza yüklenir, hep o parçanız ile ilgili düğmelerinize basar. Yani zayıf hissettiğimiz yerden sürekli dayak yediğimizi hissederiz, ta ki diğer parçayı bulup çıkarana ve onunla entegre olana kadar.
Peki psişe bize bunu tam olarak neden yapıyor? Düşünün ki sık kullanmadığınız elinizi geliştirmeye karar veriyorsunuz. Bunun için en iyi yöntem ne olacaktır? Kullandığınız elinizi bir süreliğine arkanıza alır ve kullanmayı tamamen bırakırsınız. Zayıf olan elinizle her işinizi yapmaya çalışırsınız ve bu sizin için hiç kolay olmaz. Yazınız kötüdür, hiç bir şeyi doğru dürüst kavrayamazsınız, her şey elinizden düşer ve belki canınız yanar… Fakat biraz sabreder ve inatla güçlü elinizi kullanmayı reddederseniz, diğer eliniz de onun kadar olmasa da oldukça gelişecektir ve artık her iki elinizi de çok daha iyi kullanabilir hale geleceksiniz. Kullanmadığınız parçayı daha iyi kullanmayı öğrendikçe, güçlü olduğunuz parça da daha fazla güçlenecektir.
Yöntem
Daha önce de bahsettiğim gibi; Kişi iç dünyasına bilinçli olarak yönelmedikçe kişiliği toplum bilinci içerisinde eriyebilir. Üstelik bir taraftan da iç dünyasını dengeleme işini tamamen bilinç dışına bırakmış olur. İç dünya ve dış dünya bilinçdışı olarak birbirini etkilerken, insanın davranışlarında ve duygusal süreçlerinde belli bir dengeyi yakalaması git gide zorlaşır.
Peki iç dünyada dengeyi yakalama; kişiliği geliştirip, bütünleştirme, bilinç dışına itilmiş parçaları bulup bilince entegre etme — yani benliği genişletme aşkın işlemi nasıl yapılır?
Öncelikle terapilerde hatta koçluk seanslarında yapılan genelde budur. Bilinçaltına itilmiş, bilinçsiz ve otomatikleşmiş bilgiler bilince çıkartılır ve buraya entegre etmek için onların üzerinde çalışılmaya başlanır.
Bunun dışında internette gölge benlik çalışması adı altında bir dolu uygulama görürsünüz, bunlar da yine aşkın işlemi gerçekleştirmeyi hedefler.
Parçalarla çalışmak üzere benim en çok beğendiğim bir kaç yöntemi ise sizin için buraya eklemek istiyorum.
1-Serbest Yazı
Günce tutmak deyince akla ilk gelen isimlerden birinin, en ünlü ve dahi bilim insanlarından Albert Einstein olması sizce tesadüf müdür? Isaac Newton, Charles Darwin, Leonardo Da Vinci, Marcus Aurelius, Benjamin Franklin, Abraham Lincoln, Winston Churchill, George Bernard Shaw, Ernest Hemingway, … ve adını sayamayacağımız daha nice isimlerin düzenli olarak günce tuttukları bilinir. Hala en başarılı iş adamları, bilim insanları ve sanatçılar sıklıkla günlük tuttuklarından bahsederler.
Geçenlerde Oprah Winfrey’in bir röportajına denk geldim. Röportaj sırasında konu bir ara kendi şovunda işlediği önemli bir kaç trajik olaya geldi. Ben bu arada onun bu bölümleri çekerken kendisini nasıl duygusal olarak koruduğu fikrine takılmışken, tam o sırada Oprah da konuya dair bir açıklama yaptı. O dönemlerde bir psikologla görüşmediğine ve bunun aslında çok da iyi bir fikir olmadığına değindi. “Ama,” diye ekledi, “ mutlaka düzenli olarak günlük tutardım ve bunun kesinlikle faydası oldu. Eğer her gün düzenli yazmasaydım, bugün kesinlikle bu işlerin altından kalmış olabileceğimi düşünemiyorum.”
Hatırı sayılır bir çok insanın değerli ve çok dar olan zamanlarını düzenli olarak yazmaya ayırmaları elbette tesadüf olamaz. Yazı yazmak iç dünyamızla temasa geçmenin muhteşem bir yolu. Yatmadan önce 15 dakikanızı yazı yazmaya ayırmak ya da uyanır uyanmaz en az üç sayfa karaladığından emin olduktan sonra güne başlamak…? Tercih sizin. Ama önemli olan kendinizi tamamen serbest bıraktığınıza emin olmanız. Öncelikle kalem kullanarak bunu yapmanızın etkiyi arttırdığı bilimsel olarak kanıtlanmış durumda. Ayrıca takma isimler ya da baş harf kullanmak da pek iyi fikir değil çünkü kendinize karşı açık ve dürüst olduğunuza zihninizin inanmış olması gerekiyor. İmla kuralları, dilbilgisi ya da yaratıcı ifadeler kullanmak kesinlikle burada bir kenara bırakmanız gereken kaygılar. Sadece ve sadece o an kaleminizden dökülen, dökülmek isteyen kelimelere odaklanın.
Kendinize karşı her gün dürüst olmak ve kendinize açılmak kesinlikle hayatınızda olumlu bir etki yaratacak. Geçmişten beri uzmanlar ve düzenli günlük tutanlar her geçen gün yazı yazmanın büyüsünden bahsetmeye devam ediyor.
2- Parçalanmayı Tersine Çevirmek
Bu uygulama, Teal Swan’ın “Loneliness” kitabında denk geldiğim çalışmalardan birisi. Ben sadece uygulamayı birazcık sadeleştirdim. Orjinalini incelemek isterseniz, kitabın kendisini satın alıp oradan konuya daha detaylı bakmak isteyebilirsiniz.
Bu çalışmaya başlarken öncelikle başka insanlarda sevmediğiniz özelliklere buluyorsunuz. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi, dış dünya aslında sadece bizim iç dünyamızın bir projeksiyonu. Eğer bir özellik ilgimizi çekmeyi başardıysa, kesinlikle onun üzerine çalışılabilir. Üstelik eğer çevremizde sevmediğimiz, katlanamadığımız biri varsa ya da sevdiğimiz ama sürekli düğmelerimize basmayı başaran biri; burada kişisel gelişimimiz için bir cevher yatıyor diyebilirim. Bu kişinin bizi rahatsız eden özelliklerini bir bir yazabilir ya da genelde insanlarda rahatsız olduğumuz bir özellik üzerine tek başına çalışabiliriz.
A- Bu özellik neden kötü? Önce sevmediğiniz bu özelliği detaylıca ve tüm negatifliği ile tanımlayın. Konuyu detaylandırdıkça sizin için ne ifade ettiğini ve onunla ilgili neden bu denli rahatsız olduğunuzu daha net göreceksiniz
B- Bu kötü özelliğin tam tersi nedir ve neden iyidir? Bunu da detaylandırmanız ağırlık verdiğiniz parçayı daha iyi tanımanızı sağlayacak
C- Bu kötü özellik geçmişte nasıl canınızı yaktı? Unutmayın, bu parça sizde de var ve canınızı yakıyorsa bir şekilde geçmişinizde bastırılmış demektir. Kötü bir özelliği sahiplenmek zorunda değilsiniz ama canınızı yaktığı için reddedilmiş ve bilinçaltına atılmış olması, yazının tümünde anlatılmaya çalışılan nedenlerden ötürü size bir şekilde zarar vermekte.
Öyleyse çocukluğumuzda ya da belki sonrasında ne zaman buna benzer bir davranışta bulunduk ve karşılığında hayat bizi ne şekilde incitti? Bu davranışın kötü ve sakıncalı olduğunu nasıl bir deneyimle öğrendik?
D- Şimdi de bahsettiğimiz bu kötü özelliğin bir taraftan bize nasıl hizmet edebileceğine bakalım; Örneğin kızdığınız şey tembellik mi? Peki bazen hiçbir şey yapmayıp kendine zaman tanımak, aynı zamanda dinlenmenizi sağlayıp işlerinizdeki verimi arttıramaz mı? Ya da birinin bencil olmasına kızıyorsanız, aynı zamanda belli durumlarda haklarına sahip çıkmanın da iyi bir şey olduğunu kabul edebilir misiniz? Kıskançlık sizi çok rahatsız ediyorsa, bunun aynı zamanda adalet arayışı olduğunu da görebilir misiniz?
Eğer gerçekten samimiyetle çalışırsanız, kötü dediğimiz bu özelliğin bir taraftan olumlu bir şeye de hizmet ettiğini görebilirsiniz.
E- Şimdi iki zıt parçayı birbiriyle barıştıralım; Yani Aristoteles’in bahsettiği altın ortayı bulmaya, iki uç arasındaki dengeyi yakalamaya çalışalım. Her zaman ayağımızı uzatıp yatmak bizi hayatımızın sorumluluklarını almaktan geri tutar ama bazen de ihtiyacımız olan zamanı kendimize yaratmanın bir yolunu bulmamız gerekebilir. Bunu yaparken başkalarının hakkını yemek ya da onlar üzerinde hak sahibi gibi davranmak bencillik olur ama kendimizi düşündüğümüzü ve bu yönde gereken adımları atabileceğimizi de başkalarına göstermemiz, dengeli bir davranış olacaktır. Çocukluğumuzda hakkımızı aramamız ailemiz ya da öğretmen tarafından kıskançlık olarak yaftalanmış ve bu yüzden kıskanç damgası yeme korkusuyla hayatımız boyunca haksızlıklara diş sıkmayı yeğlemiş olsak da, bugün kendini savunabilecek bir yetişkin olarak gerektiğinde kendimiz için gereken adımları atabiliriz. Hakkımızı arayamayacağımız bir durumda isek, bu kez bir kere daha düşünüp doğru kararlar vermek üzere biraz geriye çekilmeyi de başarabiliriz.
Buna benzer bir perspektif geliştirerek git gide hayatımızda fazla aktifleşmiş parçaların, bilinç dışındaki ikizlerini bularak, yeniden dengeyi sağlayabilir ve böylece yeni parçaları bilincimize entegre edebiliriz.
3- Diğer Parça İle Konuşma
Daha önce “Kendimizi Neden Sabote Ederiz?” başlıklı bir yazı yazmıştım ve oldukça ilgi görmüştü. Sanırım esas ilgi çeken kısım yazının başlığı idi. Çünkü hepimiz az çok farkındayız ki hayatta elde edemediklerimiz ya da başımıza yıkılanlar çoğu zaman kendimizle ilgilidir. Sanki içerideki bir canavar tam bir şeyler güzel gidecekken uyanır ve her şeyi bizim için tuzla buz eder. Saçma olduğunu bildiği hareketlerle kendi işini bozan bir yatırımcı, harika biriyle tanışmışken daha ilişkinin başında dengesiz davranışlarıyla karşı tarafı kendisinden uzaklaştıran sevgili adayı ya da yalnızlıktan sıkıldığı halde kendisine yakınlık gösteren kişileri elinde olmadan uzaklaştıran bir kişi… örnekleri çoğaltabiliriz. Peki tam diyetin iyi gidiyorken canın o kadar da istemediği halde seni yiyeceklere saldırtan, karşıdakinin seni dikkatle dinlediğini anladığında sana tüm bildiklerini unutturan ya da herkesin gözleri üzerindeyse ayağını sektirip düşüren, içindeki bu canavar kim ve senden ne istiyor?
Carl Jung bize kendimizle konuşmamızı öğütler. Bu öğüdü ta 30’lu yıllarda okuyan kişi acaba yeterince açık fikirli davranıp uygulamaya kalkmış mıdır, yoksa Jung’ın burada saçmaladığını düşünüp kitabın o bölümünü atlamış mıdır? Bunu merak ediyorum. Fakat Jung aslında istesek de istemesek de hepimizin gün içerisinde kendimizle konuştuğunu söyler.
Öyle ya; Sabah hava sıcak gelir ve montu elimizde yük etmek istemeyiz. Halbuki ilerleyen saatlerde, dışarıda üşüyüp boğazımızda kırçıllanma hissettiğimiz zaman kendi kendimizi azarlarız. Üşengeç parçamız bize ‘Boşver alma o montu, tüm gün yine boş boş elinde mi taşıyacaksın?’ derken, öğleden sonra tedbirli diğer bir parçamız söz alıp ‘Sana mont al demiştim, şimdi bir de hasta olup günlerce işinden kalacaksın’ diye azarlar. Halbuki Jung bu parçaların bizimle rastgele konuşması yerine zaman zaman bilinçli olarak, bizzat bizim onlarla konuşmamızı önerir.
Sizi engellediğini düşündüğünüz bir parçanızı fark ettiniz diyelim. O parçayla konuşmayı denemek istiyorsunuz ama tam olarak nasıl başlayacağınızdan emin değilsiniz. Bu durumda işinizi kolaylaştıracak bir kaç yöntemi ben sizin için aşağıya ekledim, dilerseniz bir göz atın.
Konuya girerken, ‘İçimizdeki bu canavar bizden ne istiyor?’ diye sormuştum. Aslında bu bir canavar değil, sadece küçük bir çocuk. O günlerde, şu an kalkıştığınız bu işle ilgili kötü bir deneyimi olmuş ve sizi tekrardan kendi canınızı acıtmaktan korumaya çalışıyor.
Ya da belki bizzat kendi deneyiminden hareket etmiyor sadece ebeveyninizi taklit ediyor . Çünkü ebeveynlerimiz ya da bakımımızı üstlenen başka kişiler, kendi acı deneyimlerinden getirdiklerini farkında olmadan bize aktarırlar. Ne yazık ki biz yetişkinliğimizde sadece kendi küçük çocuğumuzla değil, onların küçük çocuklarıyla da ilgilenmek zorunda kalırız.
İşte size o küçük çocukla konuşmak için bir kaç öneri;
i- Baskın Olmayan Elimizi Kullanarak Yazmak
Genelde baskın olmayan elimizin bilinç dışını temsil ettiği söylenir. Dolayısıyla baskın elimizle bu çocuğa sorular sorup, baskın olmayan elimizle cevabını yazabiliriz. Örneğin ona; Önemli bir konuşma yapacakken boğazımıza sarılıp bizi susturmasının nedenini ve bunu yaparken bizi tam olarak ‘Ne?’den korumaya çalıştığını sorabiliriz. Ya da mutlu bir ilişki yaşamamızı neden istemediğini veya başarının onun için ne anlama geldiğini sorabiliriz. Örneğin para kazanmamızı engellemesinin sebebi; Çocukken parası olan kişilerden nefret edildiğine tanık olması ve sadece bizi tecrit edilmekten korumaya çalışması, olabilir. Ya da bakımlı olursa göze batacağından korkuyordur ve sadece saldırılara açık kalmak istemediği için siz farkında bile olmadan ne zaman güzel görünmeye kalksanız sizi sabote ediyordur.
Canımızı yakan parçayı bulduğumuzda bir önceki yöntemde anlattığım şekilde iki zıt parçayı bir araya getirip birlikte çalışmalarını sağlayabilirsiniz. Yani yine altın orta dengesini bulmaya odaklanabilirsiniz.
Sol elimle yazmaya çalışmak zaman aldığı için bana bu uygulama biraz zor geliyor. Diğer taraftan bir çok kişi bu uygulamanın faydasını gördüğünü söylüyor. Bu yüzden buraya eklemek istedim. Ben pratik bulduğum için en aşağıya eklediğim matlarla çalışma yöntemini daha çok seviyorum.
ii- Sandalyelerle Çalışmak
Bu defa yukarıda anlattığımız çalışmayı üç ya da ihtiyaç duydukça daha fazla sandalye kullanarak yapabilirsiniz. Bir sandalye hedefine ulaşmak isteyen parçanız, diğer sandalye ise sizi engelleyen tarafınız olabilir. Bir tane de hakem ya da terapist gibi hareket edecek, tarafsız bir sandalye koymanızı öneririrm. Sandalyeler arasında yer değiştirerek kendinize sorular sorabilirsiniz.
Eğer bu arada konuya ebeveyniniz, eşiniz ya da ilgili başka birisi dahil olursa onun için de bir sandalye ekleyebilirsiniz. Bu sandalyede, o kişinin rolüne girmek sizi başka bir açıdan aydınlatabilir. Önemli olan o kişinin gerçekten böyle düşünüp düşünmemesi değil, sizin gözünüzde o kişinin ne cevap vereceğidir. Dolayısıyla rolüne girdiğiniz kişiye (diyelim ki babanıza), orada söz hakkı verdiğinizde ve bunu onun sandalyesine oturarak yaptığınızda, belki gerçekte sizi korumaya çalıştığını ya da aslında kendi travmaları yüzünden sizi engellemeye çalıştığını görüp onu anlayabilirsiniz. Ama artık sınırınızı çizip onu bu konunun dışında bırakmayı sağlamak üzere!
Burada amaç birilerini haklı görmek ya da olaya onların açısından bakmak değil. Sizi sabote etmesinin altındaki amaç ve kullandığı yöntemleri çözüp, artık ona ihtiyacınız kalmadığını belirterek aradan çekilmesini sağlamak. Unutmayın ki aslında ‘yetişkin siz’i sabote eden bu kişi değil, bu kişinin zihninizde yerleştiği imge. Bunun yanında elbette, artık imgesi sizi sabote etmeyen biriyle gerçek hayatta da kuracağınız ilişki çok daha olumlu olabilir. Ama tercih sizin, bu çalışma özel olarak birisiyle bağlarınızı kuvvetlendirmeyi değil, sizin kendi engellerinizi ortadan kaldırmayı amaçlar.
iii- Matlarla Çalışmak
Bu yöntem sandalyeye kıyasla daha pratik. Aklınıza bir sorununuz takıldığı anda hızlıca uygulayabileceğiniz bir yöntem. Bu iş için kendinize köpük rulolardan ya da pilates matlarından kare kare keserek özel matlar elde edebilirsiniz. Ya da direk A4 kağıdını mat olarak kullanabilirsiniz. Bu yöntemin pratik taraflarından biri de, simgelediği kişi ya da parçayı üzerine yazabilir ya da post-it yapıştırarak belirtebilirsiniz.
Ben görsel olduğum için mat üzerinde yazı görmem konsantre olmamı daha da kolaylaştırıyor. Ama kinestetik(dokunsal) biriyseniz sandalye sizin için daha kolay gelebilir. Bu yöntemi de aynen sandalyeleri kullandığınız şekilde uygulayabilirsiniz.
(Bu çalışmayı yapmadan önce detaylar için, bir yukarıdaki madde olan ‘sandalyelerle çalışmak’ başlığını da okumanızı öneririm. Tekrardan kaçınmak adına, detayları burada bir kez daha belirtmedim)
Tüm bu uygulamalar içerisinde bana en kolay gelen tabi ki serbest yazı yöntemi. Eğer biraz daha derinleşmek ve parçalarla çalışmak istiyorsam bunu matlarla yapmayı tercih ediyorum.
Not: Eğer egonun parçalanmasını daha derinlemesine anlatmaya kalkışsaydım Sigmund Freud, Pierre Janet, Eugen Bleuler, Melanie Klein, Otto Kernber, Heinz Kohut … gibi daha bir çok isimden ve teorilerinden bahsetmem gerekirdi. Fakat bu yazı Çoklu Kişilik Bozukluğu, Sınırda Kişilik Bozukluğu ya da Narsizmle ilgili olmadığı ve Psikoterapi alanını hedef almadığı için (ki ben de psikolog değilim) konuya çok derinlemesine girmediğimi ve daha çok kişisel gelişim düzeyinde bıraktığımı belirtmek isterim. Eğer egonun parçalanması konusunda derinleşmek isterseniz bu bahsettiğim isimlere bakabilir ve İngilizce olarak Ego Fragmentation, Splitting, BDP olarak arama yapabilirsiniz.
