Kendimizi neden sabote ederiz?
Bir önceki yazımda window of tolerance’dan bahsetmiştim. O yazımda duygusal alt ve üst eşiklerimize değinmiştim ama orada konu daha çok alt eşiklerle ilgiliydi. Yani ne kadar hüznü tolere edebildiğimizi tartışmıştım. Bu yazımda ise üst eşiği, yani tolere edebildiğimiz mutluluk seviyesini tartışmaya açıyorum.
Yukarıda kullandığım ifade başta kulağınıza garip gelebilir. İnsan neden mutluluğu tolere edemesin ki? Bir çok sebepten sadece birini söyleyeyim; alışık olmadığı için. Beyin, muhtemelen biliyorsunuz ki, her zaman tanıdığı yerde daha rahattır ve bu bilindik durumu mümkün olduğunca korumaya çalışır. Tamer Dövücü bir kitabında beynin sisteminden bahseder. Beyin tüm sistemini var olan duruma göre ayarlamıştır. Durumunda küçücük, mini minnacık bir değişiklik bile olsa, tüm süreçlerini yeniden bu yeni duruma adapte olacak şekilde değiştirmek zorunda kalır. (Tamer Dövücü-Optimum Denge Modeli)
Dolayısıyla beynin değişiklik karşısında ilk tepkisi olabildiğince direnç göstermektir. Çünkü o, sistemindeki problemlere nötr bakar. Olumlu ya da olumsuz olarak nitelendirmez. Sadece sistemini dengede tutmaya çalışır. Örneğin huzursuz bir aile ortamında yetişen bir birey, tüm sistemini bu huzursuzluk üzerine kurmuştur. Huzurlu bir yuva kurabilmesi için kendi üzerinde ciddi anlamda çalışmış olması, yani önce sistemini bu yeni tipte duruma adapte etmiş olması gerekir. Beyin huzurlu bir aile ortamına göre tüm süreçlerini yeniden dengelemiş olmalı ki, bildiği ve dengelediği sisteme -huzursuzluk ortamına- geri dönmeye çalışmasın.
İnsanların neden tekrar tekrar aynı kiloya döndüğüne, tekrar tekrar benzer ilişki problemleri yaşadığına, kariyer sorunu varsa herkese çok basit gelen çözümleri neden bir türlü uygulayamadığına bakarak bu trendleri görebilirsiniz.
Eğer bir mutluluk seviyesi kişinin normali haline gelmişse, bu halin dışına çıktığı an beyin panikleyip korkuyor ve o kişiyi ne yapıp edip eski haline döndürüyor.
Kendini sabote etme az ya da çok herkeste olan bir durum aslında. Hepimizin bir üst eşiği var, kaldıramadığı bir mutluluk seviyesi. Önemli olan pencere dar mı yoksa geniş mi? Bu pencere iki eşiği de etkiliyor. Mutluluğa toleransı düşük olan, sıkıntılara da daha tahammülsüz oluyor. Öte taraftan sıkıntı ya da hüznü tolere edememeyi de bir önceki yazımda anlatmıştım zaten. Mutlu olmanın en basit yolu mutluluğu aramaktan vazgeçmek, onu yaşamaktır. Bu bakış açısına sonuna kadar katılıyorum. Bununla birlikte, mutluluğu yaşayabilmek için de bünyemizi buna hazırlamış olmamız gerekiyor.
Ağır durumlarda elbette ki konuyu bir terapistle görüşmek şart. Ben burada sadece sağlıklı bir bireyin tolerans penceresini genişletmesinden bahsediyorum. Bu pencerenin varlığının farkında bile olmak, bu kısır döngüyü kırmakta bize yardımcı olacaktır.
Öncelikle şunu söyleyeyim, kendini sabote etmek en başta iki yönde bizi etkiler; ‘’kariyer’’ ya da ‘’ilişkiler’’. Genellikle sabote ettiğimiz bölüm bunlardan sadece bir tanesidir. Kilo, disiplin vs. sorunları gibi konular, çoğunlukla ikisinden birinin yan etkisi olarak hayatımıza giriyor. Hangi konuda kendimizi sabote ediyoruz? Bunu bulduktan sonra farkındalığımızı arttırabilir, kendimizi sabote etmeyi bırakmakla ilgili adımlar atmaya başlayabiliriz artık. (Yani tolerans penceremizi genişletmekten bahsediyorum yine)
- Önce kabul
Ben bu konuda kendimi sabote ediyorum.
Bunu fark edip söyleyebilmek o kadar önemli ki. İnsanların kendisini sabote ettiği konuları bulup, bunları itiraf edebilmesi ya yıllarını alıyor ya da hiç bir zaman olamıyor.
Maalesef de çoğunlukla ikincisi gerçekleşiyor. Kendisini sabote eden kişi, sebebin kaynağını kendisinde görmekte çok zorlanıyor. Kaynağı içeride arayıp bulabilmek başlı başına büyük bir beceri zaten.
Kişi ilk adım olarak kendisini durdurduğu, hatta çuvallattığı noktayı tespit edip: ‘’Ben bu konuda kendimi sabote ediyorum’’ diyebilmeli.
2. Şükretmek
Şükretmek üzerine kocaman bir kitap yazsak yine de yeterince anlatamayız belki ama, bu erdemin sihirli gücünü iyi kötü hepimiz biliriz. Hayatına mutluluk ve bereket katmak isteyen birinin ilk üzerine düşeceği meseledir şükretmek.
Peki neden bu kadar zor? Beyin hep aynı kandırmacayı yapıyor; ‘’Eğer şu olursa mutlu olacağım, bu olursa rahatlayacağım söz’’ diye. Oysa beynimiz sadece nörolojik bir ağ, mutlu olmamız görevleri arasında bile değil. Yönlendirilmediği sürece tamamen programı doğrultusunda çalışmaya devam ediyor. Başlıca görevi sorun çözmek. Akıllıca yönetmediğimiz ve kontrol altında tutmadığımız her an, sadece çözülecek sorun arayışına devam edecek. Bu yüzden de hayattaki problemler, medyadaki kötü haberler, etrafa bulunacak kusurlar… beyin için hep çekici gelecek.
Halbuki beynimizi bize hizmet edecek şekilde kullanabiliriz. Yeter ki sistemi bilelim. Her gün fırsat buldukça şükreden insanın zihni, bir süre sonra şükretmeye alışır ve kendisi için güzel şeyler yaratmaya istekli olur. Aslında hayatımızdaki güzellikler kendisini çoğaltma becerisine sahip. Sevdiklerinizin kıymetini bildikçe size daha fazlasını vermeye istekli olurlar, işinizin kıymetini bildikçe daha iyi fırsatların karşınıza çıkma ihtimali artar, kendinize güvendikçe insanların size karşı davranışları da bu güveni destekleyecek ve güçlendirecek tarzda olur. Düşünceler davranışa, davranışlar vs… diye giden klasik sözü hatırlatmayacağım bile.
Pencereyi genişletmek istiyorsak gerçekten şükretmeyi öğrenmemiz şart. Her gün bilinçli olarak yapmaya devam edersek, bir süre sonra alışkanlık halini alıp otomatikleşmeye başlayacak zaten. Bu konuda çok daha fazla yazmak isterdim ama, daha önce de değindiğim gibi şükretmek üzerine koca bir kitap yazsak yine de yetmez sanırım. Bu konuda çok harika kaynaklar var, ilgileniyorsanız bir kaçına göz atmanızı tavsiye ederim.
3. Şikayeti tamamen dilinden ve hayatından çıkarmak.
Bir önceki konuya devam ediyoruz gibi ama, o kadar önemli ki şikayeti hayatımızdan çıkarmak, yeni bir madde açmaya değer diye düşündüm. Çok önceki yıllarımda bir dönem NLP eğitimciliğine soyunmuştum. ( Şimdi NLP lafını duysam kaçarım :)). Eğitimin bir bölümünde katılımcılara bir ataç uygulaması yaptırıyorduk.- Siz de evinizde deneyebilirsiniz.- Uzunca bir ipe ataç bağlıyorduk. Sonra bir kağıda uzunlamasına çizgi, yanlamasına çizgi ya da daire gibi genişçe şekiller çizdiriyorduk. Uygulamacı ataça bakmayıp sadece gözüyle o şekli takip ettiğinde bir süre sonra fark ediyordu ki, ataç tamamen kendi iradesi dışında tam da göz hareketleriyle senkronize şekilde salınmaya başlıyor. Bunun nedeni muhtemelen farkında olmadan kullandığımız minik kaslarımız. Fakat uygulamacıyı kesinlikle çok şaşırtan bir deney oluyor.
Biz neye odaklanırsak hiç fark etmeden onu hayatımızda yaratmaya meyilli oluyoruz. Hayatımızdaki olumsuzluklara odaklanmak, çok küçük konularda bile olsa, bize daha derin sorunlar üretmekten başka bir şey katmıyor. Zaten her şikayet daha da dozu artan hayıflanmalara sebep oluyor. Fark ettiğimiz an bırakmak ve o an elimizdeki iş neyse ona odaklanmak en iyi çözüm. Etrafımızdakilerin yanımızda şikayet etmelerine izin vermek ise, sadece enerjimizi emmelerine izin vermek anlamına geliyor. Ne onlara ne de bize hiç bir faydası olmayan, son derece zararlı bir alışkanlık.
Bir anda şikayeti hayatından çıkarmak mümkün değil tabi. Kişi her farkına vardığında bir yolunu bulup bu süreci keserse, bir süre sonra beyin de şikayet etmeyi bırakacaktır. Böylece ürettiği mutsuzluklara da mazeret bulamayacak, kendisini sabote etmeye son vermeye başlayacaktır. Akışta olmak için şükretmek ve şikayeti bırakmak yegane erdemler. Bunlara sahip olmayan mutlu ve başarılı bir insan görmedim ben.
4. Dışarıdan beklentileri sıfıra indirmek
‘’Hayata olumlu mesajlar gönderip gerisini evrene bırakmak’’ gibi inançların maalesef şükür yeteneğini körelttiğini düşünüyorum. Bu tür bir perspektifin kişinin hayatında mutluluk üretme becerisini köreltip, eyleme geçmek (üretmek) konusunda pasifleştirdiğini artık bir çok kişi dile getiriyor. Eğer doğru şekilde isterse evren ona çok daha iyisini getirecekken, kişi küçücük mutluluklar için onca emeğin altına nasıl girsin? Bir insan sonuca odaklanmadan, öncelikle ortaya koyulacak emeğin kendisinden-yolun kendisinden- keyif alabiliyorsa ancak mutluluk üretme becerisine sahip olabilir, öyle değil mi?
Dolayısıyla telkinler-pozitif olumlamalar yapıyorsak dahi, bu olumlamalarımızı kontrol etmekte fayda var diye düşünüyorum. Beklentimiz ya da güvenimiz kendimizle mi ilgili, yoksa dışarıyla mı? Kendimize güvenmemiz harika bir şey elbette, hayata güvenmek de harika. Fakat evrenin bizim isteklerimizi dikkate alarak planlarını değiştireceğine inanmak, bizi kaçınılmaz olarak- tekrar- kendine sabotajın kucağına atabilir!!
5. Kendinden beklentileri yüksek tutmak
Dışarıdan beklentilerimiz küçük olmalı ama kendimizi de yabana atmaya gerek yok sanırım 🙂 Tabi ki insan kapasitesini ve sınırlarını bilmeli. Yine de‘’yapamıyorum’’ değil, ‘’bugün, şu anki imkanlarım ve becerilerimle yapamıyorum’’ demeliyiz.
‘’Şu an belki sahip değilim ama hemen o becerileri ve kaynakları edinmek için işe koyulabilirim. Bir yerlerde birileri yapabiliyorsa, elbette ki ben de yapabilirim. Düşüncede yapabiliyorsam elbette ki bunu eyleme de geçirebilirim.’’
Dolayısıyla burada dışarıyı; evrenin, etrafımdaki kişilerin, ailemin vs. bana getireceklerini tamamen bir kenara bırakıp, kendime odaklanmaktan bahsediyorum. Kişinin kendisinden beklentileri çok yüksek olmalı. Tek ihtiyacımız olan doğru şekilde yönlendirdiğimiz motivasyonumuz- yani o işe koyacağımız enerji, zamana saygı ve sabır. Hepsi bu. Kimin ne düşündüğünün veya bugünkü sınırlarımızın hiçbir önemi yok. Kendimize istediğimiz kadar inanabilir, istediğimiz kadarını ortaya koyabiliriz. Bu sadece bizim kontrolümüzde, başka hiç kimsenin değil.
Gördüğünüz gibi tüm bu maddeler birbiri ile bağlantılı. Aslında gelmiş geçmiş tüm öğretiler ve dinler de bu bahsettiğim konular üzerinde durmaz mı? Kabul, şükretmek ve sabır; bu üçü tüm inanç sistemlerinin merkezinde yer alır. Ben yazımın bu bölümünde ‘’window of tolerance’’ ve ‘’ self sabotage’’ konuları etrafında bu üçünü tartışıyorum. Bu iki başlığı internetten araştırdığınızda çok daha derin bilgilerle karşılaşacaksınız. Buraya kadar anlattıklarım kendini sabote etmenin duygusal üst eşiğiyle, yani aslında duygusal mazoşizm ile ilgili kısmıydı.
Ben tabi ki bu yazımda hastalık derecesindeki bir duygusal mazoşizmden bahsetmiyorum. Az ya da çok hepimizde olan kendini sabote etme konusunu bu açıdan değerlendiriyorum sadece. Yoksa duygusal mazoşist olarak nitelendirdiğimiz kişi, tolerans penceresi günlük yaşantısını çok derinden sabote edecek düzeyde dar olan kişidir ve kesinlikle durumunu fark ettiği an bir uzman desteğine başvurması gerekir.
Bunun yanında, daha önce de bahsettiğim gibi genelde az ya da çok bir çoğumuz yaşamımızda belli alanlarda kendimizi sabote edebiliyoruz. Çok başarılı ya da çok mutlu aile ilişkisine sahip kişilerde bile sıklıkla yaşanan bir durum bu. Bu pencereyi açtıkça da sıkıntılara olan sabrımız ve mutluluğu yaşayabilme, hayatımıza mutluluğu taşıyabilme becerilerimiz git gide artıyor.
Beyin alıştığı üst eşiğin üzerine çıkmak istemiyor. Bu konuyu alışkanlıklar üzerinden tartıştık. Peki kendini sabote etmenin başka ne gibi nedenleri olabilir?
Yazımın başında kendimizi sabote etmemizin bir çok nedeni olabileceğini söylemiştim. Bunlardan bir tanesi beynin sistemini belli bir üst eşiğe göre dizayn etmesiydi. Konuya girmişken ‘’kendini sabote etme’’ eyleminin olası diğer nedenlerine de kısaca değinmek istiyorum;
- Performans beklentisinde olmak
Kişi çok yüksek bir performans beklentisinde olduğunda harekete geçmek yerine donup kalabiliyor. Bu konuya Mümin Sekman da ‘’Ataleti Yenmek’’ kitabında değinmişti. Zaten bundan sonraki başlıklarda da bahsedeceğim konular, yine bu kitabın içerisinde geçiyor. Kitabın içeriğini tam hatırlayamıyorum ama ilgilenen varsa belki bir ara bakmak isteyebilir.
Performans beklentisi genelde ailenin yetiştirme tarzından kaynaklanıyor. Eğer kişi sevgiyi koşullu hissederek büyüdüyse, hayatının geri kalanında da bu koşulu yerine getirmeye çalışıyor. Aslında tabi ki hiç bir aile çocuğunu koşullu sevmez. Ama çocuğa sadece bir performans karşılığında bu sevgiyi alabileceği hissettirildiyse, bu kişi yetişkinliğinde de (yaşama içgüdüsüyle) performansa dayalı bir değer duygusuna sahip oluyor. Çünkü var oluşuyla değil, sadece ortaya koydukları ile değerli. Yaşama iç güdüsü ise sevgiye bağlı, çünkü o sırada hayati koşulları aileye bağlı. Yani çok derinlerde hissettiği şey şu; ‘’Eğer ortaya takdir görecek bir performans koymazsam yaşamımı sürdüremem.’’
Fakat her harika performans çaylaklıkla başlar. Çırak olmadan kimse usta olamaz. Çırak olup da bir anda harikalar yaratamamayı göze alamıyorsa, ilk mükemmel olmayan işinde kabuğuna çekiliyorsa, tabi ki bu insan hiç bir yönde ilerlemek istemeyecektir. Her başladığı işi yarım bırakıp, her başladığı yoldan çok çabuk vazgeçecek. Etrafı ona maymun iştahlı ya da sorumsuz muamelesi yaptıkça da performans gösterme ihtiyacı daha da derinleşecek ve dolayısıyla sorunlar ve atalet hissi de git gide büyüyecektir.
Çözüm ise sadece küçük hedefler koymayı ne yapıp edip öğrenmek olacak. Bu küçük hedeflere ulaştığında ise kendini takdir etmeyi bilmek çok önemli. Kişi tıpkı bir spor salonunda çalışır gibi hedef koymayı öğrenmek zorunda. İlk günde kaslarını zorlayamaz ama yeterince uzun süre çalışırsa ilk gün hayalini bile kuramadığı hareketleri zamanla yapabilir hale gelecek. Zaten başarıyı getiren de hayal kurmak değil, o an yaptığın iş neyse onu harika yapmaya odaklanmak oluyor.
2. Öğrenilmiş Çaresizlik
Bu da bir çoğumuzun bildiği bir kavram. Kişide yorgunluk, anksiyete ve yine atalete sebep olabiliyor. Öğrenilmiş çaresizlik yüzünden kendini sabote etmek zaten çok yaygın bir durum ve sıklıkla konuşuluyor. Bu yüzden bu başlığı uzatmayacağım. Öğrenilmiş çaresizlik üzerine bence en çarpıcı örnekler köpek balığı ve pireler üzerinde yapılan deneyler. Özellikle köpek balığının etrafında balık dolanırken dahi onu yemeye kalkışmaması ve sonucunda açlıktan ölmesi bize bu kavramın konuyla ne kadar derinden alakalı olduğunu gösteriyor zaten. (Keşke hayvanlar üzerinde bu kadar üzücü deneyler yapılmasa :(() – merak edenler google’dan bu deneylerin açıklamalarını araştırabilirler.
3. Hak etmediğini düşünmek
Aslında her bir insanın acı acı içini kemiren bir duygudur; ‘’Ben neden varım? Bu yaşamı hak etmek için ne yapabilirim?’’ En egoistinde bile – sağlıklı bir bireyse tabi- derinlerde bu sorular dolanıp durur aslında. Sadece onların üstünü sıkı sıkı örtmüştür ve hatta bu yüzden daha bile çok canını acıtır.
Fakat bazılarımız için bu hayatı hak etmeme hissi çok daha derindir ve kişiyi kendisini sabote etmeye sürükler. Sebep yine çoğunlukla koşullu sevgidir. Sevgi ancak hak ederse, yani bir takım fedakarlıklarda bulunursa ona gösterilen bir şeydir.
Bazen de ebeveynler kendi üzüntülerini çocuğa çok yansıtmış olabilirler. O zaman çocuk büyüyüp de yetişkin olduğunda hep başkaları için bir şeyler yapmaya, sadece kendisine faydası dokunacak işler yapıyorsa. suçluluk hissedip farkında olmadan mutluluğunu sabote etmeye meyilli olur. Çünkü üzgün bir ebeveyn ona bakamaz ve içten içe bu şekilde yaşamını sürdürememe korkusu yaşar. Yaşamını idame ettirmesi için başkalarının mutlu olmasına ihtiyacı vardır, kendisinin değil.
Mutlaka lise ya da üniversite yıllarından bu tipte hatırladığınız kişiler vardır. Başkalarının ödevlerine yardımcı olup çok iyi not almalarını sağlayabilirler, birilerine sınava çalışırken harika şekilde destek olabilirler, hatta bazen başkalarının kopya çekmesine yardımcı olurlar ama kendileri için aynı beceriyi gösteremezler. Bu öğrenciler aslında tembel değildir, başkasına yardım ederken gayretlidir ama kendi derslerine bakarsanız vasatın üstüne kolay kolay pek çıkmazlar. Mutluluğu hak ettiğine inanmamak da yine kendini sabote etme şekillerinden yaygın bir tanesi.
4. Başkalarının sevgisini kazanmak
Neden birisi başkalarının sevgisini kazanmak için kendisini sabote edip dursun? Neden sürekli hayatını yıkarak birilerinin ilgisini çekmeye çalışsın? Maalesef bazen insanlar farkında olmadan hayatına olumsuzlukları çekerek ilgi görmeye çalışabilirler. Bir olumsuzluk vasıtasıyla ilgi çekmediği sürece sevgiyi tanıyamayan bu insanlar, sürekli yakınacak bir durum oluşturarak sevgiyi almaya çalışırlar. Yine yaşama iç güdüsüyle ilgili bir davranış şekli ve yine ‘’kendini sabotaj’’a kucak açan bir durum.
Anthony Robbins bir konuşmasında bu duruma örnekler veriyor. Bu arada kendini sabotaj olup olmayan davranışları da birbirinden ayırmaya çalışıyor. Eğitimlerinden birinin hemen öncesinde öğrencilerinden bir kadın geliyor yanına. Kendisini sabote ettiğini söylüyor ve öneri istiyor. Tony Robbins örnek vermesini istediğinde iş yerinde geçen bir gününü anlatıyor. Öncelikle saatini kurmayı unuttuğundan ve bu yüzden işe geç kaldığından bahsediyor. Ardından yanına alması gereken bir dosyayı almamış olması ve tüm gün toplantılarının bu yüzden mahvolmuş olmasını anlatıyor. Tony Robbins kadına bu tür davranışlarının ne kadar sıklıkta olduğunu soruyor. Ayda bir ya da iki cevabını alıyor. Bir kaç sorudan sonra kadına onda sabotajla ilgili bir sorun olmadığını, sadece işini severek yapmadığını söylüyor. Kendisini disipline edebilmesi için bir kaç öneride bulunuyor.
Ardından başka bir adam geliyor ve yine kendisini sabote ettiğinden bahsediyor. Ayda bir kaç kez çeşitli şekillerde kaza yaptığını ve sürekli kendisini hastanede bulduğunu anlatıyor. Aslında adam kendisine sürekli zarar vererek insanlardan sevgi görmeye çalışıyor. Robbins’in cevabı şu şekilde; ‘’ Bu insanlar seni sevdikleri için değil zorunlu oldukları için hastaneye geliyorlar. Ve biliyor musun artık bıktılar? Seni sevip sevmediklerini artık bilmeleri mümkün değil çünkü artık onlar için bir yorgunluksun. Sana sevgiyi almanın çok basit bir yolunu söyleyeyim. Sevgiyi vermek. Gerçekten vermeye odaklandığın zaman insanların sana olan sevgisini de görebileceksin. Hem denemekle kaybedecek neyin var? En azından riske attığın kolun ya da bacağın değil.’’ Bundan sonra adam kendisini ne kadar toparladı bilemiyor ama en azından bir aylık eğitim boyunca hiç bir kazası olmamış.
5. Hata yapma korkusu
Ben bunu ilk defa yabancı bir arkadaşımdan duymuştum. O sıralar 20’li yaşlarımızın başlarındaydık. ‘’Türk gençleri hata yapmaktan o kadar çok korkuyorlar ki, sonunda hiç bir şey yapamıyorlar’’ demişti. Tamamen Türk gençlerine has bir durum değil tabi ama bizim ülkemizde ve bizim jenerasyonumuzda daha fazla gibi sanki. Bizim jenerasyonumuz ‘’Bizim yapamadıklarımızı çocuklarımız yapsın’’ diye büyütüldü çoğunlukla. Şimdi de sürekli tembellikle suçlanıp, bir önceki jenerasyon tarafından kaprisli bulunuyor, hakkında hayıflanılıyor. Sanki hata yapsalar, bu hatalarını görmek onları sevindirecekmiş gibi davranıyorlar. ‘’Bizim yaptıklarımızı bu çocuklar yapamıyorlar işte’’ diye övünüp duran bir kitle var karşımızda.
Özgür Bolat’ın sosyal paylaşımlarında ‘’hata yapma korkusu’’ olgusu sık sık geçiyor. Tembel öğrenci statüsündeki çocuklar araştırıldığında çoğunlukla altından hata yapma korkusu çıkıyor.
Daha önce de belirttiğim gibi kimse çırak olmadan usta olamaz. Neyse ki artık karşılaşabileceğimiz bir çok alanda hata yapabilmek, bunu göze alabilmek bir erdem olarak sunulabiliyor. Bize de bu söylenenleri göz önünde bulundurmak, uygulamaya geçmek, sık sık hata yapıp sonuç değerlendirmesi yapmak kalıyor. Bu korkuyu yenmek de aslında mümkün, sadece defalarca denemek gerekiyor.
Bu yazıya girişirken bir kaç paragraf yazıp bırakırım diye düşünmüştüm. Maalesef beklediğimden çok daha uzun oldu. Son olarak, kendini sabote etmek iki şekilde ortaya çıkabiliyor;
- Sözel Sabotaj: Mazeretler, başkalarını suçlama… vs.
- Davranışsal Sabotaj: Erteleme, alkol, gece erken yatamama sabah kalkamama… gibi.
Çözüme odaklanan kişi önce kendi benliğini ve kaynaklarını iyi tanımalı, yani kendisiyle ilgili farkındalığını oluşturmalı. Ardından yukarıda bahsettiğim maddeleri gözden geçirerek. kendi çözümlerini zamanla üretebilir.
Kendisini sürekli tekrar eden kariyer ve ilişki problemleri içerisinde sıkışmış bulan bireylere, kesinlikle duygusal mazoşizm (emotional masochism) ve kendini sabote etme (self sabotage) başlıklarını araştırmalarını tavsiye ederim. Eğer bu başlıklardaki tanılar tanıdık geliyorsa hiç zaman kaybetmeden bir terapiste başvurmalarını şiddetle öneririm. Duygusal mazoşizm tedavisi uzun süren ama aksatılırsa bireyi çok derin problemlere sürükleyebilecek, zamanla etrafındakilere ciddi zararlar vermesine neden olabilecek duygusal bir problem. Üstelik kendisini ustalıkla gizleyebilir ve kişi tamamen sağlıklı olduğunu düşünebilir.
Burada ben sadece çok hafif bir konuya değindim. Tolerans penceremizi açabilmekten bahsettim. Bu yazı hiç bir şekilde kişiye konu hakkında derin bir iç görü veremez. Sadece sağlıklı bir birey için hafif bir kişisel gelişim malzemesi olabilir.
