Site icon Esra Birand

NE KADAR MUTLU OLABİLİRSİN?

Hayatımıza ne kadar hüzün katabiliyoruz? Aslında ne kadar hüznü kaldırabiliyoruz? Çünkü bu bir taraftan, ne kadar mutluluğu taşıyabileceğimizi de belirliyor. Biraz garip görünebilir bu söylediğim ama etrafınıza bu gözle bir bakın, belki haklı olabileceğimi düşünebilirsiniz. Çok tatlı, çok pozitif insanlara bakın. En çabuk gözleri dolanlar değiller midir bunlar? En komik adamların aslında çok içli oldukları söylenmez mi? Ya da karamsarlıkları ile ünlü Fransızlar’ı düşünün. Hayattan onlar kadar keyif alan kaç millet vardır?

Ben burada kendine acı çektirerek mutlu olmaya çalışmaktan bahsetmiyorum. Ya da hayatı dram olarak yaşamanın iyi bir şey olduğundan da. Sadece şuna değinmek istiyorum; mutluluğun sırrı biraz da duygularını kabul etmekte. Aksi takdirde hayatında hiç gerçek problemi olmadığı halde, içindeki boşluktan kıvranan insanlardan biri haline gelmek an meselesi olabilir.

Psikolojide ‘window of tolerance’ denen bir kavram var. Buna göre bizim beynimiz aslında en sağlıklı halinde nötr’dür. Yani ne mutluluk var, ne de mutsuzluk. Sadece nötr. Biraz arafı andırıyor değil mi? İşte bu nötr halin üstüne çıkan ve altına inen dalgalanmalar bizim duygularımız. Ben burada temsili bir resim çizeceğim. Bir tabloda dümdüz bir çizgi düşünün. Diğer bir tanesi ise, bu düz çizginin etrafında aşağıya ve yukarıya inip çıkan dalgalı bir çizgi olsun. İşte bu dalgalı çizgi bizim duygularımız. Tabi her birimizin bu dalgalanmaya toleransı farklı olabiliyor. Alt ve üst eşiklerimiz var yani. Burada oluşan tablo bizim tolerans penceremiz. Ne kadar mutsuzluğu, hatta ne kadar mutluluğu taşıyabildiğimizle ilgili.

Beynimiz sürekli acıdan kaçıp hazza ulaşmaya çalışırken, biz bu düz çizginin etrafında dalgalanmaya devam ederiz. Bu, o kadar çok farklı yerde öyle enine boyuna tartışılan bir konu ki, sadece benim denk geldiklerimi buraya yazmaya kalksam okunması haftalar sürebilir. Bu yüzden burada ben, esas niyetlendiğim temada sınırlı kalmaya çalışacağım.

Bazen bu pencere, ortadaki düz çizginin altına ya da üstüne kayabiliyor. Yani pencereyi bir dikdörtgen gibi düşünürseniz; çizgiyi ortalayamadığını, bu dikdörtgenin aşağıda ya da yukarıda kaldığını düşünebilirsiniz. Bu durumda kişi sıkıntılara karşı çok dayanıksız, yani toleranssız olabilir. Ya da tersine sıkıntıların üstesinden çok rahat gelebildiği halde, mutluluğu tolere etmeyi bilemediği için, hayatındaki güzelliklerin tadını çıkarmak konusunda sıkıntı yaşayabilir. Bizim kültürümüzde ikinci durum biraz daha yaygın gibi geliyor bana.

Bu yüzden diyebiliriz ki; mutluluk seviyemizi arttırmak öncelikle bu tolerans penceresini dengelemekten geçiyor. Yani benim uydurma deyimimle ‘’çizgiyi ortalamak’’. Bu ne anlama geliyor? Dalgalanma olmamasıyla uğraşmamak. Çünkü ‘Benim hayatımda sıkıntı olmasın’ diye çabalamak ya da mutlu olmak için var olan sıkıntıların aşılmasını beklemek beyhude bir çaba aslında. Dalgalanmanın olmadığı yer sadece nötr. Asla burada kalamayacağımız gibi, buraya ulaşmak için çok çabalamamız sadece pencereyi daraltıyor. Yani bizi boşluk hissine yaklaştırıyor, duygularımızdan uzaklaştırıyor. Biz sıkıntı ve mutluluğu aynı anda tolere edebilen varlıklarız. Ve ancak bunu yaparak mutluluk denen duyguya ulaşma şansımız var. Mutluluğu nasıl yaşayacağımız ile ilgili tonlarca kaynak ve öğreti var. Bunları ya da deneyimlerimize dayanarak edindiğimiz bilgileri kullanarak, hayatımız boyunca yöntemlerimizi geliştirmeye devam edebiliriz. Fakat bu uzun bir yol ve önemli olan zaten yolun kendisinde mutluluğu yaşayabiliyor olmamız.

İlk adım pencereyi ortalamak; yani acı ve haz sınırlarımızı dengelemekse, ikinci adım da bu pencereyi genişletmek olabilir. Yani biz tatlı olduğu kadar acı hislerimizi; hayal kırıklıklarımızı, kalp acılarımızı, incinen egomuzu vs… ne kadar olduğu gibi kabullenerek hislerimizi gerçekten yaşamayı başarırsak, o zaman mutluluğu da içimize alıp onu gerçekten yaşama şansımız oluyor. Belki bu yüzden edebiyat bu kadar güzel; resim, müzik, tiyatro, felsefe vs… hayatımızı renklendiren ne varsa… Belki bu yüzden onlara bu kadar ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü bu yolla duygularımıza kanal açma, onları yaşama ve yaşamımızdaki tüm güzellikleri gerçekten içimize alıp tadını çıkarma şansımız oluyor. Eserin ya da düşüncenin hüzünlü ya da komik olmasından öte, bize yaşattığı dalgalanma belirliyor; o andan sonra bir süre daha devam edecek olan mutluluğumuzu.

Exit mobile version