Analitik Psikolojinin kurucusu Carl Jung, sosyal maskeyi uygun şekilde oluşturamamış bir bireyi Cassandra’ya benzetir. Maske, kendimize özel benliğimizin önüne çektiğimiz bir perdedir. Bu perde dış dünya ile iletişimimizde benliğimizin bize özel kalmasını ve dilediğimiz kadarını, dilediğimiz şekilde başkaları ile paylaşmamızı sağlar. Bu perdenin hiç olmadığı durumlarda ise kişi samimi değil, tersine sahte görünecektir. Sürekli yanlış anlaşılacak, hep başkalarının onu mazur görmesini bekleyecek ve türlü hayal kırıklıkları ile baş etmek zorunda kalacaktır. Hayata karşı hep çok naif ve acılar içinde hisseder. Jung’a göre bu kişinin yapması gereken bir an önce toplumun beklentilerini anlayıp, sağlıklı bir maske oluşturmaktır.
Ben bu yazımda kitle insanı olup tamamen toplumun isteklerine göre hareket etmek değil, otantik benliğini tamamlarken sağlıklı ve işe yarayan bir maske oluşturmak üzerine tartışacağım. Tersini savunmam ise daha önce yayınladığım ve otantik benlik olgusuna bolca değinen ¨Kendini Bilebilmek¨ adlı paylaşımımla çok ters düşerdi. Zaten Carl Jung da tüm çalışmaları boyunca kişinin kendi benliğini oluşturmasını işlemiş ve bu süreci bireyleşme olarak tanımlamıştır. Toplumun bireylerden oluştuğundan ve bireyi arka plana atmanın doğuracağı tehlikelerden bahsetmiştir. Öyleyse neden bireyleşme süreci toplum beklentilerini analiz edip, ona uyum sağlamaya çalışmakla başlıyor?
İsterseniz konuya açıklık getirmek için insan psişesine üstünkörü de olsa biraz değinelim. Carl Jung psişeyi tanımlarken, Freud’dan da etkilenerek, zihni bilinç ve bilinçdışı olarak ikiye ayırmıştı. O güne kadar ruh hastalıkları hep görünen belirtiler üzerinden çözülmeye çalışılırken, ilk defa Josef Breuer konuşma terapisi ile belli belirtileri azaltabildiğini keşfetmişti. Bu çalışmadan etkilenen Freud, Psikanaliz yöntemini geliştirdi ve Carl Jung’ın bilinçdışı tanımlaması için geniş bir bakış açısı sağlamış oldu. Carl Jung insanın kendini tanımladığı bilincin dışında da, ona ait olan bir dolu parça olduğunu fark eder. Bu da muhtemelen bizim şarkılarımızda işlenen ¨Bir ben var ki benim içimde, benden öte benden ziyade¨ diye tanımlanan, ben diye bildiğim benliğin çok daha ötesinde başka bir bene, bir ruh bilimcinin sistemsel yaklaşımını başlatmış olur.
Carl Jung’ın çalışmalarında önceki dönemlere ait bir dolu inanç ve felsefenin izlerine rastlayabilirsiniz. Bunların bir çoğu Carl Jung tarafından bizzat incelenmiştir, fakat bir dolu başka inancın da Carl Jung’dan bağımsız ve onun bilgisi dahilinde olmadan Analitik Psikoloji ile örtüştüğünü görürsünüz. Çünkü ruh biliminin icadından çok daha önceleri, insanlar kendi duygu ve davranışlarının yine kendilerinden gelen ama asla kontrollerinde olmayan bir takım güçler tarafından yönlendirildiğinin farkındalardı. Fakat henüz bilimsel bir yaklaşımın yoksunluğundan olsa gerek, bir dolu metafizik içeren mitler vasıtasıyla bu güçleri açıklamaya çalışmışlardı. Tabi nesilden nesile aktarılan bir bilgelikten bahsettiğimiz için, bir yönüyle sonradan icad olunan bilimsel yaklaşıma da denk düşecek türlü tutarlı açıklamaları bulunmaktaydı.
Carl Jung benlik, bilinç, bilinç dışı gibi insanın duygu ve düşüncelerinde etkisi olan tüm parçaları bir araya getirip buna ‘Psişe’ der. Eğer ruhun varlığına inanıyorsanız, ruhun da yine psişeye dahil olduğunu varsayabilirsiniz. Psişe genelde daire şeklinde çizilir çünkü Carl Jung’ın sembollerle ilgili açıklamalarında ‘bütünlük’ daire ya da dört parçadan oluşan bir kare ile sembolize edilir. Jung zihnin bütünlüğünü ifade ederken daire kullanmayı çok severdi ve bu yüzden de mandala resmetmek en sevdiği aktivitelerdendi. Ona göre biz bir mandala çizdiğimiz zaman zihnimizin bütünlüğünü o mandalada tam haliyle ortaya koymuş oluyorduk.
Psişeyi bir daire gibi düşünürseniz, bu dairenin merkezinde özbenliği (self) düşünebilirsiniz. Carl Jung’a göre bu bizim aynı zamanda Tanrı kavramını da imgelediğimiz yerdir.
Daireyi bilinç ve bilinçdışı olarak ayırdığımızda ise özbenlik bilinçdışındaki bölgede kalacaktır. Bilincin merkezinde ise benlik, yani ego vardır. Fark ettiyseniz ego bilincin merkezinde ama sadece onun bir parçası halinde. Yani bilinçte dahi egodan çok daha fazlası var. Bu parçalardan bir tanesi de yukarıda bahsettiğimiz maske, yani Antik Yunan’daki karşılığı ve Jung’ın kullandığı haliyle ‘Persona’ dır. Persona bilincin dış dünyaya en yakın olan, dış dünya ile ilişkimizde kullandığımız katmandır.
Buraya kadar anlattıklarım bahsettiğim daire üzerinde görsel olarak açıklanabilir belki ama bundan sonrası her ne kadar şemaya yerleştirilebilecek olsa da, son derece girift ilişkileri olduğu için tam olarak resmedilemeyecektir. Bu yüzden ‘Jungian Psyche’ olarak internette arama yaparsanız göreceksiniz ki, buraya kadar olan kısım değişik görsellerde az çok benzerken, psişenin geri kalan parçaları resmi çizen kişiye göre farklılık gösterecektir. Şimdilik bahsi geçmeyecek olan arketiplere ve kollektif bilinçdışına değinmeden, psişeyi kendi konumuz özelinde yüzeysel olarak işleyeceğim.
Ego; Kendinizi, dünyaya gözlerini yeni açmış bir bebek olarak düşünün. Anne karnında tam bir bütünlük içindeydiniz ve şimdi dış dünyadasınız. Oysa henüz dış dünya ve siz arasındaki ayrımın farkında değilsiniz. Karnınız acıkıyor ve bir tepki veriyorsunuz, bu tepki karşılığında karnınız doyuruluyor. Bazen tepkilerinizin karşılığı var, bazen de yok. Emeklemeye başlıyorsunuz diyelim. Bir süre sağa sola emekliyorsunuz ama merdivenlere yaklaştığınızda engelleniyorsunuz. Bir kaç denemeden ve uyarıdan sonra oraya gitmemeniz gerektiğini anlıyorsunuz. Hatta bir süre sonra fark ediyorsunuz ki uyarıldınız diye onları dinlemek zorunda değilsiniz, bazen isteklerinizde inat edebilmeye başlıyorsunuz. Çünkü artık dış dünya ve siz diye bir şeyin ayrımına vardınız.
Eğer bir dış dünya ve ben varsam, bu ‘ben’ tam olarak nedir? Belli ki bir ismim var ve bir cinsiyetim. Yaramaz diyip duruyorlar, demek ki ben yaramazım. Bazı çocukların içe dönük olduğunu söylüyorlar ama ben içe dönük değil, dışa dönüğüm. Resim yaptığımda bayılıyorlar, demek ki ben resime karşı yetenekliyim vs… Artık dış dünyadan ayrımına varabildiğim ‘ben’in bir tanımı oluşmaya başlıyor. Unutmayın ki bu tamamen yapay, insan yapımı, yani benim yaptığım bir tanım. Başta yoktu, sonra zayıf bir benlik oluştu. Yıllar geçtikçe katman katman onu büyüttüm ve kendim üzerinde bir anlayışım oluşmaya başladı. İçinde negatif ve pozitif özellikler barındırıyor.
Diyelim ki ben sakin yapıda biriyim ve olayları akışında yaşamayı seviyorum. Çok büyük hayaller kurmayıp, onlar için çırpınmıyorum. Bu da hırslı olan aileme, benim pasif biri olduğumu düşündürtüyor. Okuldaki hocalarımdan da benzer bir tepki alıyorum ve kendimi hırsları olmayan zayıf bir insan gibi görmeye başlıyorum. Zamanla bu kimliği benimseyip kendimi serseri ruhlu bir genç olarak tanımlıyorum. Bunu negatif bir özellik gibi ele alsam da, sahip çıkmaya devam ediyorum. Hatta belki biraz da tadını çıkartıyorum.
Bazen de beğenmediğim ama kendimi tanımladığım özelliklerim öyle incitici gelir ki, psişe dengesini korumaya çalışır ve ben bu özellikleri, (ki bunlar hala benim oluşturduğum yapay tanımlar) çöpe atarım. Unutmayın ki psişe içinde kalan parçalar, kendi kendilerine yok olmuyorlar. Çöp tenekesinde çalışmaya devam ediyorlar. Yazının devamındaki başka bir yerde bu çöp tenekesinden bahsedeceğiz.
Persona; Şimdi de bir iş görüşmesindesiniz. Üzerinizde jilet gibi bir takım var. Normalde atılgan ve konuşkan bir yapınız olmasına rağmen şu anda çoğunlukla dinlemeyi tercih ediyorsunuz. Sakin bir tutum sergilmeyi önemsiyorsunuz. Biraz önce eşinizle telefonda tartıştınız. Aslında tadınız çoktan kaçmış durumda ama siz gülümsüyorsunuz. Zaten telefonda konuşurken de çok sinirli olmanıza rağmen yine tatlı bir tutum sergilemiştiniz çünkü o an yanınızda başkaları vardı. O sırada görüşmede, sizin için aslında çok önemli bir konuya girildi ama önemsemiyor görünüyorsunuz. Hevesli olduğunuzu düşünsünler istemiyorsunuz. Sizce kendinizi ağırdan almaya çalışmanızın nedeni ego mu? Ya da şu anda yapmacık mı davranıyorsunuz?
Eve geldiniz ve aslında görüşmeden istediğiniz neticeyi almadığınız için canınız sıkkın. Ayrıca eşinize hala kızgınsınız. Kendinizi hayatta gereksiz hissetmeye bile başladınız ve bıraksanız varoluş travmaları içinde kendinizi yorganların altında bulacaksınız. Ama o sırada ¨babaaa!¨diye hevesli bir çocuk kocaman gözleriyle kucağınıza atlıyor. Saatlerdir eve dönmenizi beklediğini biliyorsunuz. Var gücünüzle mutlu ve güçlü görünüp, o uykuya dalmak üzere yatağına geçene kadar bu görüntünüzü koruyorsunuz. Peki şu anda kendinizi sahte mi hissediyorsunuz?
Bazen yeni tanıştığınız birine ‘Nasılsın?’ diye sorarsınız ama cevabı aile problemleri ya da doktor randevusu ile ilgiliyse, elbette biraz şaşırır ve gerilersiniz. Çünkü aslında sadece nezaketen sorulmuş bir sorudur ve cevabı genelde ‘iyi’ dir. Cevap çeşitlendirilse bile detaya girilmez.
Persona’nın gerekliliğini ya da hangi dengede olursa bizim için sağlıklı bir persona olacağını yine yazının devamında paylaşacağım. Burada ayrımı net bir şekilde yapıp şimdilik bu kadarla bırakmak istiyorum. ‘Ego’ bizim kendimizi iç dünyamızda nasıl tanımladığımızla ilgiliyken, ‘Persona’ bizim kendimizi dış dünyaya nasıl tanıttığımızı gösterir. Yani ben iki durumda da kendimle ilgili bir tanıma sahibim. Fakat bir tanesi tamamen bana özel ve içe dönükken, diğeri görünür ve dışa dönük. Persona esnek ve değişkendir. Üzerinde dilediğimiz gibi oynar ve yaşamımız içerisinde sürekli şekillendirmeye devam ederiz. Aslında ego da dinamik ve değişkendir ama persona egoya kıyasla çok daha sık değişir ve karşımızdaki kişiye ya da bulunduğumuz ortama göre farklı şekillere bürünür.
Gölge Benlik; Diğer adıyla egomuzun çöp tenekesi. Ego kendimizi nasıl tanımladığımız ile ilgiliydi. Oysa bazen kendisi ile ilgili gördükleri hoşuna gitmez ve bu özellikleri reddederek görünmez bir yere, çöp tenekesine atar. Halbuki çöp tenekesinde iken bu özellikler bizim olmaktan çıkmamıştır, sadece bizim tarafımızdan reddedilmiştir. Gölge benlik tanımı itibari ile çok basittir; bizim görmek istemediğimiz özelliklerimiz. Oysa onunla ilişkimiz bu kadar basit değil.
Öncelikle gölge benlikten bahsediyorsak kendini sevme ve kendini yargılamak konularından da bahsediyoruz demektir. Kendi ile barışık bir bireyin hayatını nasıl çok daha pozitif şekillendireceğini uzun uzadıya anlatmamıza gerek yok. Halbuki gölge benliğe kendimizden attığımız ve bastırdığımız her parçadan kendimizi reddediyoruz demektir. Bu parçalarımız reddedilen bir çocuk gibi içten içe burkulacak ve işin garibi bu içi burkulan aslında yine biz olacağız. Bu en çok sevgisine ihtiyaç duyduğumuz kişiden, kendimizden red yememiz anlamına geliyor. Gölge benliğe her atılan parçada kendimizi sevmekten bir o kadar daha uzaklaşmış oluyoruz.
Diğer bir önemli konu ise gölge benliğin zihin için anlamı. Zihnimizdeki her bir kompartman Jung psikolojisinde pozitif ve negatif anlamlara sahip. Gölge benlik de bir tarafıyla çöp tenekesi anlamına geliyorken, diğer yönüyle yaratıcı özelliklerimizi içeriyor. Yani gölge benlikten bilince getirilen her parçada, yaratıcı bir yönümüzü görürüz. Onu tekrar egomuza yani benliğimize dahil ettiğimizde ise bu yaratıcı yönümüzü kullanma şansımız olur.
Bu konu özellikle önemli, çünkü bizi esas geliştiren yönlerimiz aslında bir yönüyle de kendimizi beğenmediğimiz taraflarımız. Mesela, kim dedikoducu olmayı kabul edebilir? Dedikodu kötü bir şeydir ve insanlar dedikodu yaparlar. Hayvanlar bildiğimiz kadarıyla dedikodu yapmazlar. Harari’nin Homo Sapiens kitabını okuduysanız hemen zihninizde bir ampul yanmıştır. Eğer maymunlar dedikodu yapabilseydi muz çalan bir maymunu birbirlerine şikayet edebilirler ve aralarından dışlayabilirlerdi. Diğer maymunlar da dışlanmamak için muz çalmamaya dikkat ederdi. Oysa maymunlar aleminde kurnaz bir maymunsanız hayatınız boyunca diğerlerine tehlike varmış gibi yanlış sinyal verip muzlarını yiyebilirdiniz. Ama bir insan olarak aynı arkadaş grubunda sayılı kişiyi kandırabilir ve dolandırabilirsiniz. Eninde sonunda gruptan atılırsınız ve bu da diğerlerine örnek olur.
Önceki yazılarımda bahsetmişimdir, ben bir süredir Vancouver’da yaşıyorum. Buralı insanların birbirleri arkasından çok konuştuğu söylenir ve yolda yürürken zaten yanından geçtiğiniz kişilerin sık sık ¨he, she…¨diye başkalarından bahsettiklerini duyarsınız. Ama bir taraftan da -özellikle uzun süredir bir mahallede yaşayanların-, köpek yanlış yere kaka yapacak diye ödleri kopar, çimlerini asla ihmal etmezler, çöpü düzgün ayırdıklarına emin olmaya çalışırlar, yeni ev tuttuysanız da ev sahibi arada bir arka sokaktan geçip çöpleri kontrol eder…Yani insanlar dışlanmamak için çok özel bir çaba sarf ederler. Dedikodu elbette çok kötü ama duruma göre medeniyet için elverişli bir araç da olabilmekte. Yani sanırım iyi ya da kötü olması değil, onu nasıl kullandığımız önemli.
Ya da başka bir yazımda da bahsettiğim gibi ‘kıskançlık’ da kimsenin kendisine yakıştırmak istemeyeceği bir özellik. Ama insan kıskanç olmasaydı acaba bugünkü adalet sistemini kurabilir miydi? Kıskançlığa tek başına baktığımızda bir duygu ve kötü hissettiren bir duygudur. Yeri geldiğinde son derece zararlı da olabilir. Duygularımızı kontrol edemeyiz ama onlarla ne yapacağımızı kontrol edebiliriz. Bilinç dışına atılan bilgi, başına buyruk bir duygu haline gelir ve konrolü ele geçirebilir. Ama bilince getirilerek üzerine çalışıldığında, bizi adalet aramaya zorlar ve adil sistemler oluşturmamızı sağlar. Kıskançlık keskin bir duygudur ve çok yıkıcı ama bir taraftan da çok yapıcı olabilir.
Bunun gibi gölge benliğimizde bir dolu parça hatta bir dolu travmalarımız vardır. Çöpe atılmış bir parçayı alıp diğer tarafını çevirdiğimizde bizim için harikalar yaratabilir. Bu yüzden geçmişte yaşanmış travmalar için; onlarla nasıl çalıştığımıza göre çok büyük bir şanssızlık ya da çok büyük bir şans olabilecekleri, söylenir.
Diyelim çocukken ihtiyacı olan sevgiyi doğal yollardan alamamış bir birey olsun. Aslında travması hak ettiği sevgiyi, hak ettiği şekilde alamamış olması. Dolayısıyla bu travma onu yetişkinliğinde manipulatif, akıl oyunları oynayan ve kurnaz bir bireye dönüştürüyor. Çünkü sevgisiz kaldığını ve sevgiyi hak etmediğine inandığını egosu kabul edememiş ve bu bilgiyi bilinçdışına yollamıştır (çöp tenekesine atmıştır). İhtiyaçlarını başkalarının duygularıyla ve zekasıyla oynayarak gidermeye alışır. Halbuki bilinç dışından çıkaracağı bu bilgi, ona aynı zamanda bir değer katacaktır. Artık bir yetişkin olduğuna göre, ihtiyaçları için sadece doğal insan ilişkilerini kullanmanın daha kolay ve etkili olduğunu fark edip, akıl oyunlarına yönelik geliştirdiği enerjiyi ve yeteneği insanlara yardım etmek için kullanmayı seçebilir. Böylece hiç bir çaba göstermeden bu işte zaten usta olduğunu fark edecektir. Psikolojik danışman, işyerinde mentor ya da çalışanlarının yeteneklerini ortaya çıkarmasını sağlayan bir yönetici haline gelebilir. Çünkü insanların zihinlerine girme ve onların güçlü-zayıf yönlerini keşfederek yönlendirebilme yeteneği çok gelişmiştir. Böylelikle eski travmalarından kalma itici-negatif bir parçayı bulup çıkardığında, sadece bu parçayı çevirip ters tarafını kullanarak herkes ve kendisi için harika bir insana dönüşme şansı vardır.
Gölge benliğe dair yaptığımız davranışlardan bir diğeri ise yansıtmadır. Carl Jung ¨Keşfedilmemiş Benlik¨ isimli kitabında ilginç bir örneğe değinir. İlkel bir kabilede geçen bir olayı anlatır. Adamın birisi ormanda avlanırken bir leopar vurur. Tesadüfen aynı anda köylerinde bir kadın ölmüştür. Bu insanlar için normalde gündelik hayat hep aynıdır. Günler hep birbirinin aynı şekilde geçer gider. Halbuki ne kabileden birisinin ölümü, ne de bir leoparın vurulup köye getirilmesi gündelik hayatlarında sık rastlanan bir şeydir. Onlar için bu kadar heyecan yaratan iki olayın aynı anda olması kesinlikle bir açıklama gerektirir. Böyle bir tesadüfe o an için bulabildikleri tek açıklama kadının ruhunun bir parçasının ormanda gezinen bu leopara ait olmasıdır. Ancak bu yüzden leopar öldüğünde kadın da ölmüş olabilir. Jung’a göre bizim zihnimiz hala atalarımızın bilgilerini taşıyor. Bizim dışımızda gelişen olaylara kesinlikle bizimle alakalı bir yorum getirmek zorunda hissediyoruz.
¨Günlük yaşamımızda daima diğer insanların ruhsal süreçlerinin bizimkiyle aynı olduklarını varsayarız. Bize hoş gelen veya arzuladığımız bir şeyin diğer insanlar için de aynı şeyi ifade ettiğini düşünürüz. Bize kötü gelenin onlar için de kötü olması gerekir. Ve biz hâlâ kendimizde görmek istemediğimiz bütün kötülükleri ve değersizlikleri “diğer insana” atfetmeye devam ederiz.¨ (Keşfedilmemiş Benlik, Carl Jung)
Diğer bir bakış açısıyla, kendimizde olmayanı kolay kolay başkasında göremeyiz. Kendimizde görmek istemeyip de yargıladığımız şeyleri başkasında görür ya da o kişi de öyleymiş gibi farz eder, kendimize olan kızgınlığımızı o kişiye yansıtmış oluruz. Dolayısıyla dışarıda görüp de yargıladığımız her bir özellik, tıpa tıp bizdekinin aynısı olmasa bile, bir şekliyle gölge benliğimize ait bir parça içerir. Yargılamak kötüdür, çünkü aslında bilinçsizce ‘onda olan bende yok’ hissini yaşayıp rahatlamaya çalışırken, yine bilinçsizce kendi yaramızı deşip kanatmaktayızdır. Dolayısıyla birisini yargılamak o kişi için olabileceğinden kat be kat fazla bizim için yaralayıcıdır. Çünkü aslında hiç kimse beni kendi yargılarım kadar yaralayamaz.
Gölge benlikle ilgili bir diğer konu ise çöp kutusuna atılmış hiç bir parçanın orada öylece sessiz sakin duramayacağıdır. Carl Jung’a göre;
¨Herakleitos psikoloji yasalarının en harikasını keşfetmişti: karşıtların ayarlayıcı işlevi idi söz konusu olan. Buna, tersine koşmak anlamına gelen enantiodromia demişti; bundan anladığı, her şeyin er geç karşıtına doğru koşacağı idi.¨ (Analitik Psikoloji, Payel Yayınları).
Böylece biz zihnimizde neyi büyük bir güçle bastırıyorsak, onu esasında güçlendirmiş oluyoruz. Çünkü tek bir tarafa konsantre olduğumuzda psişe kendisini dengelemek için bu defa diğer taraf için özel bir enerji üretiyor. Bu da aşağılara ittiğimiz parçaların daha büyük bir kuvvetle yukarı atılmasını sağlıyor. Oysa bilinç dışından koparak davranışlara etki eden parçalar kişide davranış bozuklukları oluşturuyor. Oysa bir psikologla çalıştığında, kopan parçaları tekrar bilinç dışında arayıp bulması ve bilince getirmesiyle kendisinde rahatlama ile birlikte enerji yükselmesi de gözlemleniyor. Sebebi açık; bilindışına itilmiş bir parça zaten egodan kırpılıp oraya atılmıştır. Bu yüzden de enerjisi haliyle egodan çekilmiştir. Bastırıldıkça, o parça için psişe ayrıyeten bir enerji üretir ve tekrar bilince yükseltildiğinde kendi enerjisi ile birlikte açığa çıkmış olur. Bu yüzden de gölge benliği ile çalışıp benliğini genişleten kişinin, doğal olarak enerjisi de yükselmiş olur.
Carl Jung bilinçdışı üzerine çalışarak bilinci genişletme işine, ‘bireyleşme’ (individuation) adını vermişti. Dolayısıyla biz birisi için ‘Egosu çok büyük’ dediğimizde aslında tersini kastederek o kişinin egosunun dar olmasından bahsediyoruz. Kompleksler; bilincin denetiminden çıkmış, psişenin enerjisini çeken ve benliği kendisi için çalıştıran parçalar olarak tanımlanıyor. Yani egosunu (benliğini) ve dolayısıyla zihnininin bilinçli kısmını genişleten-bilinçlenen kişi, komplekslerini de farkındalıklı bir yaratıcı enerjiye dönüştürmüş olacaktır. Bilinçdışı hiç bir zaman tamamiyle bilince getirilemeyeceği için, bu çalışma yapıldığı sürece, psişe benlik için hayat boyu enerji üretmeye devam edecektir. (Burada biz sadece bireysel bilinç dışından bahsediyoruz. Kollektif bilinç dışı tamamen farklı bir konu. Jung ortak bilinçten bilince çıkan bir parçanın akıl hastalıklarına sebebiyet verdiğini söyler. Bu yüzden bilinç dışını çalışmak için sıra dışı yöntemler kullanmak konusunda dikkatli olmak gerekir diye düşünüyorum. Örneğin uyuşturucu maddeler ya da hipnoz gibi yöntemlerle bilinci devre dışı bırakarak bilinç dışına ulaşmak çok güvenli olmayabilir-çok emin konuşmak istemiyorum, sadece şahsi görüşüm bu. Klinik bir durum yoksa neden çalışmayı bilinçli yapmayalım ki?).
Egonun dar olmasından bahsetmişken, egonun en dar olduğu hatta yok sayıldığı bir duruma da değinmekte fayda var. Bazen kişi egosunu bilincinin tam merkezine yerleştirip personası ile egosu arasına mesafe koyacağına, egosunu personası üzerinden tanımlamaya başlar. Gördüğünüz gibi ne zayıf bir persona, ne de zayıf bir ego insan için sağlıklı değildir. Egonun personaya yapıştığı yani kendisini sosyal maskesi üzerinden tanımladığı durum genelde narsisizm olarak açıklanıyor. Kişinin benliğinin merkezi boş kalıyor ve sadece sosyal maskesi üzerinden kendisini tanımaya çalışıyor. Narsisizm hakkında mutlaka bir şeyler okumuş ya da duymuşsunuzdur. Müthiş boşluk hissi veren ve etrafındakileri çok hırpalayan bir kişilik bozukluğundan bahsediyoruz. Diğer taraftan bu durum Winnicott’ın sahte benlik kuramına da çok benziyor. Sahte benlik geliştiren kişi nasıl olduğu ile değil, nasıl olması gerektiği ile ilgileniyor. Dolayısıyla kim olduğunun bir önemi yok, ondan olması beklenen kişi olarak gerçek dışı bir benlikle yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
¨ Winnicott için, bütün ciddi zihinsel hastalıklarda, sahte bir benlik hakimdir. Bu gibi vakalarda kişi, bu sahte benliği inşa etmek ve onu korumak için kendisine sunulan tüm kaynakları kullanır. Bunun amacı, öngörülemeyen ya da güvenilmez olarak algılanan bir dünyayla yüzleşebilmektir.
Winnicott, çok güçlü bir sahte benliğe sahip bir bireyin çabalarının çoğunun, gerçekliğin düşünselleştirilmesine yöneldiğini söyler. Bu, gerçeği, gerekçeli olabilecek bir şeye dönüştürmeye çalıştıkları anlamına gelir; ancak duygular, sevgi ya da yaratıcı eylemler olmadan. Böyle bir düşünselleştirme başarılı olduğunda, birey normal olarak algılanır. Bununla birlikte, sonuna kadar yaşadığı şeyi gerçekten ona ait bir şeymiş gibi değil, onun için yabancı bir şeymiş gibi yaşamaktadır.
Başarıları onu asla mutlu hissettirmez, başkalarının onda bu değeri görebilmesine rağmen kendini değerli hissetmez. Onun nazarında, bu başarıya ulaşan ya da değerli olan sahte benliğidir. Sadece bu bile kendisi ve dünyayla arasında bir arıza yaratır. Onun gerçek benliği kapana kısılı bir halde, hayal kuruyor ve yaşıyor, kendi başına asla anlayamayacağı bir umutsuzluk içerisinde.¨ (link)
Bahsedilenlerden anlayacağınız gibi bir narsisistin de gayreti bu sahte benliği güçlü kılmak. Çünkü gerçek gücünün farkında değil. Gerçek benliği kaybolmuş ve zayıflamış olabilir. Halbuki yeterince çalışırsa onu güçlendirebileceğini ve merkeze gerçek benliğini oturtabileceğini bilmiyor. Sahte benlik başarılı oldukça, gerçek benliğine olan ilgisi de doğal olarak azalıyor.
Bir çok etkileyici hikayeye denk gelmişsinizdir. Sahte bir hayat yaşayan kahraman sahte benliğinin kırılacağı bir travma yaşar. Tam her şey bitti diye düşünürken, gerçek benliğini keşfeder. Böylece hayatında ilk defa mutlu olduğunu ve ilk defa kendisi olabildiğini fark eder. Otantik benliğe kavuşma hikayesi bizi her zaman derinden etkilemiştir.
Sırası gelmişken, başta sorduğumuz soruya geri dönmek istiyorum. Neden bireyleşme süreci toplum beklentilerini analiz edip, ona uyum sağlamaya çalışmakla başlıyor?
Bireyleşme aslında içe dönük bir süreçken, biz önce güçlü bir personamız olsun istiyoruz. Çünkü Jung’a göre bilinç dışı ile çalışmak için, dış dünyadaki ayağımızın sağlam olması gerekiyor. Bilinç dışını incelemeyi karanlık ve ürkütücü bir yoldan geçmeye benzetiyor. Eğer dış kabuğumuz sağlamsa iç dünyamızda rahatlıkla çalışma şansımız oluyor. Fakat dış dünyada duruşunu henüz oturtmamış birinin iç dünyaya yönelmesi, onu kırabilir ve dağılmasına sebep olabilir. Bu yüzden bireyleşme, hayatı oturtup dış dünya ile sağlam ilişki kurduktan sonra başlamalı. Güçlü bir persona oluşturduktan sonra ego ve persona arasına gereken mesafe konmalı ve ondan sonra bilinçdışı ile çalışılmalı. Bunu yaparken de bir taraftan dış dünya ile ilişkimizi korumaya devam etmemiz de gerekiyor. Böylece persona sadece bizi dışarıya karşı doğru temsil etmekle kalmıyor, içeride dağılmaktan koruyan bir kabuk görevi de görmüş oluyor.
Bütün bunları anlattıktan sonra sağlıklı bir persona nasıl geliştiriliyor ve bazı durumlarda onu nasıl yanlış kullanabiliyoruz, birazcık buna bakmak istiyorum.
- Bir Personanın Olmaması (Absence)
Sağlıklı bir persona, dünya ile ilişkimizde bizim için değerlidir. Zaten bir çocuk dahi 7–8 yaşlarında sosyal maskesini oluşturmaya başlar. Personası olmayan veya zayıf olan birisi için ise dünya bir oyun alanı gibidir. Dış dünya ile ilişkisinde kullanabileceği bir davranış biçimi olmadığı gibi, insanlar da ona nasıl davranacağını bilemezler. Başta verdiğimiz Cassandra örneği gibi, inandırıcı ya da güvenilir görünmezler.
Zayıf persona konusunu işlerken, bana ilginç gelen bir bilgiyi de paylaşmadan edemeyeceğim. Carl Jung bu konuyu tartışırken bir ara Kanadalı’lardan örnek verir. Bir Kanadalı’nın, Avrupalı’nın nezaket gereği takındığı tutumu yapmacık bulacağına tırnak içinde değinir. (bkz. Two Essays on Analytical Psychology sayf.197 ). Şu anki konumuzla ilgili olmasa da iki yıldır Vancouver’da yaşadığım için bu örnek bana çok enteresan geldi. Belki döneme ait bir bilgidir çünkü ben henüz nezaketi bilmeyen bir Kanada’lıyla karşılaşmadım. (Aslında biraz sözlerini tutmamaları ile ünlüler, ki buna defalarca tanık oldum. Ama onlar bunu nezaket gereği hayır diyemedikleri için yaptıklarını iddia ediyorlar). Bu konuda bir fikri olan varsa, paylaşırsa sevinirim. Dediğim gibi konuyla alakasız ama ilginç geldiği için eklemeden edemedim.
- Özdeşleşme (identification)
Bazen persona çok dar olabiliyor. Yukarıda bolca bahsettik; bizi oluşturan parçalar öyle çok ve öyle derin ki. Bilinçli bir çalışma ile ömrümüzce uğraşsak bile kendimizi tanımamız hala özbenliğimizin tamamına kıyasla yüzeyde kalacaktır. Elbette egonun ulaşabilceği derinliği, dış dünyaya kabuk olarak tuttuğu personaya olduğu gibi aktarması imkansız ve gerekli değil. Yine de maske bir kaç özelliğimize indirgenecek kadar da dar olmamalı. Aksi halde kendimizi yeterince ifade edemeyecek ve dış dünya ile kaçınılmaz olarak problem yaşayacağız. Buna en basitinden başarılı bir iş adamı örneğini verebiliriz. İş hayatındaki kimliğini özel hayatına taşımaya kalktığında çocuklarıyla, eşiyle veya hafta sonu buluşacağı dostlarıyla sağlıklı bir ilişki kurabilir mi? Çok dar bir persona büyük kişisel ödünler vermemize neden olur. Biz ödün verdikçe de ona yapışmaya ve hem personamızı hem de benliğimizi daraltmaya başlarız. Halbuki persona ile aramıza koyacağımız mesafeyi doğru ayarlayabilmek için kendimizi dış dünyada ne ile özdeşleştirdiğimizi iyi tayin etmemiz gerekiyor. Sadece anne, sadece başarılı bir iş kadını, sadece dansçı, sadece yakışıklı ya da güzel olamayız. Elbette kişiliğimizin bir çok yönü ve derinliği var. Dolayısıyla oluşturacağımız maskenin de çok yönlü, dilediğimiz kadar değiştirilebilmesi ve çıkarılıp-takılabilmesi gerekiyor. Ben yıllar önce buna benzer bir konuda bir tanıdığımı uyardığımda bana, ¨Ben şizofren değilim, kırk tane kişiliğim yok benim. Elbette işyerinde neysem dışarıda da öyle davranacağım¨ diyerek çıkışmıştı. Ben de lisede ‘sosyal kimlikler‘ başlığı altında işlediğimiz bir konuyu hatırlatarak beni biraz olsun anlamasını sağlamıştım. Yine de bu konuya o zamanlarda rastlamış olsaydım, belki kendimi daha iyi ifade edebilirdim.
Personamız dar olduğu zaman kendimizi dışarıya sadece tek bir yönümüzle tanımlamaya başlarız. Bu basitlikteki bir persona farklı durumlardaki sosyal ilişkilerimizi sıkıntıya sokar. Ayrıca ondan ayrılmamız gerektiğinde bizi büyük bir boşluk ve beraberinde kişiliğimizin dağılmasına sebep olacak bir hiçlik duygusuna sürükleyebilir.
- Maskenin dağılması (disintegration)
Yıllar önce onedio’da rastladığım bir flood üzerine takip ettiğim bir twitter fenomeni olmuştu (ki twitter’ı pek takip ettiğim söylenemez). Mutlaka rastlamışsınızdır; ev arkadaşıyla ilgili komik tweet’ler atmış ve sonra bunları hikayeleştirmişti. Her bir paylaşımına katıla katıla gülerken birden son paylaşımına geliyorsunuz ve;¨Az önce ev arkadaşımla evleri ayırdık. Bu floodun sonu. Bütün babalar ölür, bütün evlerden taşınılır, bütün hikayeler biter. Hoşçakalın.¨ diye hikaye bitiyor.
İnsan bir anda ¨Nasıl yani bitti mi?¨ Diye kalakalıyor. Bu kişiyi tanımadığınız gibi internette bile hayatınızda ilk defa karşılaşmışsınız. Yine de hikayenin sonunda yüreğiniz dağlanıyor ve yorumlara baktığınızda herkesin tepkisinin aynı olduğunu görüyorsunuz. Takipçileri ise flood bitince ayrı yıkılmış ve nihayetinde anladığım kadarıyla bu hikaye yıllar sonra kitap haline bile gelmiş.
Tanımadığınız birisi ev arkadaşından ayrılıyor ve bu kadar içlenebiliyorsunuz. Çünkü o an sizin için iki ev arkadaşı kemikleşmiş durumda. Sanki sonsuza kadar aynı şekilde ev arkadaşı kalabileceklermiş gibi, her şey onlar için aynı devam etsin istiyorsunuz. Ya da sevdiğiniz bir dizi bitiyor ve hayatınızda bir boşluk olmuş gibi geliyor. Peki ya kendinizi tanımladığınız bir parçanız artık tamamen değişmiş olsa ve onunla ilişkiniz artık aynı kalamayacak olsa ne hissederdiniz?
Belki bu hikayenin sonunda iki ev arkadaşı da zengin olup kendi evlerine çıkmıştır ve belki hala her gün görüşüyorlardır. Ama yine de ev arkadaşlıklarının bitmiş olması bizi burkar. Hayatımızdaki değişimler de pozitif olsalar dahi bazen iç dünyamızı tamamen alt üst edebilirler.
Hedeflerine ulaşmış ve artık dilediği hayatı istediği standartlarda yaşama şansı olan ama kendisini sıkı sıkıya işiyle tanımlamış bir iş adamını düşünün. Ya da kimliğini anne olmakla tanımlamış ve sosyal değerini sadece iyi anne olmak üzerine oturtmuş bir kadını. Ve çocuklarının artık büyüyüp kendi ayakları üzerinde duracak şekilde evden ayrıldıklarını hayal edin. Bir de o kadar pozitif olmayan ama son derece doğal ve beklenen bir sonuçtan bahsedelim; güzel ya da yakışıklı olmasının kendisini tanımlasına izin vermiş birinin, yaşlanıp da artık bu tanıma uymadığını düşünün.
Eğer insan personasını dar tutar ve ona çok bağlanırsa bu personayı yitirdiğinde ortaya kullanılamayan bir enerji çıkar. Çünkü psişesi hala enerji üretmeye devam etmektedir ama bu kişi enerjisini kanalize edemiyordur. Bu kanalize edilemeyen enerji kişiyi günden günde kırıp dökmeye başlar. Sonrasında başarabiliyorsa personayı restore etmelidir. Oysa genellikle bu durumda kişi ya birinci maddede bahsettiğimiz personasız hale döner ya da negatif restorasyon yapar.
- Negatif Restorasyon
Maskenin dağılmasıyla kişi boşluğa düşer ve kendisini dengelemek için personayı restore etmek zorunda kalır. Sağlıklı bir restorasyonda yeni bir persona inşa edilebilirken, bazen kişinin benliği bunu yapacak kadar gelişmemiştir. Zaten maskenin dağılması genelde bir travma sonrasına denk gelir. Kişi bilinçsizce eski maskesinin en sağlam olduğu zamanlardaki tutumlarına dönmeye çalışır. Çocuğu çoktan bir yetişkine dönüşmüş olsa da bu kişi hala ona eskisi gibi ebeveynlik yapmaya kalkışabilir. Halbuki bu şekilde çocuğunu kendisinden daha da uzaklaştıracak ve var olan ilişkisinin de bozulmasına sebep olacaktır. Ya da artık yaşını başını almış bir adam genç kızlarla romantik ilişkiler kurmaya çalışabilir. Hatta narsisist bir annenin kızının sevgilisiyle flörtleşmeye çalıştığı bir sahneye değişik film, dizi veya romanlarda rastlamışsınızdır.
Personanın negatif restorasyonu sadece sosyal ilişkileri sıkıntıya sokup, kişiyi komik duruma düşürmekle kalmaz. Carl Jung, ‘Analitik Psikoloji’ kitabında 45 yaşındayken başarıya ulaşmış Amerikalı bir iş adamından bahseder. Bu kişi dilediği yaşamı henüz daha genç bir adam enerjisine sahipken oluşturmuş ve bunu elde edebilmek için zamanında çok fazla çalışmıştır. Oysa tam bu zenginliğinin tadını çıkaracakken ruhsal rahatsızlıkları baş göstermeye başlar. Önceki doktorları ona tekrar işe dönmesini önerirler ama bu adamın iş dünyasından alacağı bir tat kalmamıştır. Bütün enerjisiyle ulaşmaya çalıştığı noktaya çoktan ulaşmış olduğu için, işe dönmesi tam tersi onda bakıma ihtiyaç duyacağı dende fiziksel rahatsızılıklara sebep olmuştur. Carl Jung onunla çalışmalarında fark eder ki negatif restorasyon onu çocukluğuna, annesinin bakımına ihtiyaç duyduğu günlere kadar götürmüştür. Gençlik enerjisini son derece dar bir persona inşa etmek üzerine kullanan bu adam, böylesine bir odaklanma ile başarılı olmasına olmuştur ama bu defa da hedeflerine ulaşmasıyla geri dönüşü olmayan bir boşluğa düşmüştür.
- Restorasyon
Yukarıda bahsettiğim gibi, bazen hali hazırdaki sosyal maske kendiliğinden hayatımızdan çıkabilir. Bu durumda sağlıklı olan, kendimize ardında mutlu hissedeceğimiz yeni bir maske dizayn etmektir.
Persona bilinçli ya da bilinçsiz olarak bizim tasarladığımız bir şey. Yani aslında gerçek değil, bize ait bir kurgu. Başından beri bunun farkında olan birisi personasına çok bağlanmayacak ve daha çok bilincinin merkezine koyduğu benliği üzerine çalışacaktır. Benliğini güçlendirmiş yani güçlü bir egoya sahip bir birey, personanın başına gelenlerden çok da fazla etkilenmeyecektir. Çünkü zaten personanın bir görevi de benliğin önünde bir zırh olması ve dışarıdan gelecek tüm etkilere açık olması. Benliğimiz gibi tamamen bize özel değil. Benliği ve personası arasına gereken mesafeyi koyamamış bir birey ise sosyal maskesi üzerinde olup bitenlerden çok daha fazla etkilenecektir.
Bir personanın geçirebileceği aşamalardan yukarıda bahsettik. Peki sağlıklı bir personayı nasıl inşa ederiz? Ona bir sanatçının eserine davrandığı gibi ya da bir çocuğun evcilik oyununda üstlendiği bir rol gibi bakabilir miyiz? Oyun oynayan çocuk yemeğe çağrıldığında, hemen kendisi olabilir ve ailesiyle yemeğini yer. Ardından rahatlıkla oyuna dönüp rolünü yine üstüne geçirebilir. Doktor rolü oynadığı için gerçekten doktor olduğuna inanmaz.
Biz de sosyal maskemiz üzerinde detaylıca çalışırken, bir taraftan onu çok da ciddiye almamalıyız. Bizi yeterince temsil etmediğini düşündüğümüz zamanlar, üzerinde çalışmaya devam edebiliriz. Belki biraz derinlik kazandırmak isteyebiliriz. O zaman iç dünyamıza dönüp bizi daha fazla yansıtan özellikleri personamıza ekleriz. Ya da bazen artık bize uymadığını düşünür tamamen yeni bir persona ediniriz. Budist rahiplerin kumdan yaptığı mandalaları görmüşsünüzdür. Üzerine saatlerce hatta günlerce çalışmış olsa da bir fırçayla onu tamamen siler ve yeni bir mandalaya girişir. Diğeri artık yeniden sadece kuma dönüşmüştür.
Siz de yıllarca uğraştığınız sosyal maskenizi elinizin tersiyle silebiliyorsanız gerçek benliğinizi güçlendirebilmiş ve maskenize mesafe koyabilmişsiniz demektir. O zaman ilişkilerinizin çok daha anlamlı, hayatınızın çok daha kolay olduğunu görürsünüz. Yani diyebiliriz ki samimiyetimiz ya da ne kadar otantik olduğumuz bir maskemiz olup olmamasıyla değil, daha çok maske ile kurduğumuz ilişkiyle ilgili.
Persona ile aramıza mesafe koymamız gerektiğinden daha çnce bahsettik. Ama bu, personanın opak olmasını gerektirmiyor. Yani aslında personamız hem esnek ve hem de transparandır. Onu dilediğimiz zaman dilediğimiz kadar değiştiririz ve opaklığını ayarlayabiliriz. Burada elimizdekini bir açma-kapama düğmesinden ziyade, kısıp açan bir düğme olarak düşünün. Çünkü aslında ne tamamen opak olmasını ne de tamamen geçirgen olmasını isteriz.
Benim şu anda yaşadığım kültürde insanların personası neredeyse tamamen opak. Birbirirleriyle ne kadar sık görüştüklerinden bağımsız olarak kendilerini çoğunlukla yalnız hissediyorlar. Çünkü çoğu zaman aslında yakınlaşamayacakları kadar dikkatli ve nazik, kendilerini açamayacakları kadar her şeyleri yolunda izlenimi yaratmaya çalışıyorlar. Bu tür kültürlerde biliyorsunuz ki intihar oranları diğer kültürlere kıyasla daha yüksek olur. İnsanlar doğaları gereği birbirine yakın olmaya ihtiyaç duyarlar ve bundan yoksun kaldıklarında kalabalıklar içinde bile olsalar hatta her gün birileriyle görüşüp eğleniyor görünseler bile aslında içten içe acı çeker ve anlamsızlık hissederler. Bu his benliğin personaya koyduğu mesafeden değil, personanın opaklığından kaynaklanır. Zaten aslında mesafe arttıkça transparanlaşması daha kolaydır. Çünkü personasına çok önem vermeyen birisi, sosyal maskesiyle özdeşleşmemiştir ve onu transparanlaştırmak konusunda tehdit hissetmez.
Diğer taraftan bizimkisi gibi duyguları daha yoğun yaşayan akdeniz toplumlarında bu sorun genelde tersi şekilde yaşanır. Siz personanızı transparan yapmak istersiniz, karşınızdaki aradaki düğmeye açma kapama tuşu gibi davranır. Yani birazcık kendinizi açacak olduğunuzda, sanki sınırlar tamamen kalkmış gibi çok özel sorular sormaya ya da haddini aşan önerilerde bulunmaya yani akıl vermeye başlayabilirler. Bunun sağlıklı dengesi yukarıda bahsettiğim gibi, kendi personamızın ya da başkasınınkinin kısılıp açılabilen bir transparanlıkta olabildiğini fark etmektir.
Maske ve benlik tamamen birbirinden özgürdür. Yani benliğimizi dilediğimiz kadar genişletebiliriz. Bunu söyleyince başta biraz garip gelebilir. Neden benliğim personamla sınırlı olsun ki? Fakat gerçek hayata döndüğümüzde insanların personaları doğrultusunda benlik inşa etmeye çalıştıklarına rastlarsınız. Akademik kariyer yapmaya çalışan birisi tüm akademisyenlerin çok kahve içtiğini görüp de bir anda kahve bağımlısı olmaya kalksa, bu biraz komiğinize giderdi değil mi? Ama biz de buna benzer davranışları farkında olmadan yapabiliyor, bir takım etiketlerle kendimizi daralatabiliyoruz. Mesela yaratıcılık isteyen bir meslekte çalışan tanıdığıma başka birisi ısrarla, onun mutlaka biraz uçarı olması gerektiğini kanıtlamaya çalışıyormuş. Kız ise buna çok sinirlenmiş çünkü bu kişiye sürekli, işini sevdiğini ve kendisini yaratıcı bulduğunu ama uçarı olmadığını anlatmaya çalışmak zorunda kalıyormuş.
Bazen bulunduğu meslek gereği ciddi ve mesafeli bir tutum benimsemiş biriyle iş ortamında sohbet edersiniz. Sonra bir bakarsınız bir ara maske transparanlaşır ve o kişinin çok da kafa biri olduğunu anlarsınız. Fakat işi gereği yeniden maske opaklaşır ve birlikte eski ciddiyetinize dönersiniz. Bu tip durumlar insanlara çok şirin gelir ve karşınızdakine saygınız birazcık daha artar. Onu babacan ya da tatlı otoritesi olan bir kadın olarak tanımlarsınız. Çünkü karşınızdaki kişi durumuna uygun bir persona inşa etmiş ama onunla özdeşleşmemiş. Dilediği zaman onu kısıp açabiliyor.
Ben üniversiteden ilk mezun olduğum yıllarda bir süre babamla çalışmıştım. Tabi ki işim gereği sorumluluklarım artmış ve eskisinden çok daha az kendime zaman ayırır olmuştum. Üstelik artık daha erken yatıp, daha erken kalkmam ve gündelik bir rutin oluşturmam gerekiyordu. Bir ara nefes almak için arkadaşlarımla program yapmaya kalktığımda babamın tepkisiyle karşılaştım. Artık okulun bittiğini ve çalışma hayatının başladığını, arkadaşlarımla zaman geçirmek gibi heveslerimi geride bırakmam gerektiğini söylüyordu. Halbuki elbette bir patron ebeveyn olarak yanılıyordu.
Kartvizitimizin özel hayatımızı değiştirmemesi gerekiyor. Elbette sorumluluklar artınca buna göre bir rutin oluştururuz. Ama hala dostlarımız vardır ve hala onların yanında farklı bir personamızla var olabiliriz. İnsanlar bazen evlendiklerinde, çocuk sahibi olduklarında ya da satışçıyken satış müdürü olduklarında personaları ile birlikte benliklerini de değiştirmek zorunda hissederler. İş arkadaşlarınıza karşı personanızı değiştirmek zorunda olduğunuzda tabi ki değiştirirsiniz ama yine önemli olan personayla özdeşleşmemek ve benliği ayrı tutmaktır.
Ve unutmamak gerekir ki personamızı ihtiyaçlara göre dizayn ederiz ama benliğimize çok ters bir persona bize ağır gelecektir. Bazen hazırladığımız maske otantik benliğimize o kadar yabancıdır ki, sonunda onu taşımaktan yoruluruz. Belki de bu yüzden Frozen çizgi filmi yetişkinler için, çocuklara olduğundan daha derin bir anlam içeriyordu. Elsa yüzündeki maskeyi, aslında içindeki gücü gizlemek için takmıştı. Ve filmin çıkış yaptığı bir anda ‘Let it gooo!…’ diye şarkıya girmesiyle kimi yetişkinin gözlerinin dolmasına sebep oluyordu. Çünkü aslında biliyoruz ki bize ağır gelen maskenin opak olması, gerçek benliğimizi ve esasında gerçek gücümüzü saklamak içindi.
Bu bana Marrianne Williamson’ın sosyal medyada çok sık paylaşılan şu alıntısını hatırlatıyor; ‘En büyük korkumuz ne kadar küçük olduğumuzu bilmek değildir. En büyük korkumuz ne kadar büyük olduğumuzun farkına varmaktır. Bizi korkutan karanlığımız değil ışığımızdır…’. Peki neden kendi gücümüzden korkuyoruz? ‘Kendimizi neden sabote ederiz?’ adlı yazımda bunu bolca tartışmıştım ama yazı çok uzun olunca kendimizi sabote etmemek için ne yapmamız gerektiği ile ilgili çok fazla açılamamıştım. Sonra bunun için de ayrı bir yazı paylaşmış olsam da hepimizin kendimizi sabote etme biçimi farklı olacağından net bir yöntem ortaya atmamıştım. Oysa kendimizi sabote etmeyi bıraktıkça çok güçlü oluyoruz ve bunu ancak kendimizi tanıdıkça aşama aşama yapabiliyoruz. Böylece gücümüzü de keşfetmeye başlıyoruz. Galiba bu yüzden sonraki yazımın adı ‘Kendini Bilebilmek’ olmuştu. Bundan sonra paylaşacağım yazılar da muhtemelen yine bu eksende olacaktır.
Sağlıklı bir maskenin geçirgen olması kadar yüzümüze yapışmaması da gerekir. Yüzüne yapışma ifadesine ilk defa Jungian yazar Joanne Parker’ın ‘Spiritual Real Estate’ kitabında rastlamıştım ve bu tesadüfe çok şaşırmıştım. Çünkü yıllar önce yazdığım bir kısa hikaye tam da maskenin yüzüne yapışmasını işliyordu. Sanırım hep mutlu görünmem gerektiğini düşündüğüm zamanlardı ve bu maskeyi taşımaktan yorulduğum bir anda, bahsettiğim bu hikayeyi yazmıştım. Mario Levi’nin Moda’daki yaratıcı yazım atölyesine başladığım zamanlarda verilen ödev üzerine ilk defa bir kısa hikaye yazmayı denemiştim. Sonra da burada yayınlamaya kalkıp Medium-Türkçe Yayın dünyasına ilk adımımı bu hikayeyle atmıştım. Ne yazık ki zamansızlıktan dolayı atölyeye çok fazla devam edemeden yarıda bırakmak zorunda kaldım. Umarım bir gün kaldığım yerden devam etme ve bu defa atölye çalışmalarını tamamlama şansım olur.
Ben bu yazımda bir maskemizin olmasının sahtelik olup olmadığını ve tam olarak nasıl bir maskenin benliğimizi korurken bir taraftan sentetik olmaktan uzak olacağını tartıştım. Aslında biraz basitleştirecek olursak; personamız giysilerimiz gibidir. Sadece korunmak için giymez, aynı zamanda bulunduğumuz ortama uyum sağlamak için bir araç olarak da kullanırız. Duruma uygun giyinmemiz üzerimizdekilerin bizi ifade etmeyeceğini göstermez. Tamamen bize özel otantik bir stilimiz olabilir ve tersine bu bizi stil sahibi yapar. Modaya uymak zorunda değiliz ve kitle insanı olup çıkmamız gerekmiyor. Yine de uyumlu ve aynı zamanda kendimize has bir tarza sahip olabiliriz.
Personayı açıklamak adına biraz farklı konulara da girip çıkarken, otantik kişinin benliği üzerine çalıştıkça neden daha enerjik ve mutlu olacağına da değinmiş olduk. Çevresiyle ilgilenen ve merakları olan insan zaten mutludur ama en çok kendiyle ilgili merakta kalmayı başaran insanlar canlılığını ve yaşama sevincini yukarıda tutuyor. Ne tamamen içe dönük ne de tamamen dışa dönük birisi olmak bizi heyecanlı ve derin yapabilir. Jung’ın ifadesiyle bir ayağımız dışarıda ve diğer ayağımız içeride olmalı ki kendimiz için doğru bir denge yakalamış olalım. Dış dünyada karşılaştıklarımız bize yaralarımızı hatırlattığında içeriye dönüp o parçayı bulmaya çalışabiliriz. Çünkü o parçayı bulup çıkardığımızda, diğer tarafını çevirip harika bir özelliğimizin daha farkına varma şansımız oluyor.
