Daha çok yönetmen ve senarist kimliğiyle tanıdığımız Çağan Irmak’a ait “Ayrılış” romanını okuduktan sonra, ben de bu kitap üzerine kendi bakış açımdan birkaç şey karalamak istedim. Açıkçası çok fazla film izleyen biri değilim, özellikle Türk filmleri konusunda bilgim baya sınırlıdır. Buna rağmen Babam ve Oğlum, Dedemin İnsanları ve Issız Adam gibi Çağan Irmak filmlerini, ben de bir çoğu gibi etkilenerek izlemiştim. Ayrılış’ı okurken de, Irmak’ın filmlerinden aşina olduğumuz o duygusal ve tanıdık evrene doğal olarak geçiş yapabilmektesiniz.
Kitapla ilgili yorumlara baktığınızda, bazı okurlar metni fazlasıyla sinematik bulduğu için eleştirirken; benim gibi bu anlatım biçimini metne dahil olmayı kolaylaştıran bir yön olarak görenler de var. Bana kalırsa, eğer Çağan Irmak’ın sinemasını severek izliyorsak, bu sinematik dili romanına taşımasında rahatsız edici bir yan aramak çok da gerekli değil. Ben bir kitabı okurken öncelikle onun bana keyif verip vermediğine bakarım. Belki bir edebiyat tutkununun beklentileri başka olabilir ama benim için o dünyaya girebilmek, hissetmek ve metnin duygusuna temas edebilmek daha önemli.
Ayrılış’ı yalnızca bir hikâye olarak değil, daha derin bir düzlemde, semboller ve arketipler üzerinden okunabilecek bir metin olarak düşündüm. Romanın merkezindeki yapışık ikiz kardeşler, bana göre yalnızca fiziksel bir “farklılık” teması üzerinden değil, insan ruhunun kendi iç çatışmaları üzerinden de okunabilir. Bu bakış açısıyla metne yaklaşınca, karakterlerin her biri Jungiyen psikolojide karşılık bulan bir arketipi temsil etmeye başlıyor: gölge, anima, baba arketipi, bireyleşme arzusu… Derinlerde işleyen sembolik bir anlatı, yüzeydeki dramatik öykünün çok ötesine geçerek başka bir iç dünya açıyor insana.
Romanın merkezindeki yapışık ikizler Batuhan ve Baturgan, pek çok okur için yalnızca birer karakter değil, aynı bedenin içinde çırpınan karşıtlıkların –iktidar ve teslimiyetin, merhamet ve hırsın, akıl ve içgüdünün– somutlaşmış hâlidir. Bu bağlamda roman, bireyin kendi içindeki çatışmayı beden metaforu üzerinden anlatan bir alegori olarak yorumlanabilir.
Bazı okurlar için kitap, bir özgürlük imkânsızlığı anlatısıdır. Baturgan’ın kendini Batuhan’dan ayırma arzusu, sadece fiziksel değil; varoluşsal bir kopuş isteği. Bu açıdan bakıldığında, romanın trajedisi, iki kişinin değil, bir kişinin kendinden kurtulamayışının hikâyesi olarak görülebilir. Özellikle “göz bağlama” sahnesi, iktidarın kendi öznelliğini sürdürme pahasına diğer benliği körleştirmesi olarak değerlendirilmiş; bunun siyasi, toplumsal ve bireysel düzeydeki karşılıkları tartışılmış.
Yukarıda da belirttiğim gibi, yorumlarda dikkatimi çeken bir diğer ortak nokta ise metnin sinematografik akışı ve yoğun atmosferi olmuş. Irmak’ın sinema geçmişinin etkisiyle; olaylar, duygular ve mekânlar gözle değil, kamera gibi işlenmiş. Ancak bu durum, bazı okurlar için bir avantaj, bazıları içinse bir sınır olarak görülmüş. Kimi yorumlar, kitabın duygu aktarımını güçlü bulurken; kimi ise karakter derinliğinin yeterince gelişmediğini, özellikle Baturgan’ın iç sesiyle daha fazla yüzleşmek istediklerini dile getirmişler.
Metne dair öne çıkan bir başka yorum da “farklılık” ve “ötekilik” meselesi. Yapışık ikiz beden, hem toplumun dışlayıcı bakışını hem de bireyin kendi içindeki yabancılığı taşıyan bir mecra olarak okunmakta. Ancak bu farklılık, yalnızca fiziksel bir engellilik anlatısı olarak değil; insanın kendi iç çelişkilerini taşıma biçimi olarak ele alınmış.
Son olarak, romanın dili, eski Türkçe izleri taşıyan, zaman zaman teatralleşen, zaman zaman sadeleşen bir yapıya sahip. Bu üslup, kimilerine göre hikâyenin gotik-masalsı atmosferini beslerken; kimilerine göre metni teatral bir forma yaklaştırarak karakterlerin gerçekliğini zayıflatmakta.
Bunun yanında ben Ayrılış’ı, bir de derinlik psikolojisi ve sembolizm üzerinden değerlendirmek istiyorum. Çağan Irmak’ın bu romanını, Jungiyen arketipler ışığında değerlendirdiğimizde, karşımıza yalnızca bir “farklılık” ya da “acı” hikâyesi değil; birey olmanın sancılı ve çoğu zaman trajik süreci çıkıyor.
Yapışık ikizler Batuhan ve Baturgan, ilk bakışta fiziksel bir tuhaflık, dramatik bir merak konusu gibi görünmekte. Öte yandan bu iki karakter, Jung’un “gölge” ve “benlik” kavramlarının bedenlenmiş hâlini de yansıtıyor. Batuhan, dışa dönük, güçlü, kontrolcü ve iktidar isteyen gölge yönümüzü temsil ederken; Baturgan, içe dönük, sezgisel, yumuşak ve sevgiye açık benlik. Göz bağlama sahnesiyle bu metafor neredeyse elle tutulur hâle gelir: Gölge, benliğin görme yetisini bastırır; kendi hükmünü sürmek için onu karanlıkta bırakır.
İkizlerin anne ve babaları da bu içsel çarpışmanın sessiz tanıkları gibidir. Baba figürü, Jungiyen çözümlemede “işlevsiz ata” arketipini çağrıştırır. Otoritesi vardır ama yön göstermez, varlığı vardır ama etkisi siliktir. Bu boşluk, Batuhan’ın iktidar hırsını kamçılar; çocuk, babanın bıraktığı yerden gölge olarak devreye girer. Anne ise sevgi, şefkat ya da sezgi gibi nitelikleri temsil etmez; aksine, duygusal olarak erişilemeyen, mesafeli bir figürdür. Bu da anima’nın soluk, zayıflatılmış bir yansımasıdır. Çocuklar annelerini ve babalarını hiç tanımamışlar sadece bakıcıları Melek vasıtasıyla onlara ait anlatılar dinlemişlerdir.
Roman boyunca Melek karakteri yalnızca çocukların bakımını üstlenen biri olarak değil, olay örgüsünü taşıyan merkezî bir figür olarak da görülmekte. Bu yönüyle pasif bir yansıma değil, aktif bir yön verici olarak karşımıza çıkar.
Melek’in Batuhan’a karşı sevgi kuramaması, gölgenin doğasını sezgisel olarak fark edebilmesinden kaynaklanır. Bu mesafe, gölgeyle bütünleşemeyen bir bilincin doğal tepkisidir. Baturgan’a duyduğu koruyucu sevgi ise, gölgede bastırılmış olan bireyin içsel dürüstlüğüne ve savunmasızlığına yöneliktir. Bu iki çocuğa karşı geliştirdiği fark gözeten tutum, Melek’in yalnızca bakım vermediğini, etik sezgiyle ayrım yaptığını gösterir. Zaten hikaye başarısız bir bireyleşme sürecini anlattığı için, gölgeyi reddeden bu tutum da başından itibaren bizi bu bütünleşme başarısızlığına hazırlar.
Olaylar ilerleyip Batuhan, Baturgan’ı yok ettiğinde Melek’in Batuhan’a karşı duygusal bağ kuramaması, gölgeyle bağının tamamen kesildiği noktadır. Ancak buna rağmen bakım görevini sürdürür. Bu bakım artık sevgiden değil, yük taşımaktan beslenir. Gölgeyi görür, anlar ama içeri almaz. Bu andan itibaren yaşadığı tiksinti, gölgeyle artık hiçbir temas kurulamayacağının göstergesidir.
Doktor karakteri daha sınırlı ama önemli bir konumda yer alır. Fate’yi eve getiren kişi olarak, bilinç ile bilinçdışı arasındaki geçişi mümkün kılar. Ancak kendisi dönüşümü temsil etmez; yalnızca geçişe aracılık eder. Melek’in onu sınırlarını aşmaya zorlaması da bu yüzdendir: Melek değişimi taşır, doktor ona alan açar ama sürece dâhil olmaz.
Fate karakteri, dengenin kırılmaya başladığı noktada sahneye çıkar. İsminin kendisi bile semboliktir: kader. Batuhan onu bir nesne gibi görür; arzusuna boyun eğmesi gereken bir figür. Ancak Fate, anima’nın en kadim hâliyle gelmiştir: dönüştürücü, yıkıcı ve özgürleştirici. Baturgan ona âşık olur, çünkü o içsel bir uyanışı, kendilikle bütünleşme arzusunu uyandırır. Batuhan ise onu zorbalıkla sahiplenmek ister — gölgenin anima’ya hükmetme çabası burada zirveye çıkar.
Baturgan’ın ölümü, romanın doruk noktası değil, ruhsal çöküşün başlangıcıdır. Jung’un uyardığı gibi: Gölgeyle yüzleşmeyen, onun tarafından yutulur. Batuhan bu yutmayı gerçekleştirir ama özgürlüğe değil, derin bir yalnızlık ve suçluluk hissine varır. Anima (Fate), artık onunla kalamaz. Batuhan ne gölgesiyle bütünleşebilmiş ne de anima’yla barışabilmiştir. Geride kalan, anlamını yitirmiş bir beden ve terk edilmiş bir evdir.
İsimler bile bu çatışmanın ipuçlarını taşır. “Batuhan” — güç ve hüküm. “Baturgan” — yiğitlik ve bağlılık. Her ikisi de eril gücün bir yönünü temsil eder; biri hükmeden, diğeri seven. Ve bu ikisinin tek bedende buluşması, ayrılığın değil, birliğin bu benlik için mümkün olamayışını anlatır.

Neden bu kitabın yorumlarını okumak ve kendim de üzerine bir şeyler karalamak istedim?
Bir film, bir roman ya da bir müzik eseri üzerine yazılmış değerlendirmeleri okurken, orada yaratılan ortak akla hayranlık duyuyorum. Her ne kadar bu tür yorumlarda biçimsel unsurlar da ön plana çıksa, aslında tanık olduğumuz şey çoğu zaman eser sahibinin serbest çağrışım yolculuğudur. Fakat ilginç olan şu ki, bu çağrışım her birimizde bambaşka kanallar açabiliyor, bizi farklı yerlerden besleyebiliyor. Ve sonra, bu bireysel izlenimlerin ortak bir zeminde buluşup tartışılması, anlam katmanlarının birlikte çözülmesiyle, eser hem yaratıcısının hem de ona tanık olan kitlesinin ötesine geçerek evrensel bir dönüşüme ulaşıyor.
Bu noktada ister istemez Umberto Eco’nun “Yorum ve Aşırı Yorum” metni geliyor aklıma. Elbette, yalnızca yorum yapmak için yapılan yorumlar bir noktada eserin suyunu çıkarabilir; anlamı da bulanıklaştırabilir. Ama samimi ve derinlikli bir inceleme, eseri kişisel bir keşif alanına dönüştürebilir. Ve bu da onu, bir tür içsel gelişim aracına çevirebilir.
Belki Çağan Irmak bu yazdıklarımı okusa, Ayrılış için böyle bir okumanın çok da geçerli olmadığını düşünebilirdi. Belki de bu romanı yazarken böyle bir anlam katmanı yaratmak gibi bir niyeti hiç yoktu. Ama bir anlatı üzerine düşündüğümüzde, çoğu zaman bize sunulanın değil, onun bizde açtığı çağrışım zincirlerinin peşinden gitmenin çok daha keyifli ve dönüştürücü olduğunu hissediyorum. Çünkü o noktada, bir eseri okumaktan çok, onunla birlikte bilinmeyen bir diyara keşfe çıkıyoruz. Ve bu yolculuk, sunulanın ötesine geçerek yepyeni bir farkındalık inşa edebiliyor.
