- Parça
İnsanlık tarihi boyunca iyi fikirler, güçlü projeler ve parlak başlangıç ihtimalleri hiçbir zaman eksik olmadı. Hatta kime sorsanız, zihninde bekleyen onlarca fikirden, bir gün hayata geçirmek istediği projelerden ya da “doğru zaman geldiğinde” başlayacağı planlardan söz edebilir.
Ancak fikir sahibi olmak ile bir fikri gerçekliğe dönüştürmek arasında çoğu zaman görünenden çok daha büyük bir mesafe vardır.
Bu mesafe yalnızca bilgi, zekâ ya da teknik yeterlilik mesafesi değildir. Asıl belirleyici olan; eyleme geçme iradesi, belirsizlikle baş etme kapasitesi, psikolojik dayanıklılık, risk algısı, öz-yeterlilik ve sosyal direnç karşısında pozisyonunu koruyabilme becerisidir.
Diyebilirim ki aslında etrafımız güzel fikirlerle doludur. İnsanları dinlerseniz her birinde ne büyük bir dehaya rastlarsınız. Ancak gerçekte en zeki ve yaratıcı karakterlerin çok da vasıflı sayılmayacak kişilerin potasında erimek zorunda kaldığına, çok boyutlu nice fikirlerin tek delikli süzgeçlerden geçemeyip sonsuzluğun karadeliğinde kaybolduğuna üzülerek tanık olursunuz. Bu noktada mesele “kim nasıl bir fikir üretti, hangi zahmetleri göze aldı?” sorusundan ziyade, neye kalkıştı oluyor.
Bir fikri hayata geçirmek, dışarıdan göründüğü kadar estetik ve romantik bir süreç değil maalesef. Tam tersine, defalarca insanın dizlerini titreten kararlar almasını gerektirir. “Yapılmaz” denilene kalkışmak, henüz ortada kanıtlanmış bir başarı yokken yola çıkmak, eleştiriye açık hale gelmek, yanlış anlaşılmayı göze almak ve kimi zaman kendi aklından bile şüphe etmek gerekir. Her defasında bu şüpheyi kendisi bertaraf etmek zorunda kalacak hatta etrafı onun niteliklerini fark ettiğinde naif ya da huysuz gibi uçlarda konumlandırılmayı göze almak zorunda kalacak. Aynı kişiyi bir gün hep kandırılmakla, diğer gün ise fazla şüpheci olmakla yaftalamaktan çekinmeyenler olacaktır.
Theodore Roosevelt’in “Arenadaki Adam” olarak bilinen konuşmasındaki yaklaşım tam da bu ayrımı anlatır: Asıl paye, kenardan eleştirenlere değil; yüzü toza, tere ve kana bulanmış halde arenada mücadele eden kişiye aittir. Çünkü o kişi hata yapar, düşer, eksik kalır; ama gerçekten dener.
Bu yüzden başarı hikâyelerinin arkasında çoğu zaman dışarıdan görünen parlak sonuçlardan çok daha fazlası vardır: uzun süreli belirsizlik, duygusal dalgalanma, sosyal baskı, yalnız kalma ihtimali ve ciddi bir içsel mücadele. Kahraman dediğimiz kişiler maalesef mücadelenin içindeyken hiç de o kadar şık görünmezler. Çoğu zaman ezilen, hırpalanan rolüne yakıştırılır ya da kararlılığı başı boş serserilikle aynı kefeye konur.
Gerçek bir fikir başta mutlaka küçümsenir. Çünkü doğası gereği fikir yadırganandır, “yadırganmayan” ise fikir olmaktan ziyade, çoktan kabul görmüş bir kanaate dönüşmüştür zaten. Yapılan işi “boş”, “gereksiz” ya da “deli işi” olarak görenler çoğunlukta olacaktır. Hatta başarı görünür hale gelene kadar insanın bizzat kendisini bile her gün ikna etmesi hatta zorla bilemesi gerekir.
Burada girişimciliği yalnızca ticari bir davranış olarak değil, bir zihinsel eşik olarak düşünmek gerekir.
Albert Bandura’nın öz-yeterlilik kavramı bu noktada önemlidir. Öz-yeterlilik, kişinin belirli bir durumda gerekli eylemi gerçekleştirebileceğine dair inancını ifade eder. Yani mesele yalnızca “Bunu yapmak mantıklı mı?” sorusu değildir; aynı zamanda “Ben bunu yapabilecek kişi miyim?” sorusudur. İnsanların zorlu hedeflere yaklaşıp yaklaşmamasında, ne kadar çaba göstereceğinde ve engeller karşısında ne kadar dayanacağında bu inanç belirleyici olur.
Bu nedenle insanları çarkların içinde tutan şey çoğu zaman beceri eksikliği ya da bilgisizlik değildir. Asıl mesele, psikolojik eşiği geçememektir. Birçok insan fikrin değerini görür, yapılması gerekenleri de bilir; fakat uygulama aşamasında gereken kararlılığı, sürekliliği ve belirsizliğe dayanma kapasitesini gösteremez.
Frank Knight’ın risk ve belirsizlik ayrımı da burada güçlü bir açıklama sunar. Risk, hesaplanabilir olasılıklarla ilgilidir; belirsizlik ise sonucu önceden net biçimde ölçülemeyen alanı ifade eder. Girişimciyi ayıran şey çoğu zaman yalnızca risk almak değil, belirsizlik altında karar verebilmektir.
Çünkü girişimcilik çoğu zaman tüm taşların yerine oturduğu anda başlamaz. Aksine, taşlar henüz dağınıkken başlar. Veriler eksikken, çevre ikna olmamışken, sonucun garantisi yokken, kişi yine de bir yön duygusu geliştirir. Bu yön duygusu kör bir cesaret değildir; stratejik sezgi, karar alma iradesi ve hareket halinde öğrenme becerisidir.
Saras Sarasvathy’nin “effectuation” yaklaşımı da bu noktada oldukça anlamlıdır. Bu yaklaşıma göre başarılı girişimciler her zaman kusursuz planlarla yola çıkmazlar; çoğu zaman kim oldukları, ne bildikleri, kimleri tanıdıkları ve ellerindeki mevcut kaynaklarla ne yapabilecekleri üzerinden hareket ederler. Başka bir ifadeyle, girişimcilik bazen geleceği tahmin etmekten çok, eldeki imkânlarla geleceği şekillendirme becerisidir. Ki bu imkanlar da yola çıktığınızda oluşur zaten. Örneğin kimi tanıdığınız kendi yolunuzda giderken oluşmuş değil de, size sunulmuş bir imkansa aslında bu çevrenin yarardan çok zararını görebilirsiniz.
Bu bakış açısı, “doğru zamanı beklemek” ile “doğru zamanı inşa etmek” arasındaki farkı görünür kılar.
Pek çok insan, başlamak için bütün şartların netleşmesini bekler. Oysa büyük hikâyelerin çoğunda netlik, başlangıç koşulu değil; yolculuğun sonucudur. İnsan başlar, dener, yanılır, öğrenir, yeniden konumlanır ve süreç içinde kendi gerçekliğini kurar.
Bu yüzden iş dünyasında bazen en zeki ya da en nitelikli kişiler değil, eyleme geçme konusunda daha cesur, daha dirençli ve daha az tereddütlü kişiler öne çıkar. Çünkü uygulama sahası yalnızca analitik zekâyı değil; duygusal dayanıklılığı, sosyal baskıya direnme gücünü ve karar alma kasını da sınar.
Burada dikkat çekici bir başka nokta da şudur: Rekabet ortamında kimi zaman psikoloji literatüründe “karanlık üçlü” olarak adlandırılan narsisizm, makyavelizm ve psikopatik eğilimler taşıyan kişilerin güç alanlarında daha hızlı yükseldiğine tanık oluruz. Bu özellikler etik açıdan değerli değildir; ancak sosyal onay ihtiyacını azaltması, eleştiriden daha az etkilenmeyi sağlaması, güç ilişkilerini daha soğukkanlı yönetme görüntüsü vermesi ve tereddütsüz karar almayı kolaylaştırması nedeniyle belirli yapılarda avantaj gibi çalışabilir.
Fakat asıl mesele de tam burada başlar. İnsan karanlıklaşmadan, değerlerinden vazgeçmeden, empatisini kaybetmeden ve başkalarının hakkını çiğnemeden de bu yolu geçebilir mi? Bence girişimciliğin en önemli sorularından biri budur. Çünkü gerçek hikâye yalnızca fikri hayata geçirmekle değil, o fikri hayata geçirirken nasıl bir karaktere, nasıl bir güç kullanımına ve nasıl bir yapıya dönüştüğümüzle yazılır. Ki bu da bir sonraki yazımızın konusu olacak.
