Anasayfa Düşünce Yazıları Gerçek, Çok Gerçek, Aşırı Gerçek

Gerçek, Çok Gerçek, Aşırı Gerçek

Esra Birand
213 Görüntülenme

Fransız düşünür Baudrillard’a göre, modern toplumda ‘gerçeklik’ artık kendisiyle uyumsuz hale gelmiştir. İnsanlar çoğu zaman simülasyonlarla, yani temsillerle etkileşime geçmeyi tercih etmekteler.

Gerçek dünya ile ilişkimiz değişmiş ve aramıza farklı medya araçları girmiştir. Sürekli olarak mükemmel ve idealize edilmiş simgelere maruz kalarak, kopyayı gerçeğine yeğ tutar hale geldik.

Bunun sonucunda ise gerçek ve temsil arasındaki sınır bulanıklaşmıştır. Gerçek sahte görünümüne bürünmekte, sahte ise gerçeğin yerini alabilmekte.

Bu bana biraz Carl Jung’un Cassandra kompleksi tanımlamasını hatırlatıyor. Sosyal maskelerimiz, sosyal ilişkilerimizin öyle önemli bir parçası haline gelmiştir ki, böyle bir maske edinmeyi reddeden ve kendince samimi olmaya çalışan birisi çevresi tarafından sahtelikle ve samimiyetsizlikle yargılanabilir.

Belli kişisel sınırları koruyabilmek adına sosyal maske gerekli olabilir ve doğru şekilde konumlandırıldığında sağlıklıdır da. Peki maske ne zaman sağlıksız olur? İnsan ne zaman maskesini gerçeği haline getirir ve artık ‘gerçek ben’ imgesini kaybetmeye başlar?

Ardında sağlam bir ‘ben tanımı’ bulunmayan maske, zamanla kişiyi esir etmeye başlayacak. Maskenin ardındaki benlik tanımı git gide zayıflayacak. Çünkü ego dediğimiz benlik, kişinin kendini iç dünyasına nasıl tanımladığı ile ilgiliyken, maske dışarıya kendisini nasıl tanıttığıdır. Persona dediğimiz sosyal maske için tek sınır gökyüzü derler. Yani etrafını kandırabildiğin ölçüde, istediğin niteliği bu maskeye yerleştirebilirsin. Oysa kendisiyle iletişimini dış dünyanın algılarına göre şekillendiren birisi için, bu maskenin ardında eriyip gitmek kaçınılmaz olacaktır.

Mulholland Çıkmazı Filminden Bir Sahne

Baudrillard’ın aşırı gerçeklik teorisini bir de David Lynch’in yönettiği ‘Mulholland Çıkmazı’ filmi üzerinden değerlendirelim. Bu filmde gerçek ve hayali kimlik arasındaki bulanıklık çarpıcı bir şekilde gözler önüne serilir. Ünlü bir oyuncu olma hayaliyle Los Angeles’a gelen Betty’nin hüsran dolu aşk hikayesi üzerinden, gerçeklik ve hayal karmaşasını izleriz.

Bu karmaşa ise ancak filmin üzerine biraz düşündükten ve biraz da araştırma yaptıktan sonra yavaş yavaş çözülmeye başlar. Film boyunca mavinin hayali, kırmızının ise gerçeği temsil ettiği gizli mesajları, ancak filmi bitirdikten sonra fark edebilmeye başlarız.

Ana karakter gerçek dünyada yaşadığı olaylar, rüyalar ve hayal dünyası arasında gidip gelir. Bu durum bizim için gerçeklik ile hayal dünyası arasındaki sınırları belirsizleştirir. Sürekli olarak hangi sahnelerin gerçek olduğunu sorgulama halindeyizdir.

Aslında bahsi geçen gerçeklik sorgulaması mavi kutu açıldıktan sonra başlar. Bundan önce hep Betty’nin kurgu dünyasına tanık olmuşuzdur. Hayalleri, hayranı olduğu kişilerin kahramanı olması, gerçek hayatta husumet duyduğu karakterin itilip örselenmesi… Tüm bunlar hayali sevgili ile izlenen bir şovda, herşeyin aslında illüzyondan ibaret olduğunun vurgulanmasına kadar dikkatimizi çekmeyecektir. Şova girdikleri kapı mavi, şovun perdeleri ise kırmızıdır. Yani şov sahte olabilir ama illüzyonistin sözleri sahte değildir. Burada Betty büyük bir sarsıntı geçirir. Artık kendisini kandıramayacağını bildiği için de, hayali Rita’sına sarılarak ağlamaya başlar.

Ardından izleyici son sahneye kadar gerçeklik ve rüya ya da gerçeklik ve simülasyon arasındaki karmaşıklığı düşünmeye yönlendirilir.

AI- Midjourney

Madem gerçek ve illüzyon arasındaki karmaşayı araştırıyoruz, o zaman belki biraz da gerçeğin ne olduğuna dair kafa yormamız gerekebilir. İdealize simgelere ve kimliklere özendiren medya araçları henüz yokken de, gerçek ve illüzyon arasındaki karmaşa insanlar için varlığını sürdürüyordu.

Bazen karşı taraf sizin bir davranışınızı ısrarla yanlış anlamaktadır. Siz kendinizi ifade etmenin yolunu bulana kadar da, onun kafasında hayali bir karşılıklı tavırlaşma sürüp gidecektir. Ya da bazen çok iyi hatırlıyorum dediğiniz bir olayı, video kaydından izlediğinizde gerçeğinizin sarsılmasıyla çok şaşırabilirsiniz.

Geçmiş dediğimiz aslında hafızamızdan ibaret ve hafıza sadece bizim sanrılarımzla birleştiği haliyle zihnimizde. Gelecek ise bir tasarım, ne olacağını kesinkes bilebilmemiz mümkün değil. Elimizde sadece şimdi, yani şu an var. Oysa şimdi dahi, daha şimdi derken anında geçmişe ve hafızaya karışıyor. Yani tek gerçeğimiz dahi var ile yok arası. Öyleyse biz ‘gerçek’ diye neye tutunacağız?

Herkes iç dünyasında kendi gerçekliği ile yaşıyor olabilir ama ancak dış dünyada ortaklaşa karar kıldığımız şeylere gerçek deriz.

Fiziksel dünyanın bile gerçekliği, aynı algılama şekillerine sahip olduğumuz sürece gerçek. Eğer benim zihnim masanın üzerinde bir bardak görüyorsa ve etrafımdaki herkes de bu bardağın masanın üstünde olduğunu kabul ediyorsa, o zaman bu varsayımın gerçek olduğunu kabul edebiliriz. Oysa belki burada bambaşka bir gerçeklik vardır ama hepimiz aynı filtrelerle baktığımız için, varolan algılamamıza gerçeklik diyoruz.

Şimdi bu örneği biraz da Bergson’un gerçeklik tanımı üzerinden tartışmak istiyorum. Eğer ben zihnimdeki filtreyi değiştirirsem o bardağın masanın içinden geçtiğini görebilirim ve bu benim gerçekliğim olur. Fakat bu filtreye bir tek ben sahipsem, bulunduğum ortamda şizofren kabul edilirim. Halbuki bir şekilde herkesin filtresini değiştirme şansım olsa ve herkes aynı anda bardağın masanın içinden geçtiğini görse, o zaman etrafımdakileri bir şizofren değil de bir simyacı olduğuma inandırabilirim. Çünkü herkesle aynı anda bu durumu gözlemlediğim için, bu artık bir hayal değil gerçeğin kendisidir.

AI – Midjourney

Öyleyse hepimiz illüzyonlar içinde yaşıyor olabiliriz. Bu durumda gerçeklik algısına sahip olup olmadığımızın kriteri, ortak bir illüzyonu ne kadar çok kişiyle paylaştığımız olabilir.

Belli ki dış dünyada gerçeği görüp görmememiz etrafımızın gerçeğine uyumumuzla doğru orantılı. Bu halde iç dünyamızda gerçeklik algımızın ölçüsü ne olabilir?

Marie Von Franz psişemizin bütününün kendisi içindeki uyumunu bir motife benzetir. Yani biz tamamlanma arayışı içerisinde yaşamda bir yolculuk yapıyor olabiliriz. Bu sırada tüm parçalarımız henüz benliğe entegre olmamıştır. Fakat burada önemli olan bu akış içerisindeki desenin kendisi. ‘Ben algımız’ bu motifin ne denli dışına savrulursa, o kadar nevrozlara açık hale geliriz. Oysa yolculuğun içinde en zorlandığımız anlarda dahi, eğer motifle uyumlu bir renkte ilerliyorsak, aslında sağlıklı bir ben tutumu içerisindeyizdir.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz; Gerek dış dünyada, gerekse iç dünyada gerçek dediğimiz net ya da sabit değil. Daimi bir değişim ve akış halinde. Fakat bu akış ve değişim rastgele değil. Bir motifin etrafında uyumlu bir desene sahip. Bu desen değişim içinde dans ediyor olabilir ve bizim rengimiz bu dansla uyumlu olduğu müddetçe biz de gerçekle dans ediyoruzdur. Oysa desenin dışına çıkıp uyumsuzlaşmaya başladığımızda, gerçeklikle bağlarımız da kopmuş oluyor. Aslında konu ne beklentiler doğrultusunda hareket etmek, ne değişmez ve sabit kalmak, ne de bir şeylerin tıpa tıp aynısı olmaya çalışmak… Burada esas mesele desenin dansını yakalamakla ilgili gibi görünüyor.

Ve son olarak yine Rumi’den bir cümle bırakmak isterim;

‘Böyle önemsizmişsin gibi davranmayı bırak ne olur! Sen vecd halinde hareket eden kainatsın’

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin