Anasayfa Felsefe Kendini Bilebilmek

Kendini Bilebilmek

Esra Birand
Yayınlanma: Güncellenme 876 Görüntülenme Yunanistan’daki Apollo Delphi Tapınağı. Daha çok kehanetleriyle tanınan Delphi, kendisini ışık, bilgi ve uyumun Tanrı’sı olan Apollo’ya adamış rahiplere ev sahipliği yapar. ‘Pythia’ olarak adlandırılan bu kahin rahiplerden tavsiye almak oldukça meşakatli bir işti. Yılın ancak belli günlerinde, tüm gün süren bu seanslar için öncelikle kahin özel bir suda yıkanır ve belli otlar yakarak ortamı kehanet için hazırlardı. Bu arada bir hayvan, genellikle bir keçi, kurban edilir ve kehanet için gelen kişi içeriye girmek için ‘pelanos’ adlı turtasını rahibe ikram ederdi. Ardından pythia, bir kuyudan gelen gazların da etkisiyle, ona anlaşılması zor kehanetini deklare ederdi. Kehaneti dinleyen kişinin bu açıklama üzerine günlerce düşünerek onu yorumlamaya çalışması gerekirdi. Ayrıca bu tapınağın çıkış kapısının üzerinde, en ünlü Delphi deyişlerinden birisi bulunur; ¨KENDİNİ BİL!¨, ve bu deyiş de yüzyıllardır çeşitli medeniyetler tarafından, çeşitli felsefelerde ve şekillerde yorumlanmaya devam etmiştir.

¨Eğer zamanda yolculuk yapıp 1945 yılına, Paris’deki Les Deux Magots (İki Bilge Adam) adlı kafeye gidebilseydiniz, kendinizi ufak tefek, şaşı bir adamın yanında otururken bulurdunuz. Pipo içen ve not defterine bir şeyler karalayan bir adam. Bu adam, en ünlü varoluşçu filozof Jean-Paul Sartre’dir.¨ Nigel Warburton, Felsefe’nin Kısa Tarihi

Zamanının çoğunu kafelerde yazı yazarak geçiren Sartre, ¨Kötü İnanç¨ kavramını açıklarken de buralarda yaptığı gözlemden etkilenerek ‘servis yapan bir garson’ ya da ‘ilk buluşmasındaki genç kadın’ örneklerini kullanacaktır.

Sartre’ye göre özgürlükle başa çıkmak zordur ve çoğumuz özgür olduğumuz fikrinden kaçınırız. Hatta özgür değilmişiz gibi düşünmeyi ve davranmayı tercih ederiz. Oysa istesek de istemesek de aslında her an seçimler yaparız. Üstelik her seçim aslında bir başkasından vazgeçmektir. Dolayısıyla her seçim bir taraftan da bir kaybediştir. Bu kayıpların sorumluluğunu almak ise acı vericidir ve Sartre özgür olduğumuzu reddetmemizi ya da seçim şansımızın farkında olmayışımızı ¨Kötü İnanç¨ olarak adlandırır.

Bu inancını romanlarında da görebilirsiniz. Kötü karakter çoğunlukla yaşadığı hayatın sevimsiz gerçeklerinden kaçmaya çalışan kişidir. Rahatından vazgeçmek istemediği için, dışarıdan gelen baskılarla hareket ediyordur. Bazen yaşam biçimini değiştirmekten kaçınır, bazen de toplum baskısının etkisinde kalarak bir başkasının etik değerlerini görmezden gelir. Nihayetinde bunlar, kendi kararlarının farkında olamayan ve kendisi olmayı beceremeyen kişilerdir.

Kalıntıları günümüze kadar ulaşabilmiş üç Apollon tapınağından bir tanesi de Türkiye’de, Didim’de bulunmaktadır. Bu tapınağın çıkış kapısının üzerinde ise günümüze değin çok farklı dönemlerde ve kültürlerde, farklı yorumlarla ön plana çıkmış bir cümle yer alır; ¨Kendini Bil!¨

Spinoza da ölümünden sonra yayınlanmış olan ¨Ethica¨ isimli eserinde, ‘kendini bilme’ arayışına yönelmiştir. Ona göre kibirli insanlar aslında kendisinden tiksinenlerdir. Kendini sevebilmenin yolu ise kendini ve duygularını tanımaktan geçer.

Bugün psikoloji bilimi de çoğu zaman bize bunlara benzer cevaplar verir. İnsanların size olan davranışları çoğu zaman sizinle değil, kendileriyle ilgilidir. Dışarıya yansıtılanlar çoğunlukla bize kişinin kendi iç iletişimini ve kendisiyle ilgili nasıl hissettiğini gösterir. Siz eğer karşı tarafa, onu gerçekten rahatsız edebilecek bir davranışta bulunduysanız, belki ondan özür dileyebilirsiniz. Ama sadece kendiniz olmayı seçtiğiniz için birisi sizden nefret ediyor ve bunu davranışlarına yansıtıyorsa, ondan özür dileyemezsiniz. Hatta dilememelisiniz.

Kendin olmayı seçememek bazen birine bağımlılıktan, bazen de topluma uyum sağlama kaygısından gelir. Başkasının gücüne boyun eğmek Spinoza’ya göre bağımlılıktır. Halbuki biz bu gücü başkalarına kendi ellerimizle veririz (onların bizim hakkımızdaki yargılarını gereğinden çok daha fazla önemseriz). Gücü tekrar kendi elimize almak ise, Sartre’nin de katılacağı gibi, yine bizim seçimimizdir.

Kendin olma gücü her zaman katı veya dik başlı olmaktan gelmez. Hatta tersine, dışarıya duyarlı olarak kendimiz kalma şansını elde ederiz. Zaten esnekliğimizi kaybedip katılaşmaya başladığımızda, dışarıyı duyamadığımız gibi kendimize de doğal olarak sağır olmaya başlarız. Bu ise enerjimizi ve neşemizi doyasıya yaşayamadığımız bir hayata sahip olmamıza neden olur. Halbuki dışarıya duyarlı olmak ve dışarıya bağımlı olmak arasında küçük ve ince çizgiler vardır.

Katılaşmak, bağımlı ilişkiler kurmak, uyum arayışı adına sınırlarımızdan vazgeçmek ya da kendimizi korumak için dışarıyla aramıza duvarlar örmek, çoğu zaman yetiştiğimiz ortamla çok alakalıdır. Örneğin; çocukluğunda eksik baba figürü ile büyümüş yani babasıyla kopuk ilişkilere sahip olmuş bireyler, daha çok güç arayışına yönelir ve güçsüzlük korkusuna kapılırlar. Zamanla dış kabuğunu daha da kalın ören, duygularını tanımlayarak onları yaşayabilme ve gösterebilmekte zorlanan bireyler haline geleceklerdir.

Diğer taraftan eksik anne figürüne sahip ve kopuk anne çocuk ilişkisi yaşamış olanların ise ileride sınır koymakta zorlanan, sürekli başkalarını memnun etmeye çalışan, toplum tarafından kabul görmeyi ve çevreleri tarafından sevilmeyi gereğinden fazla önemseyerek kendinden ödün veren yetişkinlere dönüşmeleri çok daha muhtemel olacaktır.

Biz, yetişkinlik çağına gelene kadar çevremiz tarafından sürekli kendimiz olmama üzerine eğitilir ve yetişkinliğe ulaşırken de tekrar kendimiz olma yolculuğuna çıkarız- ya da bazen buna hiç kalkışmayız. Kendini tanımak ve kendin olmaya dönmek, azımsanamayacak düzeyde çaba ve yeni bir öğrenme süreci gerektirir.

¨Mutluluğun ve başarının formülü sadece, mümkün olan en yalın halinle, kendin olabilmektir¨ Meryl Streep

Öncelikle iyi bir birey, sonrasında ise başarılı ve mutlu olmanın sırrı da yine tekrar tekrar kendini arayıp bulmaya çabalamakla ilgilidir. Vicdanını egosunun önüne koyabilmiş ya da tersine çok tehlikeli şekilde egosu vicdanını aşmış insanlara dönüşmemiz, bizzat kendimizle kuracağımız iletişimle çok alakalı olacaktır.

Alman bir Musevi olarak Amerika’ya göç etmiş olan filozof Hannah Arendt, kendiniz için düşünmeye çok küçük bir alanın ayrıldığı Nazi totaliter devletininin bir ürünü olan Eichmann’la yüz yüze gelmek istemişti. Milyonların ölüme gönderilmesinin sorumlularından biri olan bu adamla röportaj yapmak için tanıştığında ve sürmekte olan davasını incelediğinde şaşırarak görmüştü ki, Eichmann ne bir sadist ne de bir Yahudi düşmanıydı. Eichmann sadece düşünmeyen bir adamdı ve kendisine verilmiş emirlerleri yerine getirmiş olmasında hala bir terslik göremiyordu.

Peki onu, bir baskı ortamında dahi vicdanını ve insiyatifini ortaya koyabilmiş daha yüce insanlardan tam olarak ayırabilen neydi? Belki bu soruya onlarca cevap verebiliriz fakat muhakkak ki nedenlerden bir tanesi, kişinin iç dünyasıyla iletişim kurabilme becerisi olacaktır. İçeride ne olup bittiğinden haberi olmayan birinin vicdanını duyumsayabilmesi mümkün müdür? Hiç bir din, felsefe, hukuk sistemi ya da otorite bize içeriden gelen sesimiz kadar detaylı ve net cevaplar veremeyecek, bize erdemli insanlar olabilmemiz konusunda tek rehber olamayacaktır. İyi bir anne, anneanne ya da saygılı bir sürücü, keyifli bir iş arkadaşı olmak kendi iç sesinize dönerek ulaşabileceğiniz nitelikler olacak. Yani kendimizi sade birer vatandaş olarak düşündüğümüzde de, bizi yok yere nazik ve düşünceli yapan, hangi yorumundan bakarsan bak ¨kendimizi bilmek¨, olabilir.

Sadece çevresi için değil, kendisi için de harika birer insan olabilmek otantik kişiliğimiz, yani gerçek bene ulaşma çabamızdan geçer. Örneğin yaratıcı ya da sorun çözme becerisine sahip bireyler de yine otantik kişilik özelliği gösterenler arasından çıkacaktır. Belki de bu yüzden yaratıcı işlerle uğraşan kişiler çoğunlukla bir taraftan da bize sevimli görünen karakterlerdir. Çünkü herkes kendisini samimi olarak gösterebilen insanlara daha fazla yakınlık ve sempati duyar.

¨Vaktiniz sınırlı, bu yüzden onu başkalarının hayatını yaşayarak ziyan etmeyin. Diğer insanların fikirleri sayesinde var olan dogmalara tutsak olmayın. Başkalarının düşüncelerinin gürültüsünün, kendi iç sesinizi boğmasına izin vermeyin. Ve en önemlisi, kalbinizi ve sezginizi takip etmeye cesaret edin. Gerçekten ne olmak istediğinizi bir şekilde siz biliyorsunuz. Geriye kalan her kaynak ise ikincildir.¨ . Steve Jobs

Ve bu sözleri söyleyen elbette günümüz dünyasında ¨yaratıcılık¨ denince ilk akla gelen kişilerden biri. Zaten çok basit bir mantık bizi bu sonuca ulaştıracaktır. Özgün olmadan nasıl yaratıcı, kendimiz olmadan ve iç sesimizi takip etmeden nasıl özgün olabiliriz ki? Bugün biz herşeyi formülize etmeye çalışıyoruz. Formülize yöntemlerle özgün işler ortaya çıkarmayı bekliyoruz. Formüller elbette yolumuzu kısaltacaktır ama ortaya soyut ya da somut ürünler çıkarmamızı sağlayacak olan özgün benliğimiz, yani kendimizi bilmemiz ve ona yaklaşmaya çalışmamız olacaktır.

Geçmişte NLP sistemi hakkında derinlemesine eğitimler alıp üzerine çalıştığım, hatta eğitimciliğini yaptığım için bazen arkadaşlarım bana NLP eğitimlerini önerip önermediğimi sorarlardı. Ben hep net bir cevap vermekten kaçındım. Çünkü NLP öncelikle modelleme tekniğini kullanır ve alanlarında başarılı insanların ortak özelliklerini anlamaya ve aktarmaya çalışır. Modelleme bize ışık tutabilir ve her zaman bilmekte fayda var. Fakat hiç bir bilginin iç sesimizi kısmasına ve esasında kim olduğumuzu hatırlama çabamızı yavaşlatmasına izin veremeyiz. Bunu aklımızda ve kalbimizde tuttukça edindiğimiz her yeni bilgi elbette bizim için faydalı, NLP gibi başarısı çok defa kanıtlanmış bir sistem de oldukça faydalı olabilecektir. Yeter ki kimsenin bizim yerimize düşünmesine izin vermeyelim.

Authenticity; Ben aslında bu yazımda, authenticity kelimesinin karşılığı olarak Türkçe bir ifade seçmek istemiştim. Mesela neden otantik benlik yerine sadece samimiyet demeyelim ki? Nihayetinde samimiyet derken de davranışlarında kabul görme kaygısı ya da menfaat taşımadan, kendin olabilmeyi kastetmiyor muyuz? Fakat otantik yerine samimiyet dediğimiz zaman iki detay eksik kalıyor. Bu detayları tespit ederken de otantik benliğin tam olarak samimiyet olmadığını, birazcık daha fazlası olduğunu anlıyorsunuz.

Bir kere burada konu yalnızca ¨ben böyleyim¨ diye açıkça ortaya koyduğun şahsiyet ile alakalı değil, bunu nasıl ifade ettiğinle de ilgili. Aslında her ikisinde de ¨ben buyum, kendimi olduğum gibi ortaya koyuyorum¨ duruşu tepkisel ya da ofansif değil. Toplum tarafından kabul görmek adına olduğundan farklı davranmıyorsun ama bunu asice yapma veya kimsenin gözüne sokma gereği de duymuyorsun. Sadece son derece yalın ve yumuşak bir tonda kendi olma halini yaşıyorsun. Fakat bunun yanında, otantik benlik dediğimiz zaman kavramın içine kişinin amaçları ve değerleri de giriyor. Yani otantik kişi sadece kendisine ve etrafına samimi olmakla kalmıyor, tüm davranışlarında hayata dair amaçları ve değerleri doğrultusunda da bu samimiyeti sürdürüyor. Üstelik bunu bazen reddedilme ya da kısa vadeli çıkarlarından ve rahatlıklarından ödün vermek pahasına yapıyor.

İkinci fark ise kişinin bireysel sınırları ile ilgili. Örneğin iş dünyasında ve politikada önemli bir kavram olan ¨Authentic Leadership¨ ifadesini Türkçe’ye ¨Samimi Liderlik¨ olarak çeviremezsiniz. Yöneticilerin ya da çalışanların samimi liderlik kavramıyla karşısına çıksanız, konuyu bilmeyenlerin zihninde çalışanlarıyla fazla yüz göz olan bir yönetici belirebilir. Çünkü otantik olmak bizzat kendi sınırlarını çok net çizebilme becerilerin ile ilgiliyken, samimiyet dışarıya karşı koyduğun sınırlara pek vurgu yapmaz. Halbuki kendin olabilmek en başta, bu sınırı çok net çizebilmek ile ilgilidir. Bunu hakkıyla yapamadığınız zaman, kendiniz olma adına zaman zaman ofansif veya asi olmanız gerekecektir, ki başta da belirttiğim gibi bu tam da otantik kavramıyla özdeşleşmemekte.

Peki biz sınırlarımızı nasıl koyarız ki, tepkisel olmak zorunda kalmadan kendimiz olma şansına sahip oluruz? Türk kültüründe erkeğin kadınsı giysiler giymesinin pek kabul göremeyeceği günlerde, Zeki Müren topuklu ayakkabıları ve hiç de sade olmayan makyajıyla Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar halkın kalbinde taht kurabilmişti. Uzun saçı, enteresan sakalı, yüzükleri ve giysileriyle Barış Manço da hiç bir kesimden tepki görmemiş, her detayın sembolik algılanabileceği bir ortamda bile tarzı hiç bir yönüyle herhangi bir görüşe mal edilmemiştir. Bu yönde sayısız ünlü sıralayabiliriz ki, her biri ofansif ya da asi algılanmadan, özgün olarak kendi tarzlarını ortaya koyabilmişlerdir.

Kişisel sınırlarımız konusunu açmaya kalkarsak fazla derinleşeceğimiz için çok fazla detaylandıramayacağım ve şimdilik bu kısmı biraz yüzeysel geçmek zorunda kalacağım. En başta da belirttiğimiz gibi, sınırlarının olması özgün benliğini koruyabilmenle çok ilgilidir ve aslında kendiliğinden tepkisel değildir. Eğer bir duruma ya da kişiye karşı tepkisel bir duruş seçiyorsanız, bu zaten samimi olmadığınız anlamına gelir. Sadece mesajınızı vermek için daha sert bir dil seçmiş olursunuz. Çünkü mesaj verme kaygısı anlaşılabilir ya da duruma göre takdir edilebilir fakat otantik ya da samimi değildir. Oysa kişisel sınırlar kimse üzerinde yaratacağın etki ile alakalı değildir, sadece kendini kendin olarak yaşamakla ilgilidir. Başta Sartre’yi açıklarken de değindiğim gibi, aslında özgürlüğüne sahip çıkmanla alakalıdır. Yaşamının tüm ayrıntılarını, duygularını, başa çıkman gerekenleri yani kendin olan herşeyi sahiplenir ve özgürlüğünü tüm acı verici bedellerine rağmen kabul edersin. Davranışlarının başkaları üzerinde yarattığı etkiye değil, senin üzerinde yarattığı etkilere odaklanırsın.

Yakınlarının duygu ve düşüncelerini özgürlüğünü sahiplenmemek için bahane olarak göstermek aslında kişisel sınırlarına yapacağın bir ihanet olduğu gibi, bir taraftan da Sartre’nin deyimiyle ¨kötü inanç¨tır. Ne seni erdemli biri yapar, ne de sonuçta iyi bir insana dönüşürsün. Ben yukarıda kendi yaptığım çıkarımları sunarak, iyi ya da erdemli insan olmanın aslında kendin olmakla, kendini bilmekle, kötü inanca sahip olmayarak özgür seçimlerini sahiplenmekle yakından ilgili olduğunu anlatmaya çalıştım.

İnternette ¨authenticity¨ kelimesini arattığımda genelde otantik kişilerin nasıl olduğu ve nasıl olmadığına dair bir dolu tanım ile karşılaştım. Onları bir araya getirip derlediğimde ise ortaya şöyle bir liste çıkıyor. Otantik kişiliğe sahip kişiler;

  • Kendilerine ve etraflarına karşı yargılayıcı değillerdir
  • Hata yapmaktan korkmaz ve cesurdurlar. Hatalarından ders çıkarabilirler
  • Espiri anlayışları vardır ama iğneleyici değildirler. Genel olarak nazik ve kibar olurlar
  • Zayıflıklarının farkındadırlar ve bunlardan gocunmazlar. Onları örtmeye çalışmazlar çünkü hassasiyetlerinin bir taraftan aslında kendi gelişimleri için fırsatlar da içerdiğinin farkındadırlar
  • Gerçeklere karşı farkındalıklı bir bakış açıları vardır. Sınırlarını bilirler. Bu yüzden çevrelerinden ve kendilerinden beklentilerini abartmazlar. Örneğin sabah vaktinde gidemeyeceği bir organizasyona gönüllü olmaya kalkışmaz ya da alamadığı bir destek için fazla hayal kırıklığına uğramaz. Lafla peynir gemisinin yürümeyeceğinin farkındadırlar.
  • Duygularını ve hislerini rahatlıkla ifade edebilirler. Kırıldıkları birine karşı hemen tavır almak yerine, önce doğrudan kendilerini ifade etmeyi denerler
  • İçe dönük düşünür, dışa dönük hareket ederler. İç seslerinin farkındadırlar ama dışarıya karşı da duyumsamaları kuvvetlidir
  • Anı yaşamayı bilir, aynı zamanda çok iyi dinleyicidirler. Onlarla konuşurken sizi can kulağıyla dinlediklerini fark edebilirsiniz
  • Yeni fikirlere ve dolayısıyla yeni fırsatlara açıktırlar
  • Geleceğe dair vizyonları vardır. Bu yüzden gündelik tökezlemelere takılıp kalmaz, büyük resime odaklanırlar. Aksatmadıkları günlük rutinleri vardır. Yaptıkları işleri bu vizyonu görerek yaptıkları için de kararlılıkla hareket ettiklerini görürsünüz. Ortaya koydukları işlerde süreklilik vardır.
  • İç dünyalarında huzur ve netlik olduğu için, dış dünyadaki belirsizliğe karşı tahammülleri de daha yüksektir
  • Mutlu olmak için somut değerlere ihtiyaçları yoktur
  • Kimseyi ikna etmeye çalışmazlar
  • Kendi sorumluluklarını sahiplenirler
  • İnsanlara onay ya da menfaat ihtiyacıyla yaklaşmazlar. Etraflarını kendilerini motivasyon yönünde ya da entelektüel düzeyde aşağıya çeken değil, yukarıya iten insanlarla çevrelerler.
  • Sahte bir alçakgönüllülükle iltifatları reddetmeye çalışmazlar. Güzel sözleri nazikçe kabul edebilir ve yine etraflarındakileri içlerinden gelen güzel sözlerle mutlu edebilirler
  • Harika olmak isterler ama mükemmellik peşinde değildirler. Mükemmelliğin mümkün olmadığını bilirler

Sonuç olarak elbette kimse mükemmel değil ve kimse de yüzde yüz otantik olamaz. Hepimizin içinde bir de gölge benlik var ve kendimize itiraf edebilidiğimiz kusurlarımızı da zaman zaman maskelemeye ihtiyaç duyuyoruz. Bazen de görmeye o an hazır olmadığımız yönlerimizi, kendimize dahi kapatmayı tercih ediyoruz. Yapmaya çalışacağımız belki de kendini samimi olmaya zorlamak yerine, her gün kendimizi ve etrafımızda olup bitenleri olduğu gibi kabul etmeye biraz daha çabalamak olabilir. ¨Kendini Bil!¨asırların bilgeliğini taşıyor. İnsanoğlu ise kendini bilmeye biraz yaklaşıyor ve biraz uzaklaşıyor. Sonra yöntemlerini geliştiriyor ve eski yöntemleri tekrar gün yüzüne çıkarıyor. Kendini bildikçe, medeniyetini de adım adım geliştirmeye devam ediyor.

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin