Anasayfa Düşünce Yazıları Duyguları Kurutmak Mı Gerekir?

Duyguları Kurutmak Mı Gerekir?

Esra Birand
126 Görüntülenme

Özellikle sosyal medyada, son zamanlarda çokça geçen İngilizce-Türkçe karışımı bir kelime var. Siz de duymuşsunuzdur muhtemelen: “overthinklemek”. Bir duyguyu ya da düşünceyi duyumsamakla yetinmeyip, onu tekrar tekrar zihinde evirip çevirerek çözümlemeye çalışmak. Sanki hislerimizi yeterince anlamlandıramazsak ya da düşünce akışımızı derinlemesine yapılandırmazsak, içeride bir şeyler kontrolsüzce büyüyüp adeta bizi ele geçirecek. İçimizden geçen herşeyi sonuna kadar rafine edip içini boşaltmaya çalışır gibiyiz. Bu da belki bilinçli bir yaşam sürmek adına, bazı zamanlarda bilinçdışı çalışmalarının önemini biraz fazla büyütmekten kaynaklanıyordur.

Oysa Freud dahi, insanın amacının sürekli mutluluk değil, acıyı normalleştirebilecek bir dayanıklılık geliştirmek olduğunu da söyler. Jung ise ruhun bütünlüğünü yalnızca aydınlık değil, karanlık yönleriyle de barışabilmekte görür. Her ne kadar bilinci baskılayan bilinçdışı etkilere psikolojinin bu iki büyük ismi en başta vurgu yapmış olsa da, aslında her ikisi de çözülmemiş taraflarımızla yaşamayı öğrenmemiz gerektiğini zamanında hatırlatmışlardı.

Bugün ise modern yaşamlarımızda küçük bir huzursuzluk bile düzeltilmesi gereken bir arıza gibi algılanıyor. Duygularla yaşamayı kabul etmek yerine, onları hızla analiz edip yok etmeye çalışır gibiyiz. Overthinklemek, bu sağlıksız mükemmeliyet arayışının bir tezahürüne dönüşmüş gibi görünüyor.

Birkaç ay önce yeğenimle birlikte resim yapmıştık. Tual ve akrilik boyalarımızla işimiz bittiğinde birlikte ortalığı toparladık, ama su kabını ve içindeki fırçaları temizlemeyi unutmuşuz. Akrilik boya, fırça katili olarak bilinir. Dolayısıyla bu unutkanlığımı fark ettiğimde, fırçalarım ve hatta su kabım için artık iş işten geçtiğini biliyordum. Yine de bir an önce kabı boşaltıp malzemelerimi atmam gerekiyordu. Halbuki kabın içindeki su simsiyahtı ve onu lavaboya dökersem muhtemelen her tarafı batırmış olacaktım. Yani temizlemesi uzun sürecekti. Suyu boşaltmadan da kabı çöpe atamıyordum.

Günlerce odaya her girdiğimde o su kabı gözüme ilişti. Her seferinde üşengeçlikle unutkanlık bir araya geldi ve ben bir türlü kabı boşaltamadım. Bir noktadan sonra, içi dolu o eski su kabı sanki odanın doğal bir parçasıymış gibi orada kalmaya başladı. Gözüm alıştı, varlığına sessizce tahammül etmeyi öğrendim.

Sonra bir gün, masayı toplarken yanlışlıkla bu su kabına çarptım. Kabın devrilip her yeri berbat edeceğinden emindim. İşte onu zamanında boşaltmalıydım. Oysa şaşkınlıkla fark ettim ki aslında kap bomboştu. Su çoktan buharlaşmış, geriye sadece siyah bir iz kalmıştı. Aylarca gözümde büyüttüğüm yük, kendiliğinden çözülmüş; ben ise sadece o boş kabı çöpe atarak hafiflemiştim.

Sonra şunu düşündüm: Ben her duygusunu çözümlemeye çalışan, iç dünyasında ne var ne yoksa hepsini temizleyip düzenlemek isteyen biriyim. Üzerine yeterince düşünmediğim her şey, bastırılmış bir duyguya dönüşecek ve beni olmadık yerlerde sabote edecekmiş gibi gelir. Oysa belki de bazı şeyleri sadece kurumaya bırakmak gerek.

Zaman, içimizde iz bırakan pek çok duyguyu da usulca hafifletiyor. Üzerinde ısrarla çalışmadan, çözümlemeye uğraşmadan, kendi ritminde sönümlenmesine izin verdiğimizde, ağırlıklar zamanla kaybolabiliyor. Tıpkı günlerce gözümün önünde duran, sonunda kendiliğinden kuruyarak beni yükünden kurtaran o unutulmuş su kabı gibi.

Simyada ıslak ve kuru evreler vardır. Madde defalarca ıslanır, çözülür, ardından kurur, derken eritilir ve yeniden şekillenir. Arınma, bu döngüler sayesinde gerçekleşir. Topraktaki özü ortaya çıkarmak için de bu aşamalardan geçmek gerekir. Ancak sürekli ıslak kalan madde küflenir, bozulur; sürekli kuru kalan ise katılaşır ve gelişimini kaybeder. Şekil verebilmek için bazen ıslatmak, bazen eritmek, bazen de katılaşmasına izin vermek gerekir.

Belki de kendimiz üzerinde fazla çalışıyoruz ve bu çoğunlukla simyadaki ıslak evreye denk geliyor. Her duyguyu çözümlemek, her düşünceyi kontrol altına almak isteyebiliyoruz. Oysa bazen kurumaya, katılaşmaya da ihtiyaç var. Bazen de yeniden çözülmeye, yumuşamaya… Değişim, bu iki hareket arasında dengede ilerler.

Fırçaları kurtarmak için zamanında müdahale etmem gerekirdi, bu kabül. Ama madem müdahale edemedim, suyun kendi kendine kurumasına izin vermek ve ardından kabı çöpe atmak da pratik bir çözüm oldu. Sonunda gerçek bir zarar vermeden, yükünden arınmış halde geriye sadece hafif bir kabuk bırakan yaralar gibi. Kabuk kendiliğinden düşüp çöpe gitti. Belki de bazen mesele, her şeyi hemen düzeltmek değil; zamanın doğasına güvenebilmek.

Overthinklemeye meyilli olan herkese selamlarımla!

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin