Anasayfa Felsefe Gerçekliği Olmayan Bir Kopyanın Kopyası

Gerçekliği Olmayan Bir Kopyanın Kopyası

Esra Birand
Yayınlanma: Güncellenme 379 Görüntülenme

Fransız filozof Jean Baudrillard’ın 80’lerin başlarında yayınladığı çalışması, bize simülakrumların simülasyonunu anlatır.

Simülasyon kelimesine günümüz teknoloji ürünlerinden iyi kötü alışığız. Peki simülakrum tam olarak ne demek? İsterseniz önce ona bakalım.

Simülakrum kelimesi tınısından da rahatlıkla anlayabileceğiniz gibi, esasında Latince kökenlidir. Taklit, görüntü veya suret anlamlarına karşılık gelir. Bu terim, antik Roma dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir.

Antik Roma’da simülakrum terimi, tanrıların heykellerine veya onların görüntülerine atıfta bulunmak için kullanılırdı. Bu heykeller veya görüntüler, tanrıların varlığını ve gücünü sembolize ederdi.

Baudrillard ise aynı kavramı, modern toplumda gerçeklikten uzaklaşan taklitler ve simülasyonlar anlamında kullanmıştır. Gerçeklikle taklit arasındaki sınırların bulanıklaştığı bir dönemde, gerçeklik algısını ve deneyimini etkileyen bu olgu, bizim için dikkat çekicidir.

Düşünün ki Baudrillard bu çalışmasını 80’lerde yayınlamıştı. Bazı insanların ‘dışa dönük sezgi’ fonksiyonu o kadar gelişmiş oluyor ve onu öyle ustaca kullanabiliyor ki, neredeyse bu kişinin bir kehanette bulunduğunu düşünebiliyorsunuz. Yazımın ilerleyen bölümlerinde Baudrillard’ın tam da günümüze nasıl bir nokta atışı yapmış olduğunu muhtemelen siz de fark edeceksiniz.

Simülakrum bir post modern eleştiri olarak, başlıkta da belirttiğim gibi, orjinali olmayan bir kopyanın kopyası anlamına gelir.

Çağımızda imaj, taklit ya da simülasyonun gerçekliğin yerini aldığını söyleyen Baudrillard’a göre artık; Gösterge-gösterilen, kopya-orijinal, imaj-gerçeklik ikiliklerinin aşılması gerekmektedir.

Madem daha 1980’de bu uyarılar yapılıyordu, peki biz neden dinlemedik? Belki gerçekten canımız acımadan ve sahteden sıkılıp daralmadan aklımız başına gelmeyecekti. Bulunduğumuz dönemde sahteliğin bu denli ileri gitmiş olmasının nedeni belki de sadece deneyimsiziktir.

Baudrillard’a göre, bu noktada imajlar bir dış gerçekliğe bağlanamazlar. Kopya artık bizi orijnaline götüremez ve harita araziye tekabül etmez.

Simülakra bir arazinin, yani maddi gerçekliği olan bir varlığın taklidi ya da kopyası değildir. Orijinal ya da gerçeklik olmadan, bir gerçekliğin modelleriyle yenilerini yaratmaya devam eder.Gerçek ile model, orijinal ile kopya arasında hiçbir fark kalmamıştır.

Bugün gerek maddi varlıklarımız, gerek tükettiğimiz gıdalar, gerek ilişki biçimlerimiz, gerekse duygulanımlarımız dahi simüklarumlara dönüşmüş halde. Biz ise gerçekliği kaybettiğimiz bir labirentin içinde, simülakrumlardan yeni orjinaller üretme çabası içindeyiz.

Kendi kaybettiğimiz gerçeklikte çocuklarımızı simülakrumlardan korumaya çalışırken, bu defa onları bir simülakrumdan başka simülakruma taşımak zorunda kalabiliyoruz. Tercih edilebilir simülakrumlar arasında karar vermeye çalışıyoruz. Örneğin ekran karşısında kendine yalan bir dünya yaratmasındansa, yaz kamplarında enerji atsın istiyoruz. Seçeneksizliğimizin farkındayım, o yüzden burada kesinlikle bir ebeveyn eleştirisi yapmıyorum. Sadece seçenek gördüklerimizin dahi birer simülakrum olduğunun aslında hepimizin farkında olduğunu vurguluyorum. Belki biraz da çaresizliğimize hayıflanıyorum.‘Peki bu durumda biz ne yapabiliriz?’ diye sorduğunuzu işitir gibiyim. Yazımın sonunda kendimce çözümlere değineceğim ama önce simülakrumu daha yakından tanımamız için, onu biraz daha açıklamak ve ardından basit örneklerle yeterince anlaşılır kılmak istiyorum.

Baudrillard, simülakrumları üç aşamada tanımlamaktadır:

1 . Doğal simülasyon: Bu aşamada taklit gerçeğin bir kopyasıdır ve gerçeği yansıtmaya çalışır. Bir tablo veya bir heykel doğal bir simülasyondur. Çünkü gerçek nesnelerin taklidi olarak varolur.

2. Üretken simülasyon: Bu aşamada taklit gerçeği yaratır ve gerçeğin kendisinden bağımsız bir şekilde varolur. Televizyon veya sinema gibi medya araçları, gerçeklik algımızı etkileyen üretken simülasyonlardır.

3. Hiperrealite: Bu aşamada taklidin kendisi gerçeklik haline gelir ve onu tamamen örter. Artık gerçeği taklit etmekten ziyade, onun yerini alır. Bir tema parkı veya alışveriş merkezi hiperrealite örnekleri olabilir. Orada deneyimlenen her şey yapaydır ve gerçeği tamamen örtmektedir.

Fark ettiyseniz burada kasten bir gerçeği örtme amacı yok, en azından başlangıçta… Çoğunlukla simülasyon aslında orjinale hizmet etmek için taklide girişmişken, görüntülenenin orjinalin önüne geçmesiyle, doğal olan yitirilmekte ve simülasyon yeniden kopyalanmaya devam etmekte.

Cansız manken ilk üretildiğinde esas amaç, bir giysinin nasıl görüneceğine dair fikir vermekti. Giysileri satın alacak esas kadın için onları vitrinde sergilemek amacıyla geliştirildi. Fakat podyumdaki mankenin de aynı görevi görmesi için, bu kez gerçek manken plastik mankene benzeyecek kişilerden seçildi. İlk başta kendisine hizmet edilmesi amacıyla kopyalama başlatılmışken, esas kadın podyumdaki kopyasının kopyasına benzemeye çalıştı. Böylece orjinal kadın imgesi kaybolmaya başladı. Kopyasının, kopyasını kopya eden sosyal medya influencerlar’ı ise, zamanla kendilerini yeterince kopya hissedemeyip filtre kullanmaya başladılar. Gerçek kopya kopyalar da — bunların filtre olduğunu bile bile — filtreleri taklit eden makyajlar ve estetik müdahalelere başvurdu. Kopyaların kopyalarının kopyalarının kopyalarının ise estetisyenlere giderek bu en son versiyon kopyaya benzemeye çalışmasıyla, bahsi geçen simülakrum artık kanıksamış olduğumuz bir gerçeğe dönüştü.

Görsel; pixabay.com, StockSnap isimli kullanıcıya ait.

Gerçek hayatta son derece samimi duygularla bir kadın için kalp çarpıntısı yaşayan adam, filmin birinde konuyla alakasız bir aktör tarafından taklit edilebilir. Bu aşk taklidi yapan çift, gerçek bir çift tarafından izlenir. Gerçek çift kendi aşk ifadelerini yetersiz bulup, filmdeki karakterlerin taklidi bir aşk yaşamak ister. Buna tanık olan başka bir çift ise kendi taklidin taklidi aşkını, günümüz modern aracılar vasıtasıyla daha da süsleyerek sergilemek ister. Diğer tarafta harbiden gerçek bir ilişki yaşayan başka bir çift ise, artık gerçeğin ne olduğunun unutulmuş olduğu bir ortamda, kendisini mutsuz hisseder. Birbirine sırtını dönmüş uyurken, hayali bir aşkın kurgusuyla uykuya dalmaktadır.

Geçenlerde bir instagram influencer’ının etkileşim arttırmak üzere verdiği bazı önerilere denk geldim. Bunlardan bir tanesi bize harika bir simülakrum örneği vermekte. Bu yeni geliştirilen taktiğe göre, eğer etkileşimi yüksek bir reels çekmek istiyorsanız kameraya bakarak konuşmamalısınız. İdeal olan o sırada başka bir şeyle uğraşıyor görünmek. Böylece sizi izleyen kişi, sanki bir arkadaş sohbetindeymişçesine size kendisini yakın hissedecek ve anlattıklarınızı daha rahat dinleyecek.

Gerçekten bu durumu ben de fark ettim. Önündeki masada bir şeylerle uğraşıyormuş gibi görünen birisi, çok daha rahat izleniyor. Kendini, elindeki ütüyü bitirmeye çalışan anneni dinler hissedebiliyorsun. Halbuki gerçek hayatta birisi masadakilerle uğraşırken bana bir şeyler anlatıyor olsa, önemsenmediğimi hisseder ve bir an önce kalkıp gitmek isteyebilirim. Belki de karşımdakinin zaten meşgul olduğunu düşünür ve onu oyalamak istemem.Diğer taraftan bir içerik üreticisi gerçekten karşısına kamerayı alıp, bir şeyler anlatmak istiyor olabilir. Fakat bu şekilde izleyiciye yeterince samimi gelmeyeceğinden, numaradan başka bir şeyle uğraşıyormuş gibi görünmeye çalışır. Bunu da doğal göstermek için, öncesinde kim bilir bu durumu ne kadar prova etmek zorunda kalır.

En son ne zaman karşımızdakini söyleyeceklerine gerçekten merak duyarak ve gözlerinin içine bakarak dinledik? Ya da karşımızdaki bir taraftan işlerini hallederken bir taraftan bizle konuşuyorsa, bunu samimi karşılayıp onunla sohbetimizi hiç aksatmadan sürdürdüğümüz oluyor mu? Kafasının tepesine bir topuz yapmış, üzerinde hırkasıyla doğal görünmeye çalışan bir tiktok üreticisini keyifle izlerken, bir arkadaşımız kapıyı çaldığında aynı rahatlıkla kapıyı açabiliyor muyuz ?

Bir pazar kahvaltısına yakın bir tanıdık davet edildiğinde bile uğraşılmamış gibi görünen makyaj ya da salaş görünen bir stil yaratmak uğruna ne denli çaba harcanıp öyle konuk ağırlanmakta. Hiç kendimizi kandırmayalım, uğraşılmış bir salaşlık modası var ve biz yeterince üzerinde uğraşmamışsak, salaşlığımızla rahat hissedemiyoruz.

Peki orjinaller nerede? Madem orjinali olmayan kopyaların kopyaları ile yaşıyoruz, gerçeklik artık bizim için ulaşılmaz mıdır? Yoksa kopyalarla idare etmek, yeni gerçekliğimiz olarak yaşam biçimimiz haline mi gelecek?

Öncelikle şahsi fikrim böyle bir şeyin olamayacağına dair. İçimizde trickster yani hilebaz denen bir arketip var ki, bu durumlarda onu her şeyi alaşağı ederken görebiliriz. Batman filmlerinde bu arketip joker ile resmedilmiştir. Kaldı ki Batman’in kendisi de başka bir tür jokerdir, yani yine şehrin başka tür hilebazı, düzen bozcusudur.

Şimdi dilerseniz kendi yaşamımızda daha barışçıl bir gerçeklik arayışından bahsedeyim. İçimizdeki gerçeklik arzusu ince bir sızıyla köyüne dönmek, toprağına basmak ister. Eğer bunu çeşitli yoga grupları ile bir dağın yamacında instagram fotoğraflarınız için poz vermek üzere yapmak istiyorsanız, başka bir simüklarum uyarısında bulunmak zorundayım. Yoga ya da meditasyon işe yaramaz demiyorum, simülakrum bir yoganın sizi daha da sinsi bir ağa yapıştıracağı konusunda uyarmak istiyorum.

Köy illa fiziksel bir köy olmak zorunda değil. Köklerinize, en yakınınızdaki bir kitabevinde de ulaşabilirsiniz. Orjinal bir Türk masalı okumanın gücünü hiç de azımsamayın derim. Biliyorum mitoloji dendiğinde Zeus, Hera ya da Demeter’den bahsetmek ortamlarda çok daha havalı olacaktır, arketipleri İngilizce ya da Latince ifadeleri üzerinden konuşmak da öyle… Elbette Didim’deki Delfi Tapınağında rastladığınız Latince ‘Kendini Bil!’ yazısı çok fantastik görünmekte ve tabi ki anlamı gayet derin. Fakat aynı ifadeyi Anadolu topraklarındaki çeşitli inanışlardan ve oradaki yaşlılardan dinlediğinizde yaşadığınız huzur bambaşka ise, buna çok da şaşırmayın derim.

Türk mitolojisi dendiğinde çok ürküldüğünü ve bazen de bu söylencelerin çok köhne geldiğini biliyorum.

Dikkat ederseniz ben aslında burada herhangi bir toplumsal ayrımı konuşmuyorum, bizzat toprağın kendisinden ve oradan kopmuşluktan bahsediyorum. Baktığınız bir dağın, yanından geçtiğiniz bir gölün, şekli şemali eski hikayeleri andıran bir taşın efsanesini dinlemek, kimseyi kimseden ayırmaz ama hepimizi aynı toprağa yaklaştırır diye düşünüyorum.

Elbette orjinalin arayışına çıkmak sadece masal ve efsanelerle olmaz. J. Campbell’ın ünlü sözünü hatırlatayım. Mitler kollektif rüyalarımız, rüyalar kişisel mitlerimizdir. Kendimizle bağlantıya geçtiğimiz, kabuğun ötesini kendimiz için merak ettiğimiz ölçüde orjinalimizin arayışına çıkma şansımız var. Böylece orjinalimiz ile ilişkiler kurma, orjinalimiz ile yaşamımızı sürdürme fırsatı ediniriz. Marketten organik sebze bakarak değil belki, mutfakta pişirdiğimiz yemeğin ne olduğunun farkına vararak, sunduğumuz masada gerçekten bulunarak o orjinali yakalama şansımız olabilir.

Son günlerde enteresan bir şey fark ettim. Psikolojik simya ile uğraşmaya başladıktan sonra gerçekten yemek yapmaya ve her öğün yemek hazırlamaktan keyif almaya başladım. Belki biz orjinalimizi unuttukça mutfağımızı bile unutur hale gelmeye, orada dahi simülakrumlar oluşturmaya başladık.

Bir de konuyu kapatmadan şu örneği eklemek isterim; Bir çocuğun önce yaşama ve elindekilere karşı duyarsızlaştığına sonra okula bile giderken yaşamdan ümidini kesmiş bir yetişkin gibi gitmeye başladığına tanık oldum. Bu çocuk sadece üç gece üst üste orjinal Türk masalları dinleyip, üzerine beşer dakika kadar sohbet ettikten sonra ise, sihirli bir değnek değmiş gibi yeniden coşkulu bir çocuğa dönüştü. Bu kalıcı bir dönüşümdü.

Bizzat tanık olduğum bu örneğe istinaden size önce Einstein’dan, ardından Mevlana’dan birer alıntı bırakmak isterim.

“Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara masal okuyun. Daha zeki olmalarını istiyorsanız, daha çok masal okuyun.

Einstein

“Çocukların en iyi eğitmenleri masallardır. Masal, içinde gerçek yaşamın sırlarını ve değerlerini barındırır.”

Mevlana

Mesnevi’den de bir alıntı ekleyeyim;

“Hani çocuklar masal söylerler,Görünüşte saçma şeyler söylerler ya,Fakat masallarında nice sırlar,Nice öğütler gizlidir”(

Cilt 3, syf 211)

Belki bir başka bir yazımda neden masalların gerçek sandığımızdan daha gerçek, gerçek dediğimizin ise masaldan daha kurmaca olduğunu tartışırız.

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin