İnsan belli ki düşünmek için yaratılmış. Asaleti ve erdemi bunda yatıyor; ve tüm görevi, böyle bir yükümlülüğü olduğu için, düşünmektir.
Blaise Pascal
Asırlardır medeni insana yüklenen en büyük sorumluluk hep düşünmek olmuştur. Neyse ki bugün bilinçli zihnin salt düşünmek yanında, üç zihinsel fonksiyonunun daha olduğunun farkındayız. Yani düşünme önemli olduğu kadar, diğer fonksiyonlarla da dengelenmesi gereken bir yönümüz. Tüm fonksiyonları işledikçe; başarı, mutluluk ve en önemlisi kendi tamlığımıza erişmek adına, bu dengelemenin ne kadar gerekli olduğunu bir kez daha hatırlamış olacağız diye umuyorum.
(T), yani düşünce, bizim duyumsadığımız bilgiye karşı kurduğumuz soğuk mantıktır. Soğuk mantık dememin sebebi şu; Artık bilgi duyumsandıktan sonra yavaş yavaş iç dünyamızda dolaşmaya başladı. Ona dair yorum yapmaya başladık ama hala bu kişisel değerlendirmemizi içermiyor. Bir olgunun varlığı ya da yokluğuna dair bir tespitimiz var ama ona henüz iyi-kötü veya doğru-yanlış demiyoruz. O olguyla ilgili akıl yürütüp, mantıksal çıkarımlar yapıyoruz ama şahsi yorumlarımızı devreye sokmuyoruz. Bu fonksiyonda bilgi hala yüzeysel bir süreçten geçmekte.
(T) Düşünce ağırlıklı insanlar tahmin edebileceğiniz gibi bilgiye değer verirler. Duygularını çok fazla hesaba katmadan kararlar alır, bu kararların belli bir mantıksal gerekçeye dayanmasına ihtiyaç duyarlar.
AsIında hiçbir şey, iyi ya da kötü değiIdir. Her şey, bizim onIar hakkında düşündükIerimize bağIıdır.
W. Shakespeare
Her ne kadar burada soğuk bir yaklaşımdan bahsediyor olsak da, mantıksal çıkarımlarınızı gerçekten incelerseniz, aslında çoğu zaman varolan bir yargınızı kanıtlar nitelikte olduklarını görürsünüz. Eğer hislerimiz, yani kişisel değerlendirmelerimiz, bize bir adres gösteriyorsa mantıksal çıkarımlarımız da hep aynı adres etrafında dolaşacaktır.
Ben bu konuda genelde espiriyle karşık şu duvar yazısını örnek veririm; ‘Yerin kulağı var derler, benim de kulağım var, ben yer miyim? Hayır, yemem’.
Tabi ki mantıksal çıkarım asla bu kadar basit değil, ben sadece burada vurgulamak istediğim noktayı pekiştirmeye çalışıyorum. Birbirine tamamen zıt fikirleri savunan iki insanın, karşılıklı olarak çok mantıklı çıkarımlarda bulunduklarına rastlamışsınızdır. Sonuçta haklı bulduğunuz kişi genelde, değerlerinize en yakın gördüğünüz kişi olur.
Bu yüzden mantıksal görünen tartışmalarda nesnel bir doğruya ulaşılabileceği düşünülse de, eninde sonunda herkes kendi değerleri doğrultusunda metodolojik bir yaklaşım sergileyecek ve böylece konuyla ilgili harika bir mantık geliştirecektir. Mantık savaşları içinde herkes kendi savaşının galibidir ama genelde hiç bir sonuca varılamaz. Direksiyon çoğunlukla değerlerde, yani (F) his fonksiyonundadır.
Burada anlatmaya çalıştığım şu;(T) düşünce fonksiyonu ile yola çıkıp oluşturduğumuz metodolojik bir yöntem çok mantıklı olsa da, her zaman varsayımlarımızdan bağımsız değildir. Yani her mantıklı argüman sadece ve sadece düşünsel fonksiyondan gelmiyordur.
Varsayımlarını gözden geçirmelisin. Varsayımların dünyaya açılan pencerendir. Onu arada bir temizlemezsen, içeriye ışık girmez.
Alan Alda

Bir hukuk insanının aradığı gerçek ‘Gerçek’ değildir, onun aradığı tutarlılık ya da tutarlı bir çıkarımdır.
Henry David Thoreau
Öte yandan, eğer karşınızdaki kişi düşünsel fonksiyonu aktif birisiyse ve elinizdeki bir fikri ona anlatmaya çalışıyorsanız, bu defa kendinizi bir yargıca savunma yapar gibi hissedebilirsiniz. Bu konudaki hisleri ya da sizin hisleriniz veya konuyla ilgili herhangi bir değer yargısı onu etkilemeyecektir. Fikirlerin üzerine giderken önce tutarlılık arayacak ve onun çok savunduğu bir değeri konuşuyor olsanız bile, çelişen ifadeleri anında fark edip ortaya çıkaracaktır. Diğer taraftan savunduğunuz konu onun için bir tehdit içerse dahi ,önce kullandığınız metodolojiye odaklanacak ve mantıksal çıkarımlarınızı kendi içsel tehditlerine çok kulak asmadan dinleyecektir.
Bu durumda karşınızda ikna etmeniz gereken düşünsel ağırlıklı bir çocuk varsa eğer, tüm argümanlarınızı buna göre oluşturmanız gerekecek. Yoksa bu çocuk sizi ciddiye almayacaktır. Tersine (F) his fonksiyonu ağırlıklı bir çocuk ise, kurduğunuz mantıksal çıkarımları göz ardı edecek ve ancak ona kişisel değerler üzerinden yaklaştığınızda sizi dinleyebilecektir. (F) His odaklı bir çocuğa yaklaşırken, ‘Başka çocuğun oyuncağını sormadan alırsan, o çocuk çok üzülebilir’ gibi bir argüman kullanabilirsiniz. Düşünsel çocukla konuşurken ise, ‘sen onun oyuncağını sormadan alırsan, o da seninkini sormadan alır’ gibi bir neden-sonuç ilişkisi kurabilirsiniz.
Mantıklı sonuca (F) his de gider, (T) düşünce de. Ama kusurları görmek için düşünce daha iyi bir fonksiyondur.
Hem (F)his, hem (T) düşünce fonksiyonu birer yargı fonksiyonlarıdır. Yani her ikisi de kendisine göre işe yarayan bir çıkarımda bulunur. Sadece izledikleri yol birbirinden farklıdır. (T) Düşünce fonksiyonu anlatılırken bazen insanların kafası karışıyor ve sanki (T) düşünce odaklılar daha zekiymiş ya da bilimsel konulara daha yatkınlarmış gibi anlaşılabiliyor. Oysa MBTI’ın kurucuları Myer ve Briggs’in araştırmalarına göre, zeka testlerinde en yüksek puanları INFP ya da INFJ gibi (F) hissel iki tip alıyor. Bilimsel araştırmalarda ise (F) his fonksiyonu aktif kişilere, (T) düşünce fonksiyonu aktif kişilerden daha çok rastlıyorsunuz. Yani ne entellektüel değerlendirme, ne de bilimsel akıl yürütme için (T) düşünce tek başına öne çıkan bir fonksiyon olmuyor.
Diğer taraftan kişisel değerlerin dışarıda bırakılması gereken alanlarda- adalet gibi- (T) düşünsellerin daha başarılı olduklarını görüyorsunuz.

Bu arada kişisel değerlerini dışarıda bırakması, bir düşünselin de tamamen nesnel olmasına her zaman yetemeyebiliyor. Çünkü düşünsel daha çok ‘benim bildiğim doğru’ şeklinde inanmaya yatkın oluyor. Oysa bir hissel, ‘benim değerlendirmem bu’ diye düşünerek, fikrinin bireysel olduğunu daha baştan kabul edebiliyor. Dolayısıyla bir hissel, düşünsele kıyasla daha uyumlu hareket edebilirken, düşünsel kararlarında daha keskin yargılara varabiliyor.
Yani bir düşünsel kişisel değerlendirmesini dışarıda bıraksa da, daha önceden varmış olduğu bilgiye dayalı mantıksal yaklaşımını kolay kolay değiştirmiyor. Bu da zaman zaman nesnelliği için tehlike oluşturabiliyor. Elindeki bilgilerin doğru çıkarıma varmak için her zaman yeterli olamayacağının farkında olan ve yeni bilgileri almaya zihnini açık tutarak kurduğu mantıkta değişiklikler yapmayı göze alan bir düşünsel, bu anlamda çok daha gerçekçi olacaktır.
Bir düşünsel için eyleme geçmek çok önemlidir. O eylem konusunda sohbet etmek, fikir almak, birlikte uzun uzun beyin fırtınaları yapmak düşünsel için sıkıcıdır.
Ayrıca düşünseli gerçekler ve fikirler cezbeder. İlişkiler üzerine düşünmek ya da konuşmak ve insanlarla ilişki kurmaya çalışmak bir düşünsel için hiç ilgi çekici değildir. Bu insanları sevmediği anlamına gelmiyor, burada sadece insan ilişkilerine ilgisinin çok düşük olduğundan bahsediyoruz.
Düşünce fonksiyonu bir olguya baktığında onun varlığı ya da yokluğu üzerine bir değerlendirmede bulunmak ister. His ise aynı olguya kabul edilebilir ya da edilemez diye bakar.
Bu haliyle konu insan ilişkilerine geldiğinde, düşünce fonksiyonu yetersiz kalıyor. İnsan ilişkilerinde bireysel değerler ön plana çıkıyor ve düşünsel oradan kaçmak istiyor. Düşünseli daha aktif birisi, ‘başkaları söyleyeceklerimle ilgili ne hisseder?’ bakış açısıyla değil, ona mantıklı gelen olgular üzerinden gerçekçi bir konuşma yapmak istiyor. Öteki türlüsü onda çelişkiler yaratıyor ve kendisini zorlanmış hissediyor.
Seni seviyorum ve seni sevdiğim için eninde sonunda seni yalanlarla kendime hayran bırakmak yerine, gerçeklerle kendimden nefret ettireceğim.
Pietro Aretino

Eğer insanlara düşündüklerini düşündürtürseniz size bayılırlar: ama gerçekten düşünmelerine sebep olursanız sizden nefret ederler
Don Marquis
Anlaşılacağı gibi düşünce fonksiyonu aktif birisi taktiksel hareket etmez ve doğrucudur. Düşündüğünü pat diye söyler ve bazen duyarsızlıkla suçlanabilir. Kaşısındakinin fikirlerine kuşku ile yaklaşır. Gündelik sohbetlerinde dahi ilk tepkisi karşı tarafın yanlışlarını ve yanılgılarını görmek üzerinedir. Niyeti soğuk davranmak olmasa da, etrafı tarafından öyle anlaşılabilir. Dışarıdan bakıldığında genellikle net ve resmi görünür.
Elindekilerle bir sonuca varmışsa eğer, çoğunlukla yargılarını tekrar değerlendirme gereği duymaz.
Entellektüel kritik yapmakta iyidir. Hata ve problemleri rahat görür. Bu görüşü sayesinde toplumda bilgi ve derinleşmenin önünü açar. Etraflarındaki hissel karakterlerin gözünün açılmasını sağlar ve düşünsel eksikliklerinde onların koruyucusu olur.
Bazen etrafındakilerin duygusal ihtiyaçlarını görmekte zorlanabilir. Mark Manson’ın kitabında bu tarz biriyle ilgili geçen bir hikaye vardı. Düşünsel olduğunu düşünüdüğüm bir doktor, evini ve ailesini çok sevmesine rağmen onlara olan sevgisini çok fazla gösteremiyordu. Eşi ise çocuklarının babalarından ihtiyacı olan ilgiyi görebilmelerini sağlamak adına, kocasının asistanından randevu alıp onları doktor eşine muayene ettirmek üzere hastaneye getiriyordu.

Sevginin içinde her zaman biraz delilik var, ama her deliliğin içinde de biraz mantık.
–Friedrich Nietzsche
Hani şu yetişkinlik çağında dahi beğendiği kadına kaba davranan erkekler vardır ya, onların da çoğunlukla düşünsel karakterlerden çıktıklarını görürsünüz. Karşısındakine olan ilgisini onda kusur bularak gösterebilir. Eşinin zekasına çok saygı duysa da, onun her lafında bir hata arar gibidir. Halbuki bunun nedeni çoğu zaman onu çok sevmesi ve bu yüzden de ona tüm dikkatini vermesidir. Bazen de tek derdi, onu düzelterek aslında koruyup kollamaya çalışmasıdır. Karşı taraf ise bu davranış karşısında kendisine büyüklük taslandığını hissedebilir ve ordaki sevgi ve şefkati her zaman göremeyebilir.
Bir düşünsel için karşısındakini rahatsız ettiğini fark etmeden ve onun duygusunu anlamaya çalışmadan onunla ilişki kuramayacağını fark etmek zor olabilir. Sevdiğinin sıcaklığına ihtiyaç duyar ve bu arada karşısındaki kendisinden uzaklaştığında kafası son derece karışabilir. ‘Ben ona yardımcı olmaya çalışırken, onu bu denli önemserken, niye benden uzaklaşıyor ki?’ diyerek bu durumu sorgulamaya başlar.
Bazen de karşı tarafın üzülmesini çok fazla önemseyerek aslında onu gereksiz yere gerer. Sevdiği birisi üzüldüğünde onunla birlikte ve ondan fazla üzülür. Bu yüzden bu kişi kendisini üzdüğü için ona tavır alır. Sevgilisi ya da yakını, özellikle his fonksiyonu baskın biriyse, kendisinin üzüldüğü bir durumda ondan destek beklerken, tersine bir tavırla karşılaşınca çok şaşırabilir.
Halbuki bir düşünsel bizzat kendisi mantıksız görünen duygusal davranışlara ve tavır almalara anlam vermekte zorlanır. Kendisine yapılan tavırlara bir duygusal kadar anlayışlı yaklaşamaz. Bu tür durumlarda gereğinden fazla incinir veya sinirlenir.
Bir düşünsel insan ilişkileri açısından dünyayı anlamlandırmak adına, yanında bir hissele ihtiyaç duyar. Tabi ki his fonksiyonu düşünsel bir kişide de mevcut. Dolayısıyla esas amacı karşı taraf ile kendisini tamamlamak olamaz. Sadece onun sayesinde önceleri görmezden geldiği bu fonksiyona ayna tutar ve bu fonksiyonun nasıl işlediğini daha derinlemesine görme şansı olmuş olur. Böylelikle his fonksiyonunu daha da aktifleştirerek, zamanla kendi iç dünyasında kendisini tamamlamaya başlar.

İnsan ırkının evrimi ehlileşmiş hayvandan itibaren on bin yılda gelişmiş olmayacak, milyon yılda vahşi hayvandan gelişmiş olacak, çünkü insan her zaman vahşi bir hayvandı ve hep öyle kalacak.
Darwin
Benim için en acı farkındalıklardan biri, en sade insanın, en yakınınızdakinin bile ve çok basit durumlarda dahi egosunun vicdanının önüne ne kadar kolay geçebildiğini görmekti. Buna tanık oldukça zaman zaman insan sevgim yerini rahatlıkla korkuya ve uzaklaşma ihtiyacına bırakıyordu. Her defasında kendimi yeniden katılaşmamaya, bunun yerine anlamaya yöneltmeye çalışıyordum. İster istemez de kendimi sorgulamaya başlıyordum. Acaba benim de bir şey olmak, kendini bir şey sanmak için kalbimin sesini kısmaya kalkıştığım zamanlar olmuş muydu? Muhtemelen olmuştu ve kör noktam olduğu için görememiştim bile. Nihayetinde sadece bir insanım. Ama en önemlisi insan olduğumuzu ve kusurlu olduğumuzu tekrar tekrar hatırlamak değil mi? Bu yüzden sınırlarımızı sürekli başkalarına göstermek ve kendi sınırlarımızı tekrar tekrar kontrol etmek zorundayız. Yanlış yapmak için kötü biri olmamız gerekmiyor. Sadece insan olmak yeterli.
Sınırlarını fark etmeyen kişi, başkalarının sınırlarını da görmek istemiyor. Kendi meleksiliği içerisinde bazen kaş yapayım derken de göz çıkarıyor. Bu yüzden medeni toplumlar için yazılı kurallar yetmiyor, yazısız sosyal kurallar da işin içine giriyor. Bir aradayken nefes alabilmek için bu şart. Bu da kendi bildiklerin ne olursa olsun bir kenara bırakmayı ve medeni bir insan olup davranışlarına sınırlama getirmeni gerektiriyor. Medeni olmadığın durumlarda dahi toplum sana medeni taklidi yaptırıyor. Yani ırkçı düşüncelerin varsa bile, gerçek anlamda medeni bir toplumda, bunu kendine saklamak zorundasın. Başkasının dinine saygı duymuyor olabilirsin ama saygı duyuyormuş gibi yapar, değerlerini (yani hislerini) mümkün olduğunca açık etmezsin.
Toplum bunu nasıl sağlıyor? Her davranışında seni hapisle korkutmuyor tabi ki. Freud diyor ki; bir taş atmak yerine bir aşağılamada bulunan ilk kişi medeniyeti bulan kişidir. İnsanlar yargılanmaktan çok korkar ve eğer toplum bir konuda yargılama yapmakla ilgili fikir birliğine vardıysa, o yönde doğal bir kontrol mekanizmasını oluşturmuş demektir.
Medeniyetimiz tökezlemeler üzerine kuruldu ve her bireyin varlığı yalnızlık spazmının çaresiz ıstırabına yönelir. Eğer buna karşı çıkıyorsan dostum, oraya kendin ulaşana kadar bekle!
William James
Fakat hayal denecek bir medeniyet kuran toplumlarda insanların ızdırap çektiğini, intihar, uyuşturucu, boşanma ve yalnızlık duygusunda müthiş artışlar olduğunu görürsünüz. Bu da doğal olarak insanları medeniyeti dahi sorgulmaya götürüyor. İnsanların kişisel değerlerinin, yani his dünyasının, kalıplara sokulmaya çalışıldığı bir medeniyet düşünselleri dahi – hatta en çok düşünselleri- yoksunluk içinde bırakıyor. Bir düşünsel için hisleriyle olması, kendi tamlığına ulaşabilmesi açısından çok önemli. İnsanın ve insan ilişkilerinin olduğu yerde sadece metodolojik bir yaklaşım, yani sadece düşünce fonksiyonu, sadece his fonksiyonunu öne çıkaran bir toplum kadar ama farklı şekillerde tehlikeli olmaya başlıyor. Zaten önceki yazılarımdan da hatırlayacaksınız ki, bir tarafın öne çıkarıldığı bir zihinde diğer parça bastırılıyor demektir. Bastırılan parça ise itildiği güç orantısında kendisini yukarıya atacaktır. Fakat bu yukarıya atış kontrolsüz olacağından, yıkıcı da olur. Öyleyse gerçek bir medeniyet için hem his, hem de düşünce fonksiyonu o toplum içerisinde dengelenmek zorundadır.
Bugün ileri medeniyetlerde insanlar bu durumun son derece farkında olsa da, modern toplumun kanayan yarası diyebileceğimiz tüketim toplumu olgusu burada da suları bulandırıyor. Mış gibiler, gerçeklerin önüne geçiyor. İnsanlar sahtesini çiğnediği değerlerin neden onlara tad vermediğini ve gerçeğinin değil sahtesinin ona çekici ambalajlarla sunulduğunu bazen göremiyor. Değerler de anlamını yitirince yavanlık bir karadelik gibi insan ruhunu içine çekmeye başlıyor. Bugün artık bu durumun devam edemediği ve insanların uyanmak üzere buhrandan buhrana sürüklendiği bir dönemden geçiyoruz. İşin nereye varacağını, daha önce hiç deneyimlenmediği için, biraz kaygıyla ama daha çok değişim isteğiyle kaçınılmaz olarak merak ediyoruz.
Geçenlerde bir Youtube videosunda Gülseren Budayıcıoğlu’nun bu konuya biraz değindiğini gördüm. Bir iki cümleden sonra çok derine girmeden başka bir konuya geçti. Yine de Türkiye’de bilinen ve saygı gören bir uzmanın medeniyetin bu yönüne işaret etmesi beni çok mutlu etti. Belki başka yerlerde derinlemesine de incelenmiştir, ben henüz denk gelmedim.

Sınırlarımızı çizebilmek, başkalarını kırmak pahasına kendimizi sevmeye cesaret etmektir
– Brené Brown
Yukarıda bahsettiğim gibi, medeniyet öncelikle kişisel sınırlar ve buna saygı duymakla ilgilidir. Stephen Hawking’in de dediği gibi; bilginin önündeki engel cehalet değil, bildiğini sanmaktır. Hepimiz bir şeyler bildiğimize inanıyoruz ama ortak değerler oluşturmadan, kendi kişisel fikirlerimizle başkalarını düzeltmeye kalkıştığımızda, kaostan başka bir şeye sebep olmuyoruz.
İşte tam da bu yüzden, öncelikle medeniyeti ortak değerlerimiz üzerinden geliştirmeli, diğer taraftan sadece kendi kişisel değerlerimizden yola çıkarak başkalarının kişisel sınırlarına girmekten kaçınmamız gerekiyor. Hiç kimse her değerinin altında yatan sebebi tek tek başkasına açıklayamayacağı gibi, buna zorunlu da değildir.
Eğer kişisel sınırlarım seni rahatsız ediyorsa, muhtemelen onların orada olmasının nedenlerindensindir
Steve Maraboli
Zaten medeni dediğimiz, sistemi oturmuş toplumlarda, ‘kınamak’ kültürün önemli bir parçası haline gelmiş olsa da, bu öncelikle herkesin fikir birliği olan ve yerleşmiş toplum değerleri üzerinden yapılıyor. Üstelik ortada tehlikeli bir durum yoksa, başkasına karışmayı içermiyor. Rahatsız olduğu bir durum varsa o kişiden uzak duruyor, çok huzursuz olduysa da dedikodusunu yapabiliyor ama o kişinin davranışlarını kişisel olarak gidip yönetmeye kalkmıyor.
Ben başka toplum bizden daha doğru yapıyor demek için bunu anlatmıyorum. Sadece başka topluma özentiliğin o toplumun değer yargılarının bütününe sahip olamayacağımız için, bizim açımızdan tehlikeli hale geldiğini anlatmaya çalışıyorum. Medeni bir toplumun sahip olduğu bir değer örnek alınabilir ama bu değer üzerinden kınamaya varılması için, önce o unsurun doğru şekilde kültürümüze entegre olmuş ve eksiği gediği deneyimle fark edilmiş olması gerekiyor. Ardından zaman içerisinde toplum bireyleri bu konuda fikir birliğine varacak ve bu artık her kafadan rastgele bir yorum olmak yerine, neredeyse herkesin bildiği yazısız bir toplum kuralı haline gelmeye başlayacaktır. Yani insanları kınamak tek başına bizi medeni yapmıyor ya da toplumumuzu medenileştirmiyor. En azından başka unsurların da çorbaya katılmış olması gerekiyor.
Kültür dediğimiz zaman aslında düşünce değil his fonksiyonunda bahsetmiş oluyoruz. Çünkü kendi değerlerimizle ortaya koyduğumuz fikirler bizim hislerimiz iken, kişisel değerlerimizi bir kenara bırakıp metodolojik ve soğuk bir yaklaşımla analizler yapmak, düşünce fonksiyonumuzun işi.
İşte bu yüzden kültür ve insani değerlendirmeler kendi içinde saçmalamaya başladığında, bunu ilk fark edenler düşünseller oluyor. Tutarsızlık oluşturmaya başlamış sosyal değerler, düşünselin mantıksal yaklaşımına takılmadan geçemiyor.

Herkes aynı şeyi düşünüyorsa, hiç kimse fazIa bir şey düşünmüyor demektir.
W.Lippmann
Böylece mantığıyla çelişen mantıksız durumlara çıkıntılık yapanlar da genelde düşünsel karakterler oluyor. Toplumları kaptırıp gittikleri yanlış yollardan çevirenler bu yüzden genelde düşünce ve sezgi fonksiyonlarını, (hatırlarsanız sezgiseller de, daha farklı nedenlerle çıkıntılık yapan kişilerdi) aktif kullanan kişilerden çıkarlar. Herkesin rahatlıkla bilebileceği ama tersini savunduğu bir durumda, düşünsel-sezgisel karakterlerin gerçekleri tokat gibi ortaya attıklarını ve belli güçler tarafından önlenememişlerse, sırf bu son derece aşikar olanı söyleme huyları sayesinde, kitleleri peşlerinden sürüklediklerini görürsünüz.
Çoğu alanda başta toplumun refahı için oluşturulmuş kurallar, bir süre sonra yanlış yorumlanmaya ve kullanılmaya başlandıysa, zamanla toplumun dikeni haline gelmeye başlarlar. Başta işe yaradığı için artık sorgulanmıyorlardır ve hatta onları sorgulayanlar toplumda tehdit olarak görülüyorlardır. Oysa düşünseli aktif birisi, yazılımdaki hataları görür gibi, bu aksaklıkların farkına varır.
İki şey sonsuzdur: evren ve insanların aptallığı; ve evren konusunda emin değilim.
Yukarıdaki söz tahmin edersiniz ki Einstein’a aittir. Bir INTP olan Albert Einstein’ın (yani bir düşünsel-sezgisel), tutarsız insan davranışlarına delirmemesi olanaksızdı zaten.

Düşünce, aksaklıkları fark etmek ve onları düzeltmek üzere yöntem geliştirmek için var. Sorun yokken düşüncede aktif kalmak ise, kendine iş çıkarmak adına aksaklık üretir.
Harika başarılar elde etmek için sadece çalışmak değil, hayal de kurmak, yalnızca planlamak değil, inanmak da gerekir.
–Anatole France
Düşünce metodolojik olabilir ama harekete geçirmez. Düşünce ile değil, duygu ile karar veriririz. Duygu olmadan iyiyi,doğruyu, güzeli, çirkini… bilemeyiz.
Önceki yazılarımda sık sık motivasyon konusuna değindiğimi fark etmişsinizdir. Biz bir istekte bulunuduğumuzda, beynimiz bu isteği yerine getirmemizi sağlayacak enerjiyi üretir. Bu enerjiye biz motivasyon diyoruz. Hatta üzerine gitmeyeceğimiz, enerjimizi kullanmayacağımız bir isteğimiz varsa, bu da zihnimizde ve bedenimizde bir gerginlik yaratıyor. Buna da stres adını veriyoruz. Bu arada bastırılan isteklerimiz de esasında birer istek oldukları ve enerji ürettikleri için, bunlar da zihinde baskı yaratıyorlar ve bastırıldıkları enerji ile bir süre sonra bağımsız olarak bilince sıçrıyorlar. Bunlar da bizim komplekslerimiz oluyor.
Yukarıdaki paragrafta saydıklarımıza baktığımızda, neden duygu ve düşünce fonksiyonlarının birbiriyle iletişim halinde olması ve birlikte çalışmaları gerektiğini biraz daha iyi anlamış oluyoruz. Düşünce metodolojik bir yaklaşımla hedefler belirliyor ama bu hedefleri gerçekleştirecek enerjiye, hislerimizin istek üretme aracıyla ulaşıyoruz. Düşünce fonksiyonunun işi burada inanılmaz karışık. Çünkü his fonksiyonuna ‘şu hedefe enerji ürettir’ diye talimat veremiyor. His fonksiyonu düşünceden gelen tüm faaliyetleri önce kendi değerlendirmesinden geçiriyor ve son kararı kendisi veriyor. Müdaheleyi sevmiyor ama müdahele edilmezse de, tabiri caizse, zıvanadan çıkabiliyor. Yani düşünce fonksiyonunun hislerle ilişkisi, bir yetişkinin iki yaşındaki bir çocukla uğraşması gibi. Üzerine gidersen inatlaşır, kendi haline bırakırsan başına neler geleceğini bilemezsin.
Nasıl ki çocuk yetiştirmek, ipin üzerinde cambazlık yapmak gibi daimi bir denge ve iletişim, bunun yanında sürekli bir öğrenme ve araştırma sürecini gerektiriyorsa, zihnimizdeki bu iletişimde de benzer taktikler izlemek zorunda kalıyoruz. Bunu genelde; Bildiğimiz konularda bile hatırlamak adına insan doğasına dair sürekli okuyarak, meditasyon yaparak, günlük serbest yazı yazarak ve iç iletişimimizi kesmeyerek yapıyoruz. Aksi taktirde tıpkı iki yaşındaki çocukta olduğu gibi, küçücük bir ihmal sonucunda işler son derece karışabiliyor. Bu konuda Mark Manson’ın kitaplarını çok eğlenceli buldum. Özellikle sesli kitabını dinlemek, bir de seslendiren kişi İbrahim Selim olunca, bana ayrıca çok keyifli gelmişti.
Bunun yanında elbette ki insanlık tüm bu boğuşmadan yorulup, tarih boyu kendini tanıma yolculuğunu sadeleştirmeye çalıştı. Bilincin kalabalığının insanın özüne ulaşmasındaki en büyük engel olduğunu fark eden ve yanlış yöntemlerle yanlış değerlendirme sistemleri oluşturduğumuzu düşünen nihilizm, iki yargı fonksiyonunu da sisteminden çıkarmaya kalktı. Sadece duyumsal ve sezgisel bilgi ile yaşamı bir araya getirmek istiyordu. Yani bir anlamda yaşamı gerçekten kavrayabilmek için algılamak ama sadece algılamak, yargıyı dışarıda bırakmak istiyordu. Bu bakış açısı hiç de mantıksız değil aslında. Yukarıda bahsettiğimiz mücadele varken, biz kendi doğamıza bu patırtı içerisinde ne kadar ulaşabilecektik? Üstelik gerçeği olduğu haliyle nasıl bilebilecektik? Tam da Nietzsche’nin değindiği gibi, değerler sistemimizin göreceleğinde biz yaşamı nasıl doğru anlamlandırabilirdik?
Öte yandan hedonizm pencereyi biraz araladı. Özüne dönmeyi, sadece ve sadece tüm değer sistemini hazlar üzerine oluşturmakla denedi. Bu en azından tek bir yagı sistemini, haz fonksiyonunu, üstelik çok kısıtlı bir kısmıyla bilincin tek yargı aracı olarak konumlandırdı.
Kinik felsefe ise bunun tersini yaptı. Yine tek yargı aracı hislerdi, yani değer sistemiydi, ama bu defa hazlar devre dışı kalıyordu. Geriye kalan sistem bizim ahlakımızı ve tek yargı sistemimizi oluşturuyordu.

Kinik felsefenin önde gelen isimlerinden Sinoplu Diyojen, tüm zamanların en güçlü hükümdarlarından birine korkusuzca ‘Gölge etme!’ şeklinde buyurmasıyla, bir çoğuna cesaret timsali bir adam olarak çekici gelmiş olabilir. Ama yine de muhtemelen o bir çoğu ömrünü bir fıçıda geçirmek istemeyecektir.
Hatırlarsınız belki, cesaret konusuna yazılarımdan bir tanesinde daha değinmiştik. Burada Aristoteles’in altın orta öğretisinden bahsetmiştik. Direk kendi yazımdan alıntı yapıyorum; ‘ Buna göre insanın her erdemi iki uç arasındaki orta bir noktadadır. Örneğin cesaret erdemi, şapşal bir gözü karalık ile korkaklık arasında orta bir yerdedir.’ Diyojen bahsettiğimiz ifadeyi kullanırken muhtemelen Büyük İskender’in kendisine olan hayranlığını bildiği için bu kadar geniş davranmıştı. Dolayısıyla bu hareketini cesaret olarak yorumlayabiliriz belki. Öte yandan Piron gibi bir kuşkucu bu kadarla kalmaz, rivayete göre arkadaşları onu korumasa uçuruma doğru korkusuzca yürüyüp kendisini kayalıklara saplanmış halde bulabilirdi. Sanırım bu durum bahsettiğimiz tipte bir cesaret kavramıyla açıklanamaz. Diğer taraftan Diyojen Akademisi’nin takipçilerinden olan Rousseau’nun da, kişisel hayatında mazoşist saplantılara sahip bir adam olduğunu biliyoruz. Kendini arayışta acı kaçınılmaz ve çok defa acı çekmeyi çekmemeye yeğleyerek bu yolda ilerleriz. Fakat bana kalırsa bir mazoşist ve gelişimi için acı çekmeyi seçen kişi arasındaki temel fark bunu neden yaptığıyla ilgilidir. Birisinin arayışı kendi değerine ulaşmak yani kendini sevmek iken, diğeri kendi değersizliğine ulaşmaya çalışır. Çünkü bir şekilde konfor alanı, o bildiği ve tanıdığı değersizlik duygusunda oluşmuştur. Birisi konfor alanını terk etmek için acı çekerken, diğeri konfor alanına kaçmak için acıya yöneliyor.
Konudan biraz uzaklaşmaya başlamış olsak da, diğer bakış açılarına kısaca uğramanın neden kendini arayışta bizi iki yargı fonksiyonunu dengelemeye getirdiğine biraz değinmek istedim. Eğer kendimize köpek lakabı takıp (kinik, Yunanca’da köpeksi anlamına geliyor)hazlarımızdan mazoşistçe uzaklaşmak, isteklerimizin özgürlüğünü abartıya kaçmak suretiyle çıkarmak ya da tüm bunlardan soyutlanmaya çalışırken Nietzsche gibi kendimizi acı dolu bir dünyanın içerisinde bulmak fikri bize yeterince çekici gelmiyorsa, muhtemelen arada bir denge kurmayı tercih edeceğiz. Mark Manson’ın kitabında kullanmış olduğu bir ifade çok hoşuma gittiği için burada ben de bunu tekrarlamak istiyorum, iki fonksiyonu pazarlığa oturtmanın, onları buna ikna etmenin yolunu öğrenmek durumundayız.
Bu arada Nietzsche’ye tamamen katılmıyor da değilim. Biz bildiğimizi düşündüğümüz ölçüde ‘gerçek’ ten uzaklaşıyor, bilmediğimizi kabul ettiğimiz ölçüde de gerçeğe yaklaşabiliyoruz. Ama bu zaten kendi başına hiç bir zaman gerçeği bilemeyeceğimiz anlamına geliyor. Öyleyse bizim için ne düşünce ne de his fonksiyonu hiç bir zaman güvenilir olmayacak. Hatta algılama fonksiyonlarımıza dahi ne kadar güvenebiliriz?
Bu durumda bize kalan, bu dört fonksiyonu işimize en çok yarayacak şekilde birer araç olarak kullanmak ve hiçbirine gerçek anlamda itimat etmemek olacak. Jungian felsefe gerçeği bilinçte değil, bilincin derinliklerinde ve çok aşağılarda bir güneş misali parlayan ‘kendi’ (self) arketipinde arıyordu. Onu tamamen bilincimize almamıza ömrümüzün yetemeyeceğini, sadece ona yaklaşabileceğimizi savunuyordu. Jung’a göre ego bilinçaltına yaklaşmalı, kendi arketipi de bilince. Ego tıpkı güneşin etrafında dönen dünya gibi, kendi arketipinin etrafında dönmeli ve onun yörüngesine girmeli. Bunu başarabilen insan, kişisel gelişiminde gidebileceği en öte noktaya ulaşmıştır zaten. Aşağı yukarı tüm din ve felsefelerin de buna benzer bir amaca ulaşmayı hedeflediklerini düşünüyorum.

Bu dört fonksiyonu dengelemeye çalışırken MBTI bana çok kullanışlı geliyor. Örneğin bir ENFJ iseniz; Biliyorsunuz ki en güçlü fonksiyonunuz dışa dönük hisken (Fe), bilincinizdeki en zayıf fonksiyon içe dönük düşünce (Ti). Dolayısıyla çok karizmatik ve sosyal yönü muhteşem biri olabilirsiniz. Fakat bunu ancak pek de enteresan bulmadığınız içe dönük düşünme fonksiyonu ile pazarlığa oturarak yapabilirsiniz. Çünkü içe dönük düşünce insan ilişkilerini hiç çekici bulmayabilir ama onları tarafsız bir gözlemle işe yarar bir mantığa oturtmakta çok iyidir. Eğer sizde pasif olan Ti fonksiyonunu görmezden gelirseniz; Her söyleneni değerlerinize bir tehdit ve her olup biteni kendinizle alakalı sanabilirsiniz. Onay ihtiyacı içinde kıvranan, dolayısıyla hiç de karizmatik olmayan, alınganlığıyla başkalarını bezdiren ve onlardan kendisini kopartan yani sosyalleşmeyi pek beceremeyen ama buna çok ihtiyacı olduğu için de biraz düşkün bir görüntü sergileyen, sağlıksız bir ENFJ’e dönüşmek de mümkün. Demek istediğim, MBTI bizi bir kalıba sokmaz ve bu arada biz tüm düşünce ve davranışlarımızı şekillendirmekte MBTI’dan bağımsızız. Fakat dilersek ve kullanmayı bilirsek işe yarayan ve bize özel bir rehber sunabilir.
Yukarıda da bahsettiğim gibi, gerek kişisel hayatımızda gerekse toplumsal yaşamda orta bir yol bulmak zorunda kalıyoruz. Aşırı düşünsel bir medeniyet kurmuş toplumlarda intiharların artması ya da hislerinin rehberliğini abartmış rahat toplumlarda kaostan yaşanamaması gibi, zihnimizin huzurunu kaçırmak istemiyorsak makul bir dengeyi yakalamak durumunda kalıyoruz.
Düşünce hepimizde var olan bir fonksiyon. Kiminde daha aktif çalışıyor, kimisinde ise daha alt görevlerde. Ama diğer tüm fonksiyonlar gibi, o da asla tek başına yeterli olamıyor, kararlar almak ve bilgiyi işlemek konusunda his fonksiyonuyla birlikte hareket etmek zorunda kalıyor.
İnsanlar tembel değiller, sadece onlara ilham vermeyen hedefleri var. T.Robbins

Fonksiyonları yazarken bazen yazının sonunda o fonksiyonu fazla eleştirmişim gibi hissediyorum. Eğer öyle görünüyorsa düzeltmek isterim. Derdim hiç bir şekilde, hiçbir fonksiyonu eleştirmek değil. Tersine her fonksiyonunun gerekliliğini anlatmak ama bu arada fazla aktifleşmesi halinde yaratacağı dengesizliklere de biraz değinmek. Dolyısıyla düşünce fonksiyonu için de bu bir istisna değil. Eğer düşünsel okuyucumu yeterince ikna edemediysem, kendilerinin sert şaka üslublarına sığınarak, ünlü astrofizik uzmanı ve bir ENFJ olan Neil DeGrasse Tyson’ın bir alıntısı ile yazımı sonlandırıyorum.
Evrenin, sana mantıklı görünmek gibi bir kaygısı yok.
Neil DeGrasse Tyson
