Anasayfa Düşünce Yazıları “ÇOCUĞA KİM BAKACAK?” SORUSU VE BENİM ÜTOPYAM

“ÇOCUĞA KİM BAKACAK?” SORUSU VE BENİM ÜTOPYAM

İlk defa üniversitedeyken perdeye yansıtılmış kocaman karikatürü gördüğümde zihnime takılan bir dilamaydı bu soru.

Esra Birand
Yayınlanma: Güncellenme 376 Görüntülenme

İlk defa üniversitedeyken perdeye yansıtılmış kocaman karikatürü gördüğümde zihnime takılan bir dilamaydı bu soru. Tabi o zamanlar çocuk ve aile gibi konulara oldukça uzak olmamdan çok da üzerinde durmamıştım. Ders güncel Türk Siyasi Tarihi ile ilgiliydi ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadının da ekonomiye katılmasını teşvik eden sisteme bir eleştiri olarak basılmıştı. Karikatürde bir tarafta annenin çalıştığını görüyordunuz, diğer tarafta da babanın ve bu arada çocuğun tepesindeki düşünce balonunda ‘’Peki bana kim bakacak?’’ yazıyordu.

Bugün çok şükür ki en azından bir kesimde kadınların çalışması tartışılmıyor bile. Kız çocuklarından beklenti ile erkek çocuklarından beklenti arasında çok büyük farklar yok. Herkes kendini gerçekleştirme hayalleri kurup, hayalindeki meslekler yönünde tercihlerini yapıyor, okuyor, mezun oluyor ve bir kariyer edinme derdine giriyor. Çalışma hayatı başlayıp üzerine bir de yuva kurulduğunda ise kadınlar için durum yine idealden uzak malesef. İmkanları olup da yardımcısı olan kadın dahi, bir taraftan kariyer ve bir taraftan evin sorumlulukları derken kendisi için yaşayacağı anlardan çoğunlukla mahrum kalıyor. Bir de işin içine çocuğu dahil ettiğimizde varın gerisini siz düşünün.

İstanbul’da bulunduğum zamanlarda neredeyse her hafta 0–3 yaş aileleri için hazırlanan seminerlere katılırdım. Harika uzmanlardan çok önemli tavsiyeler dinleme şansımız olurdu. Fakat hep konu bir yerde bakıcı mevzusuna gelir ve orada bir süre takılırdı. Kimi pedagog ‘’sakın işinizden vazgeçmeyin, merak etmeyin çalışırken de çocuğunuza ihtiyacı olan her şeyi verebilirsiniz’’ derken, kimisi çalışan kadının aslında bir tercih yaptığını söylerdi. (İkinci ifade için sinirleneceksiniz belki ama ülkemizin en ünlü pedagoglarından birisine ait bir ifade. Kendisi Boğaziçi, Harvard ve Cambridge üniversitelerinden çok iyi derecelerle mezun olmuş. Gerici sayılabilecek görüşleri olduğunu da pek sanmıyorum.) Anneler ise hep huzursuz. Evlerinin her tarafında kamera var ama iş yerindeyken açıp bakmaya korkuyorlar. Çünkü her baktıklarında işlerin öyle çok da içlerine sinecek şekilde gitmediğini görebiliyorlar. ‘’Telefon açıp ‘neden bunu bu şekilde söyledin?’ diyemeyeceğimden, çaresiz kamerayı kapatıyorum ve işime odaklanmaya çalışıyorum’’ diyor mesela bir tanesi. Öbürünün çocuğu kendisine anne demiyor, bakıcısına anne diyor. Anne ise buna sevinmekten başka çare bulamıyor, çünkü hiç olmazsa çocuğunun bakıcısından memnun olduğunu düşünüp rahatlıyor. Fakat akıllarda hep şu soru, ‘’karşımdaki ne kadar iyi niyetli olursa olsun, en azından benim eğitimime dahi sahip değil. Benim kadar bilinçli olması mümkün mü?’’ Onu bırak, anne ve çocuk arasındaki telepati kiminle olabilir? Doğa her şeyi annenin çocuğa bakması üzerine tasarlamış, bir başkasının anne kadar çocuğuna yetebilmesi mümkün mü?

Buraya kadar okuduklarınızdan hakkımda yanlış bir kanıya kapılmayın lütfen. Etrafımda öyle harika işler yapan, öyle muhteşem kadınlar var ki, ne yapıyorlarsa bir kenara bırakıp evlerinde çocuk baksınlar demeye dilim varmaz. Böyle bir toplumu aklımın ucundan geçiremem. Kadınların hayata yeni nesil yetiştirmek için hazırlandığı, doğurduklarından kız olanların yine aynı hazırlıktan geçeceği, erkeklerin de diğer her şeyi üstleneceği bir dünya düşünebilir misiniz? Düşünülemeyecek kadar karanlık. Ne oradaki siyasi sistemin, ne eğitim sisteminin ne de insanlar arasındaki ilişkilerin geleceği hali kurgulamak dahi istemem.

Peki nedir benim ütopyam?

Ben bu konuya, öncelikle artık sıkça tartışılmaya başlanan günde 8 saat çalışma mevzusunu değinerek başlayacağım. Toplumsal evrimimizin her konuda belini büken çalışma saati konusu yeni tartışılmaya başlanan bir mesele değil tabi. Sadece belki ilk defa bu kadar somut bir şekilde, en kapitalist ülkelerde dahi türlü akımlarla ciddi ciddi kırılmaya başlamış olması bizim için ümit verici olabilir. İnternet sayesinde dijital girişimciliğin yaygınlaşması, ‘’maker-movement’’ denilen olgu, start-up kültürü, sosyal medya üzerinden edinilen mesleklerin artık ciddi birer meslek olarak görülmesi ve para kazandırması… yani aslında üretim araçlarının direk üreten kişiye ait olabilmesi bu konuyu tekrar günümüze taşımış olabilir belki. Üstelik hiç bir siyasi mesaj içermeden. Hala üretim araçları dendiğinde konuyu marksizm üzerinden tartışmaya çalışan olsa da, çoğu zaman konu sağ sol mevzusuna kadar gitmiyor. Gerek de yok zaten.

Ben burada sadece Paul Lafargue’ın ’’Tembellik Hakkı’’ kitabına çok kısa değinmek istiyorum. Buna göre aslında hiç kimsenin 3 saatten fazla çalışmasına gerek yok. Dünya’nın kaynaklarını doğru şekilde kullandığımızda her bir birey günde sadece 3 saat çalışabilir ve herkes son derece refah içinde yaşamını sürdürebilir. Eminim ki araştırılsa bu tespitin günümüz için de geçerli olduğunu görebiliriz. Hatta günümüzde yapılan bir çok araştırmada da hiç bir çalışanın gerçekte günde toplam 3 saatten fazla çalışmadığı iddia ediliyor.

Diyelim ki biz toplumu öyle bir hale getirdik ki gerçekten de kimse 3 saatten fazla iş yerinde durmak zorunda kalmıyor. Tembellik hakkı diye bir şey var. İşini bitiren sanatla uğraşıyor, dünyanın çeşitli problemlerini çözmeye kendini adıyor -çünkü insanların zamanı olduğunda mutlaka ki onları iyi hissettiren harika işlere yönelecekler-, felsefe yapıyor, edebiyatla uğraşıyor ve dee çocuğuyla zaman geçiriyor. Anne ve baba çocuğunun bakımını birlikte üstleniyorlar. Kimse iş yerinde kameraya bakıp tırnaklarını yemiyor, suçluluk hissiyle çocuğunu oyuncaklara boğup bu defa da bunun için endişelenmiyor, anneanne ve babaanneler hem yaşlılıklarının keyfini çıkarıyorlar hem de diledikleri zaman torunlarıyla oynamak için onlarla buluşuyorlar. Bu arada isterlerse anne-baba baş başa kalıp, istedikleri bir aktiviteyi yapıyorlar. Ama sadece istedikleri için, diledikleri kadar ailelerine bırakıyorlar çocukları. Bu dünyada harika kadınlar, harikalar yaratmaya devam ediyor, üstelik bahsedilen tercihi yapmak zorunda kalmadan ve içleri sızlamadan.

Şimdi ben size kendi ütopyamdan, yaşadığım ütopyadan bahsedeyim. Kızım bir buçuk yaşına bastığından beri eşimle dünyayı dolaşıyoruz. Eşyalarımız şimdilik bir depoda, biz ise görmek istediğimiz yerlerdeyiz. Eşim günün bir buçuk saatini düzenli olarak kızına ayırıyor. Ben ise bir buçuk saat gündüz uyku süresi ve akşam iki saat o uyuduktan sonra bana kalan süreyi birleştirdiğimde günde yaklaşık 5 saatimi yazı yazarak ve istediğim konuları araştırıp okuyarak geçiriyorum. Böylece roman yazma hayalimi de bir taraftan gerçekleştirmiş oluyorum. Diğer taraftan zaten ülke ülke ve şehir şehir dolaştığımız için kendime sürekli yeni bir şeyler kattığımı hissedebiliyor ve sosyal olarak da tatmin olabiliyorum. Tabi ki bana kalan tüm zamanı kendime ayırıyor olabilmemin bir sebebi de eşimin etraftayken sürekli sağı solu derli toplu tutması. Bu, onun zamanını ve enerjisini yemiyor ama bana blok halinde bir sürü kendime ayıracağım zamanı oluşturmuş oluyor.

Tanıştığımız insanlar eşimin yollarda bunca iş çıkarmış olmasına şaşırıyorlar çünkü gerçekten ortaya çıkardığı işler harika. Kendisi hiç çalışmadığını ve çok tembel olduğunu düşünüyor. Benim ise bir taraftan yardımcısız ve elimde bebekle haldır huldur gezmeme şaşırırken, bir taraftan yazı yazdığımı duyunca hayret ediyorlar. Hiç de öyle nefes nefese bir halim yok.

Yani aslında bahsettiğim ütopyanın gerçekleştirilebileceğini anlatmaya çalışıyorum. Belki bizim seçtiğimiz hayaller ve meslekler bunları yapmaya çok müsait. Peki geri kalan tüm meslekler de toplumun dönüşmesiyle ve kuracağı yeni sistemlerle bu ütopyaya müsait hale gelemez mi? Bir düşünün, insan evriminin yegane sebebi adaptasyon değil mi? İnsan kadar korunmasız ve minimum ilk 11 yılında sürekli bakıma ihtiyaç duyan bir canlının bugünlere gelmiş olması hayret verici değil mi? Evrim teorisyenlerinin bu duruma tek cevabı adaptasyon. Çünkü bir çok canlıdan daha zayıf olabilir ama insanın diğer canlılara fark atan özelliği adaptasyon. Bizi bugüne getiren yeteneğimiz neden bugün toplumu da bu yönde kurgulamamızı sağlamasın? Bazı ülkelerde şimdiden çocuğu olan babalara öyle haklar getiriliyor ve kadının çalışma şartları öyle koruma altına alınıyor ki, insanlığın bu yöndeki toplumsal evrimi ucundan başlamıştır belki diye düşünüp ümitleniyorum.

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin