Anasayfa Derinlik Psikolojisi Yılan Sembolizmi ve Aile Travmaları Üzerine

Yılan Sembolizmi ve Aile Travmaları Üzerine

Esra Birand
599 Görüntülenme

Yılan sembolizmine dair yazmaya kalkışmak, bir nevi kocaman bir kitaba sığamayacak konuların kapısını aralamak gibi. Bu yüzden alanımı biraz daraltmak, kendi kuyruğunu yiyen yılan imgesinde kalmak, hatta bunu da sadece aile travmaları üzerinden değerlendirmek istiyorum.

Ouroboros olarak geçen ve esasında dönüşümün simgesi kabul edilen bu imge de, aslında başlı başına bir konu olmasına rağmen ben onu sadece gölgeyi entegre etmek açısından değerlendiriyor olacağım. 

Kendi gölgeni yemek aslında bir nevi kendinle buluşmak. Bazen insanlar egosunu öldürmek ister, bazen bir yönünü kırpıp atmak ve bazen de sivriliklerini törpülemek. Ben bu yaklaşımları doğru bulmuyorum. Eğer birisini öldürmek kötü bir şeyse, kendi yaşayan ve nefes alan yanlarımızı sırf beğenmiyoruz diye öldürmek iyi olamaz. Kendimize dair parçalarımızı kesip atmaya kalkışmak da pek kendine şefkat göstermek gibi durmuyor. Diğer yandan tırnağını törpülemek gibi ölü bir parçandan kurtulmaya çalışırcasına, sivriliklerini törpülemek de yine akla yatkın değil gibi. 

Tırnağınızı kesmeye ya da törpülemeye kalktığınızda canınızın acıdığını hissederseniz hemen durursunuz. Çünkü canınızın yanması, hala size ait olan bir parçanızı yaraladığınız anlamına gelir ve böyle bir şey yapmak istemezsiniz. Zaten eğer bunda ısrar ederseniz, bedelini ağır ödeyeceğiniz bir yaralanmaya sebep oluyorsunuz demektir.

Öyleyse sevmediğim ve sivrilik olarak düşündüğüm yanlarımı törpülemeye kalkışırken, bile isteye canımı yakıyorsam, bunun da karşılığı pek iyi olmayacaktır.

Etrafımız kendinden söküp atmaya çalıştığı parçaları yüzünden yaralanmış ve kanayan üstelik bu yüzden çevresini de kanatan insanlarla doluyken, hala birilerinin törpülemeyi göklere çıkardığını görmek açıkçası bana biraz garip geliyor.

Peki nedir bize batan bu sivrilikler, neden bazı parçalarımızı söküp atmak isteriz ya da egoyu öldürmek niçin bize bu kadar çekici görünür?

Çoğu zaman insanların ruhu çok yücelttiğini ve bedensel varlığımızı da bu yüzden küçümsediğini görürsünüz. Evet bedensel varlığımız hep başımıza iş açar. Durup dururken öfkelenir, olmayacak arzulara kapılır ya da sebepsizce yaşama ilgisini yitirip bir an önce gitme isteği duyar.

Oysa idealize ettiğimiz ruh kusursuzdur ve bu kusurlu benliğimize hapsolmuş gibidir. Peki madem bu kadar kusursuzdu, neden kendisini doğanın sınırlarına hapsetmeyi seçti? Belli ki yalnızca beden vasıtasıyla deneyimleyebildiğimiz bir şey, ruh için kendi başına yapılabilir değil. Yani belki mükemmel olmadığı için hep yerdiğimiz tarafımız, aradığımız mükemmelliğin ve tamlığın bir ön koşulu. 

Bu sabah Joseph Campbell’ın bir videosuyla karşılaştım. Şimdi ondan bir alıntıyı size sunmak istiyorum;

“ Tüm düşüncelerimiz ve bilgimiz sınırlıdır. Deneyimlediğimiz her şey zaman ve mekana tabidir. Düşündüğümüz her şey mantığın kategori sınırlarında düşünülmüştür ve karşıtlardan ibarettir.

Ama biz bunların ötesini merak ederiz. Dolayısıyla Tanrı bir midir? Diye sorarsınız ve “bir” kavramı dahi düşünce kategorilerinden birisidir. Tanrı bir ya da çok değildir. Tanrı var mıdır ya da yok mudur sorusu da mantığın ötesinde bir sorudur. 

Dolayısıyla Tanrı’yı tanımladığını söyleyen birisi bu temel yanlışı yapar. Kendi kavramlarını referans alma hatasına düşmüştür.”

Bildiğiniz gibi insanlar acıdan uzaklaşma ve hazza ulaşma eğilimleri dolayısıyla rahatlıkla kolaya kaçmayı seçer. Dini inancı körü körüne bağlılık, idealizmi naiflik, rasyoneliteyi kötümserlik, kaderi yazılmış bir senaryonun aciz bir oyuncusu olmak şeklinde yorumlamak bu tarz bir kolaya kaçma halidir. Gölgeyi entegre etmeyi de karanlığa teslim olmak şeklinde yaşamaya kalkışmak da aslında aynı çocuksu korkuların arkasına sığınmak oluyor.

Psikoloji alanında uzman bir akademisyen dahi, trafikte kurallara uyanları ahlak bekçisi şeklinde etiketleyip, onlara zorbalık yapmayı gölge entegrasyonu gibi yorumlayabiliyor. 

“Peki madem öyle düşünüyorsun, o zaman sence gölge entegrasyonu nedir?” diye soracak olursanız; Sivrilikteki o yakıcı enerjiyi, konsantre bir potansiyel olarak görmektir derim. Sivriliğe kaçan yönlerimiz karanlık olduğu kadar keskin bir güce de sahiptir. O zaman zayıf kalmış karşıtı ile onu bir araya getirmeli ve her ikisinin bize ne şekillerde hizmet ettiğini anlamalıyız. Örneğin trafikteki zorba tarafımız aslında anlık sıradışı durumlarda hem kendimizi, hem de çevremizi korumamızı sağlayabilir. Olmayacak bir zamanda kurallara uymaya çalışmak zaten gereksiz bir katılık olacaktır. Fakat gündelik yaşamda etrafımızla nezakete dayalı ilişki kurmamız da, dünyayı yaşanılır kılan insanlardan birisi olmamızı sağlar.

Zaman zaman miskinleşmeye ihtiyacımız olur, zaman zaman öfkelenmeye veya zaman zaman kontrolcülüğe itiliriz. Örneğin evin annesi herkese despotluk yapıyorsa, o evde huzur kalmaz. Oysa bazen biraz ileri gittiği kontrolcülüğü sayesinde akşam yemeklerinde ailenin bir araya gelmesini sağlayabilir. Evin oğlu tatsızlık çıkmasın diye oyun konsolunu bırakır, baba telefonuna bir süre ara verir, bir diğeri arkadaşlarıyla yapacağı planı buna göre organize eder… Diğer yandan despotluğun ayarını kaçırmak yerine, gerektiğinde anlayışlı ve şefkatli bir kadına da dönüşebiliyorsa biz onun bu konuda altın ortayı yakaladığı kanısına varabiliriz.

Bireysel gölgemizle çalışmak belki bu kadar basit görünebilir ama aile travmaları için genelde aynı şeyi söyleyemeyiz. Onları görmek ve üstlenmek çok zordur. Bizim olmayan bir gölgeyi nasıl tanımlayıp ona sahip çıkacağız? Jung hastalarında bir anne kompleksine rastlandığında, bunun izini onun bireysel annesiyle tarihçesinde arardı. Fakat yaratılan etkinin mitolojik tarihi o kadar geniş olabilmekte ki, bireysel annenin bir tutumunun bu çapta bir etki yaratması pek mümkün görünmemekte. O zaman da basit bir travma değil, tarihçesi söz konusu bireylerin ötesinden gelen kolektif bir travmadan bahsediyor oluruz.

Aslında çocuğun bu mitsel komplekslerle baş etme gücü vardır ama bir müdahale ile motif kırılmış ve çocuğun baş etme mekanizması sekteye uğramıştır. Bu hikaye bize hiç yabancı gelmeyecektir. Jung bu durumda orjinaldeki motifi yeniden görmeyi ve çocuktan alınmış içgüdüyü ona geri vermeyi önerir.

Ben bunu kendi dilime çevirip biraz genişlettiğimde, şöyle bir gerçek görüyorum. Önce fabrika ayarını yeniden keşfetmeli tamam, ama ona yüklenmiş travma da tamamen anlamsız değildir. O zaman motifi yeniden kurduktan sonra, ona yüklenmiş kırılmayı, yani kompleksi de, bu motife entegre edip genişletmeli. Bana göre gerçek bir gölge çalışması buna benziyor. Yani görsel bir örnek verecek olursam, düşünün ki bir ebru ustası motifi üzerinde çalışıyor. Fakat çalışmasının üzerine yanlışlıkla hesapta olmayan bir boya damladı. O zaman bu boyayı motifin içine entegre edebilmek için, o deseni genişletmesi ve geliştirmesi gerekecek. Böylece aslında planladığından bile daha zengin bir motif üretmiş olacak.

İşte kendini tanıma yolculuğunun, kendini yaratma yolculuğuna dönüşmesi bu tarz bir gölge çalışması ile oluyor diye düşünüyorum. Kendini yaratan ise aslında doğaya ve insanlığa da doğal olarak bir yaratım katmış oluyor. Birlikte yaratım dedikleri ise bu olsa gerek. Bu durumda içimizdeki Tanrı arketipinin bu tarz bir birlikte yaratım arketipi olduğu, kader anlayışımızın da bir senaryo değil de böyle bir işbirliğinin içinde değerlendirilmesi gerektiği sonucuna varabiliriz. 

Biz tam olarak Tanrı değiliz. Ol dediğimiz elbette olmuyor, bir sisteme tabiyiz. Fakat bu sistem bizim üzerimizde kontrol sahibi de değil, çünkü bir taraftan yaratıma dahiliz. Yani doğa ile paylaştığımız bir rol var. Bu yüzden doğadan bağımsız sonsuzluğumuzun, doğanın sınırlarına sıkışma halinin yaratımındayız. Öyleyse içinden geçtiğimiz her ne ise, bu deneyimin kendisi zaten yaratımdır. Biz bazen onu iyi  ya da kötü şeklinde etiketleriz. Oysa iyi ve kötünün ötesinde, kendi başına bir deneyimdir sadece.

Tekrardan aile travmalarına dönecek olursak, benim en komiğime giden durum kendi travmalarımız için annemizin ve babamızın travmalarına ve komplekslerine bakmak zorunda kalmamız. Onların komplekslerine bakmak için de annenelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimizin travmalarına bakmış oluyoruz. Onlar da zaten başkalarının travmalarını bize taşımış oluyorlar. 

Gündelik hayatta anneannenle bambaşka bir ilişkin varken, o an yaşadığın sorunun bu kadınla hiçbir alakası yoktur. Oysa bu arada bilinçdışın konuya dair onunla ilgilenmeye devam etmektedir. Bu durum bana çok masalsı geliyor. Yaşam içinde yaşam, rüya içinde rüya yaşıyoruz. Kendi değersizlik tasalarımız içinde kıvranırken, kainatın dansında nasıl bir rolümüz olduğundan çoğu zaman haberimiz bile olmuyor.

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin