Papağanlar enteresan bir şekilde rengi ve irfanı bir araya getirmiş görünen, hatta sırf bu yüzden de birçok kültürde öne çıkmış bir kuş.
Papağanların renkliliği genellikle güzellik, yaşamın canlılığı ve doğanın çeşitliliğiyle ilişkilendirilir. Aynı zamanda bu renklilik kişisel ifade ve özgünlüğün sembolü olarak da algılanabilir.
Bu kuşlar, özellikle konuşma yetenekleri nedeniyle, iletişim ve bilgeliği anımsatır. Hatta bazı kültürlerde papağanlar, ruhların mesajlarını ileten aracılar olarak kabul edilir. Bilgeliği çağrıştırmalarının bir başka nedeni de, taklit yeteneklerindendir. Böylece öğrenme ve adaptasyonu da bize anımsatmış olurlar.
Oysa gündelik hayatta renklilik ve bilgelik neredeyse birbirine zıt nitelikler gibi anlaşılır. Siyah-beyaz ya da grinin tonları ciddiyeti ve oturaklı bir karakteri anımsatırken, renklilik çocuksu bir saflığı ama cahilce bir uçarılığı da çağrıştırır.
Bu çağrışımları somutlaştırmak adına, heykellerin tarihçesinden biraz bahsederek bu durumu örneklendirmek istiyorum. Antik Yunan ve Roma heykellerini düşündüğümüzde, onlar hep aklımıza beyaz olarak kazınmışlardır. Hatta onları renkli düşünmek hoşumuza bile gitmez. Oysa orjinalinde çoğu antik heykel parlak renklerdedir. O dönemde heykeltraşların ve ressamların birlikte çalışması ise yaygın bir yaklaşımdı. Hatta bu renklendirme işlemine de “polychroma” adını vermişlerdi.

Biz ise bugün, orjinalinin tam kopyası olacak şekilde renklendirilmiş gördüğümüz heykelleri oldukça amatör bulabilmekteyiz. En eğitimli zihinler bile orjinal renklerindeki bir Roma imparatorunun heykelini, yolda otostop çekmeye çalışan şuh bir kadına benzetebiliyor.
Bu durum bize apaçık bir kültürel göz zevki değişimini göstermekte. Hatta bazılarına göre heykelleri beyaz haliyle daha elegant bulmamız, altta yatan örtük bir ırkçılığı dahi kanıtlıyor olabilir. Nitekim soluk benizli ülkelerde, sıcak ülkelere kıyasla renklerin gündelik yaşamda daha az tercih edildiğini biliyoruz. Yine de bu bakış açısı, biraz fazla radikal bulunabilmekte.
Bir araştırmaya göre, son 300 yılda renk kullanımında ciddi bir azalma yaşandı. Özellikle batı dünyasında ev eşyaları, giysiler, evlerin dış cepheleri, marka logoları hatta fast food zincirleri dahi gri-kahve tonlarını tercih eder oldu.
Bu durum öyle yaygınlaştı ki, belki zamanla renk spektrumumuz bile daralabilir ve istesek de bazı renkleri seçemez hale gelebiliriz.
Eğer hala doğayla bir ilişkimiz kalırsa, elbette bu pek mümkün olmayacak. Hatta kültürel unsurlarımızı tamamen görmezden gelmedikçe, renkleri unutabiliriz gibi görünmüyor. Herhangi bir kültürün folklorik eşyalarına bakarsanız, rengarenkliği rahatlıkla seçebilirsiniz.

Dilerseniz şimdi bir de bu renkliliği neden yitirmiş olabileceğimizi biraz düşünelim. Öncelikle ilk gözümüze çarpan logoların ya da tabelaların renksizleşmesi olacaktır. Globalleşen tüketim ürünlerinin git gide soluklaşmış olduğunu fark edebilirsiniz. Çünkü renk, bir kendini ifade yöntemidir ve kendini ancak farklılaşma yoluyla gerçekten ifade edersin. Oysa eğer kitlelere ulaşmak ve farklı kültürlere hitap etmek istiyorsanız, renklerinizi genelleştirmeniz gerekir. Yani renksizleşmenin altında çoğunlukla genele hitap etme kaygısını görebilirsiniz. Eğer en büyük firmalar renksizliği benimserse, küçük firmaların da profesyonel görünmek adına renksizleşmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Diğer yandan göz zevkimizin bu denli değişmiş olmasının altında, ben yine küreselleşme unsurları görüyorum. Sonuçta on yıllardır Kuzey Avrupa ve Kuzey Amerika en çok etkilendiğimiz, ürünlerini ise en çok kullandığımız ülkeler. IKEA bizim için modern tasarımlarıyla oldukça ilgi çekici bir firma ya da çokça Kuzey Amerikan yapımı filmler izleyerek büyüdük. Kuzey bölgelerin iklimi gibi renkleri de soluk olduğundan, ister istemez bizim zevklerimiz de bu yönde evrilmeye başladı.
Geçmişte renkler üzerine bir kısa video paylaştığımda, sosyal medyada çok değişik tepkiler almıştım. Kimisi ‘mor giy mor’ diye beni azarladı, kimisi bilerek renksizleştirildiğimiz konusunda uyarılarda bulundu, kimisi doğanın renklerini özlediğini ifade etti… Genele baktığımızda ise, çoğunluk böyle bir renksizleşmeyi kabul etmiş görünüyor. Her halükarda yine çoğu insan, renkleri oldukça zevksiz bulmakta.
Halbuki yine araştırmalar gösteriyor ki, renklerin mutluluğumuz üzerinde olumlu bir etkisi var. Her renk her bireye hitap etmeyebilir. Ama renkliliğin güzelliği de zaten budur aslında. Belki popüleritenin değil özgünlüğün ön plana çıktığı bir dünyada, etrafımızda çok daha fazla renge tanık olmaya başlayabiliriz.
Geçmişte siyah beyaz olan televizyonlarımız renklendi ve mesajlar genişledi. Filmleri renkler üzerinden okuduğunuzda, sanki hikayeye bambaşka bir dilde yeniden tanık olur gibisinizdir. Reklamlar ise renkler üzerinden incelendiğinde, mesaj bir anda derinleşir.

Oysa biz renk sembolizminde ilerledikçe ve ekranlarımızın renk kalitesi de arttıkça, renksizliği daha da yüceltir olduk.
Diğer yandan renkler üzerine bir başka trend de beni farklı şekilde ürkütüyor. Her dönem moda akımları giyimimizde çok etkili olmuştur. Yine de biz seçtiğimiz renkler içerisinde, kendimizi ifade etmenin bir yolunu hep bulduk.
Bazen hissettiğimiz yönde giyindik, bazen de belli renklerin bizi yansıttığını düşünerek o rengi daha çok tercih ettik. Hatta kimi renkler bize hemen tanıdığımız birini dahi çağrıştırabilir.
Şimdi moda dünyasında alt ton ve üst tonlara bolca yer veriliyor ve insanlar uzmanlara gidip renk danışmanlığı alıyor. Böylece yasaklı renkleri ve izin verilen renk listeleriyle alışveriş yapabiliyorlar. Hatta bazen ısrarla bana ‘sen bu rengi giymelisin ,hayır bu renkten kaçınmalısın’ şeklinde uyarılarda bulunanlar oluyor.
Sizi bilmem ama ben bu trendi çok sevemedim. Belki yaşlanıyorum ve eski alışkanlıklarımdan vazgeçmekte zorlanıyorum. Mesela giysileri ayna karşısında denemek ve beni mutlu hissettireni satın almak istiyorum. O gün içime sinen bir renkte dışarı çıkmak istiyorum. Bana ‘mor giy mor’ diye kızan genç arkadaşımızı dinleyip, bol bol mor renklere bürünmek istiyor da olabilirim. Hatta enteresan bir şekilde ‘mor’, giysilerimde ve aksesuarlarımda çokça kullandığım bir renktir.
Bu arada hazır renklerden konu açılmışken, mor düşmanlığı bana kromofobya rahatsızlığını hatırlattı. Bazı insanlar belli renklere karşı fobi geliştirebilirlermiş ve bu renklerin başında da sarı ve kırmızı gelirmiş. Bunun da çoğunlukla yaşanmış tecrübeler ve travmalar üzerinden edinilmiş bir davranış biçimi olduğu söyleniyor. “Amma yaptın Esra, renk üzerinden fobi mi olur?” demeyin. Bizzat babaannemden bize miras kalmış böyle bir fobi var. Annem tüm çocukluğumuz boyunca sarı renkten kaçındı. Hatta baba tarafımdan bazı aile üyelerinin de bu alışkanlığı sürdürdüğünü gördüğüm için, belli bir yaşa gelene kadar ben de sarı rengi biraz kötü bildim. Gençliğimde ise, biraz asilikten olsa gerek, bolca sarı renkte giyinmeye başladım ve annem bundan pek hoşnut değildi. Nihayetinde bu durumu sorgulamaya başladığımda ise, işin aslı ortaya çıktı.
Babaannem birkaç kez çocuklarına sarı renk kıyafet giydirdiğinde, onların hasta olduklarına tanık olmuş. Bunu da sarılık isimli hastalığın bu rengi çağrıştırmasına yormuş. Tam olarak bu düşünceye inanmasa da, tedbirli olmak adına çocuklarına hiç sarı renk giydirmemiş. Ardından annem ve diğer gençler de ‘ne olur, ne olmaz’ diyerek bu geleneği sürdürmüş.
Tüm 20’lerimi bolca sarı renkte giyinmiş olarak geçiren ben, kızıma puset bakarken çocuk odalarında sarı kullanmanın ağlamayı arttırdığı üzerine bir araştırmaya denk geldim. Gençliğinde odasının duvarları sarı olan ben, istemeye istemeye bu geleneği sürdürüp kızıma sarı giydirmekten kaçındım. Üstelik bunu yaparken, kendime de hayıflanıyordum.
Uzun süredir sarı renkle yeniden barışmış olduğumu eklemeden geçemeyeceğim. Bu arada aslında bu yazımı kromofobik bir papağan üzerine yazmayı düşünmüştüm. Fakat şimdilik bu fikrimi daha yaratıcı bir günüme saklamayı planlıyorum. Bu defa konumun özü, şanına yakışır şekilde, ‘renkli bilge papağan’ olarak kalsın.
