Anasayfa Felsefe Jung ve Kant

Jung ve Kant

İllizyonlarımızı kıran iki büyük deha…

Esra Birand
Yayınlanma: Güncellenme 592 Görüntülenme

Günümüzdeki ‘Felsefe’ ve ‘Psikoloji’ bilimlerinin geçmişlerine bakarsak eğer, aslında bunların aynı mirası paylaşıyor olduklarını görürüz. Her iki serüven de esasında insanoğlunun ömür boyu süren kendini tanıma arayışıyla başlar …

Bir süre sanki birbirinden ayrı iki disiplinmiş gibi biraz mesafeli varlığını sürdüren bu iki bilim, çağımızda yeniden daha fazla birlikte hareket etmeye başlar oldu. Bunun için de şimdilerde ”Philpsychy” diye bir terim kullanılmakta. Her iki sözcüğün (philosophy ve psychology) ilk hecelerinin alındığı bu kelime, aynı zamada ruhunu sevmek ya da ruhunla dostluk anlamına da geliyor. Çünkü bu iki kelimenin kökenleri zaten Yunanca’da phil-dostluk (ya da sevgi) ve psychy-ruh demekti. Bir nevi köklere yeni bir dönüşten bahseder gibiyiz sanki. (Evrendeki herşeyin tekrar tekrar parçalanıp, tekrar tekrar özlerine geri dönüyor olmaları gibi…)

Aslında Psikoloji biliminin en bilinen iki büyük ismine baktığımızda da zaten Tıp dünyasını karşılarına alarak, felsefeden ve hatta eski inanışlardan bolca faydalandıklarını görürüz.

Freud, Breuer ile görüşmeleri esnasında hastalarla konuşmanın onlara iyi geldiğini fark ederek, bu konuyu araştırmaya başlamıştı. Zaten felsefe üzerine yapmakta olduğu çalışmalar Freud’u çoktan antik Yunan tapınaklarında uygulanan konuşma terapilerine kadar götürmüştü. Böylece psikoanaliz yöntemini keşfeden Freud, hepimizin de bildiği gibi, bu alanda geliştirmiş olduğu teorileri Psikiyatri dünyasına kabul ettirmekte epey zorlanmış ve kendini ispat etme sürecinde varolan sisteme cesur bir başkaldırı göstermek zorunda kalmıştı.

Bunun yanında bilinçdışı üzerine ilk çalışma yapan elbette Freud değildi. Zihnin göremediğimiz bulanık ve karanlık odaları çok önceden keşfedilmiş olsa da, Freud bu fikrin teorilerini ortaya koyarak konuyu bilim dünyasına kabul ettirmeyi başarmış ilk kişiydi. Jung’a kadar bu içerik soyut ve karanlık kalmaya devam etmiş, Jung ile birlikte arketipler adı altında bu psişik enerjinin içeriği de sistemleştirilmeye çalışılmış oldu.

Bu arada Freud ve felsefe deyince akla kuşkusuz şu soru geliyor, ‘Nietzsche gerçekten Freud’un hocası mıydı?’. Freud hayatında hiç Nietzsche okumamış olduğunu iddia etse de, bir kitabında Nietzsche’ye referans verdiği söyleniyor. Ben şimdilik bu kitabın hangisi olduğunu bilmiyorum ama bilinçdışı fikrinin Nietzsche’den Freud’a ulaştığının söylentilerini de burada aktarmadan geçemeyeceğim.

Önce Freud’u babası yerine koyup sonra bir nevi baba kompleksini Freud üzerinden yaşayarak ona tepki koyan Jung da, felsefeye olan ilgisini çalışmalarına aktarma yolunu seçmiş ve hatta bu adımı daha da ileriye götürmüştür. Eğer ‘Anılar, Düşler, Düşünceler‘ kitabını okuduysanız, Jung’un Freud üzerinden yaşamış olduğu hayal kırıklıkları ve bir nevi asi erkek evlat serzenişlerini muhtemelen sezmişsinizdir. Nihayetinden biz ebeveynlerimize en çok asilik yaptığımız sıralarda onların yörüngelerinde kendimizi bulur, özgürleşmeye onlarla uğraşmayı bıraktığımızda ancak sahip olabiliriz.

Jung da gerek antik Yunan filozofları, gerekse ayndınlanma çağı düşünürlerinden çok fazla etkilenmiştir. Hatta bununla kalmayıp Hinduizm, Simya, Budizm, Taozim ve Astroloji’ye yönelmiş, Okült bilgileri incelemiş, ilkel kabilelerin ritüellerini ve modern insanın gündelik alılşkanlıklarını dahi ince analizlerden geçirmiştir.

Bunun yanında Jung elbette İncil, Tevrat ve Kuran’ı da çok iyi biliyordu. Hatta öyle ki, gittiği Arap ülkelerinde ona Müslüman olduğunu ama henüz onun bundan haberi olmadığını iddia ediyorlardı. Çünkü Kuran ayetlerini ezbere bilmekle kalmıyor, bu ayetleri harika şekilde yorumlayabiliyordu da. ‘Dört Arketip’ isimli kitabının ‘Dönüşüm Sürecini Canlandıran Bir Simge Dizisi Örneği’ altbaşlığında ‘Mağara’ isimli ayeti öyle derin yorumlar ki, elinize bir Kuran alıp diğer ayetleri de tek tek okuyasınız gelir.

Görsel; Miysticsartdesign, Pixabay.com

Bu perspektiften bakınca bugün kabına sığamayan Psikoloji dünyasının ve Psikolojiye olan ilgilinin artmasının, özellikle gençler arasında Jung’u bu denli popüler hale getirmesine şaşmamak lazım.

Sorun şu ki; Popüler kültür çoğunlukla yüzeysel bilgi bombardımanını gerçek bilgi ile karıştırmamıza ve henüz derinleşemeden belli bir konudan sıkılmamıza sebep olabiliyor. Ben bu yüzden ilgimi çeken herhangi bir alanda ne TED konuşmaları ve Youtube videoları, ne de Blog yazıları ya da Wikipedia gibi genel bilgi sunan platformlarla yetinmeyi sevmiyorum. Bu mecralar beni ilgi duyabileceğim bir konuyla ilgili haberdar etmek konusunda harika birer araç ama yaşamdan tad almak için gerçek ilgi alanlarına, derinleşmeye ve sabır gösterip belli konularda kitaplar okumaya ihtiyacım var diye düşünüyorum.

Ben yıllardır Jung üzerine okuyorum ama hala bilgilerim çok sığ ve daha çok fazla okumam gerekiyor. Bunu yapmazsam, entellektüel konularda dahi olsa, uğradığım bombardıman beni derinleştirmez, sadece konudan uzaklaştırır ve soğutur.

Sosyal medyayı seviyorum ama beni yanıltmasına ve yüzeyselleştirip yaşamdan aldığım tadı yavanlaştırmasına izin vermek istemiyorum.

Bu uzun başlangıçtan sonra, sanırım esas konuya artık girme zamanım geldi. Daha önce yazılarımı okuduysanız fark etmişsinizdir ki, Jung ve Analitik Psikoloji’den bahsederken defalarca başka düşünürleri de tartışmaya girişirim. Bunu yaparken de elbette kendi yazdıkları eserleri de okumaya gayret gösteriririm. Böylece Kant’ı da birçok kaynaktan araştırdıktan sonra, nihayet ‘Arı Usun Eleştirisi’ kitabını adım adım okumaya giriştim. Bunu yaparken bir Jung okuyucusu olarak sanki Analitik Psikoloji’yi farklı bir terminolojiden okur gibi hissettim kendimi. En çok da kognitif fonksiyonların defalarca sanki farklı kavramlarla anlatımına rastladım. Kant sanki zihnimizdeki filtrelerden ve anlama kabiliyetimizden bahsederken, tüm fonksiyonların içe dönük ve dışa dönük özelliklerini anlatıyor gibiydi.

Görsel; Mysticartdesign, Pixabay.com

Daha da ilginç bir benzerliğe, Jung ve Kant üzerine yapılan araştırmalarda çoğu Kantçı’nın da ilgisini çekmiş olduğu gibi, arketipler ve idealar arasındaki bağlantıda rastladım. Elbette Kant ile Jung’un konuları ve alanları birbirinden çok farklı. Kant metafizik dünya ile uğraşırken, Jung insan zihnine odaklanmıştı. Kant dış dünyayı iç dünyamıza nasıl aktardığımıza bakarken, Jung iç dünyamızın derinliklerinin yüzeydeki bilincimize etkilerini inceliyordu. Kant, numenler dünyasını algılayamayacak olmamız ve bildiğimizi sandıklarımızın gerçekliğin kendisi olması yanılgısına vurgu yaparken, Jung arketiplerimizden gelen bilgileri bize ait sanarsak ya da onları gerçek kabul edersek hastalıklara yakalandığımız gerçeğine ışık tutmaktaydı.

Nihayetinde Jung’un amacı bilinçdışı ve bize ait olmayan içerikleri bizim sanmayı bırakarak, yaşadığımız ilüzyon dünyasından bizi kurtarmaktı ve bu yolla gerçek benliğimize ulaşmamızı hedefliyordu. Kant da gerçek sandığımız ilüzyonları kırmayı amaçlarken, aslında o da bir nevi yanlış benlik algılayışımızdan bizi kurtarmaya çalışmış oluyordu.

Kant, Descartes’ın yanılgısını bize göstermek istiyordu. ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ önermesi talihsiz bir açıklamaydı. Düşünen ben, ilüzyon bir ben algılar. Çünkü zihin ben ideasını olduğu gibi göremez, yine zihnin filtreleri devrededir. Böylelikle algıladığı yalnızca fenomen bir bendir. Dolayısıyla düşünen ben aslında, gerçekteki bene ulaşamaz.

Burada oluşan iki tane soruya kendimce cevap vermek istiyorum. İdea derken Kant ne demek istiyordu ve Jung ‘Ben İdeası’na ulaşamayamacağımız fikrine katılır mıydı?

Altı Çizili Bölümler; İdealar yaratıcıları olan Platon için kendilerinde şeylerin kök-imgeleridirler. En yüksek anlakta (burada bana psişeden bahsediyor gibi geldi), tek tek, değişmemek üzere ve baştan sona belirlenmişlerdir, ve şeylerin kökensel nedenidirler, ve yalnızca ve yalnızca şeylerin tüm evrendeki bağlantılarının bütünü idea için tam olarak yeterlidir. Öyleyse şimdi önümüzde duran yükümlülük arı usun etkisini ve değerini doğru olarak belirleyebilmek ve saptayabilmek için onun aşkınsal kullanımı, ilke ve ideaları üzerine gereken bilgileri edinmektir.

Kant idea kavramını açıklarken Platon’un ideadan ne anladığına değinir. Buna göre idealar aslında nesnelerin kök imgeleridir. Ve Arı Usun Eleştirisi kitabında ilerledikçe idea ve kök imge fikrinin, Jung psikolojisindeki arketip imgeleriyle ne kadar örtüştüğünü fark edersiniz. Hatta bir yerde Kant bu kök imgeler için gölge lafını bile kullanır, ki bunun neden önemli olduğuna yazının ilerleyen bölümlerinde tekrar değineceğim.

Görsel; Artturi_Mantysaari, Pixabay.com

Dış dünyadaki metafizik yapıyı araştırırken, bunun iç dünyadaki ruhsal süreçlerle benzerliğini fark etmek çok da şaşırtıcı değil aslında. Bizim bildiğimiz fiziksel dünyada bile makro ve mikro alanlarda bir çok kural inanılmaz şekilde birbiriyle örtüşmüyor mu? Gezegenler ve atomaltı parçacıklar buna en güzel örneği veriyor sanırım. Dolayısıyla metafiziksel alemin kuralları ile bilinçaltının kurallarının birbirine benzemesi de kabul edilebilir bir durum olsa gerek. Her ikisi de rasyonelite ile açıklanamaz bir içerik taşıyor.

Bu yüzden Jungianlar analiz sürecinde rasyonel bir yöntem izlemezler. Kant’ın metafizik dünyayı algılarken kullandığımızı düşündüğü tasarım ve imgeler, Jungian analizlerinde başroldedir. Bu çalışma yapılırken en çok mitler ve rüyalar kullanılır ve bunun yanında senkroniteyle birlikte rastlantılara bakılır. Hayatınızda birbirine denk gelen olayların bir anlamı vardır ve bunu rasyonel bir açıklamayla analiz edemezsiniz. O zaman gündelik hayatınızda ilginizi çeken olaylar için ‘Bu bir masal ya da bir rüya olsaydı, ben bunu nasıl yorumlardım’ diye bir analizde bulunursunuz. Çünkü Jungiyen analizin bir ayağı aslında metafiziktedir.

Metafiziğe bu denli yakınlaşmış olması Jung ve Freud’un arasını açan yegane konulardan bir tanesiydi. Freud metafiziği reddetmekten çok, bu denli soyutlaşmanın yıllarca büyük emeklerle bilim dünyasına kabul ettirdiği ideolojisine zarar vermesinden korkuyordu. 1909 yılının Nisan ayında bir gün, Jung henüz 33 yaşında iken, artık 52 yaşında olan Freud’u Viyana’daki evinde ziyaret eder. Freud’un parapiskiloji ve önsezi konularındaki fikrini merak ettiği için ona bu alanlarda sorular sormaya başlar. Freud ise keskin bir materyalist önyargıyla bu soruları saçma bulur.

Bu arada Jung diyaframında hissettiği bir duyumsama ile birlikte kitaplıktan bir gürültü işitir. Bunun üzerine Freud’a bu sesin ‘katalitik dışavurum fenomeni’ne bir örnek olarak gösterilebileceğini iddia eder. Freud ise bu ifadeyi sadece gülünç bulur. Jung’un birkaç dakika içinde kitaplıktan bir ses daha geleceği iddiası üzerine gerçekten hemen kitaplıktan bir patlama sesi işitilir.

Jung Viyana’yı terkettikten sonra Freud ona bir mektup yazar. Bu mektupta diğer odadaki kitaplıklar ve bu odadaki kitaplık ile ilgili birkaç gözlemini belirtir. Diğer odadaki kitaplıklardan hep gıcırtı gelmiş olmasına rağmen bu kitaplıktan daha önce his ses gelmemiştir. Jung’un ziyaretinde ilk defa bu sesler duyulmuş ve sonrasında da durmak bilmemişlerdir. Oysa bu seslerin Freud’un düşünceleriyle hiçbir alakası yoktur. Böylece Freud için bu kitaplık sadece önünde duran ruhsuz bir beden gibidir. Bunu anlatırken de ‘şairin önünde Tanrıların terketmiş olduğu ıssız kalmış Yunanistan’ benzetmesini kullanır. Eğer öncesinde bu konulara herhangi bir şekilde inanma ihtimali vardıysa da, Jung’un ziyaretinden sonra ilgisini tamamen kaybettiğini ve bu konuyu kestirip atmış olduğunu ifade eder.

Anıyı sadece Jung’dan dinlediğimiz için parapsikolojik olgulara bir kanıt olarak bu olayı sunamam belki ama Jung’un metafiziğe olan yakınlığını bu örnekle biraz daha vurgulamış olabilirim sanırım. Dilerseniz bu örneği, ‘Anılar Düşler Düşünceler’ kitabında bulabilirsiniz.

Görsel; Geralt,Pixabay.com

Jung ve benlik arayışına geldiğimizde ise kısaca Kant’la çok ayrılmadıklarını ama Jung’un bu konuda daha iyimser olduğunu söyleyebilirim. Tabi ki Analitik Psikoloji ve benlik arayışı çok devasa bir konu ama ben olabildiğince birkaç paragrafta küçük bir özet geçmeye çalışacağım.

Kant’a göre ben ideasına ulaşmak imkansızdır ve aslında Jung için de öyledir. Fakat Jung benlik arayışının kendisini düşünce sisteminin merkezine konumlandırmıştır. Bu konuyu Kahramanın Yolculuğu’nu anlatırken biraz daha derinlemesine işleyeceğim ama şu kadarını söyleyeyim; Jung’un nihayette varmaya çalıştığı yer, kişinin ben tanımının (yani egosunun), benlik (ben ideası) yörüngesine girmesi ve aynen güneşin etrafında dönen dünya gibi, ‘egonun ben ideası yörüngesinde dönmesi’dir.

Bu da yazının başında belirttiğimiz şekilde, evrende her şeyin tekrar tekrar parçalanıp bir araya gelmesi prensibini izler. Ego önce bilinçdışından kendisini koparmaya çalışır. Bu olay dinlerde cennetten kovuluş miti ile sembolize edilir. Kişinin benliğini bulabilmesi için cennetten düşmesi şarttır ve ancak bu şekilde kendini arayışa çıkıp, kendisi olarak cennete dönebilir. Psişik olarak cennetten bir türlü çıkamamak olumlu anne kompleksi ile ilişkilendirilir ve bu; Konfor alanlarını, alışkanlıklarını, geçmişini bırakamamakla birlikte — kendini sabotajdır. Kendini sabotaj, yani anne kompleksi ile kişi her ay kaza yapıp kendine zarar verebilir, bakıma ihtiyaç duyacağı hastalıklara teslim olabilir ya da başarılı olma ihtimali olan her yerde güç ve sorumluluk edinme korkusuyla tamamen bilinçaltının esiri olarak, durumu engelleyecek türlü davranışlarda bulunabilir. Bir türlü başarılı olamamasının, para kazanamamasının ya da istediği gibi bir ilişkiye sahip olamamasının nedenini kendisi bile anlayamaz.

Görsel; Geralt, Pixabay.com

Ya da insanlara fazla güvenmek, sınırlarını gösterememek veya önlemler düşünmeden riskler almak da genellikle olumlu anne kompleksi ile ilgilidir. Cennetten kovulma mitini ciddiye almamak ve dünyaya uyumsuzluk göstererek ayaklarının yere basmaması, kişinin hayat tarafından defalarca sınanmasına sebep olabilir. Bu sınanmaktan kaçınan ve çok korumalı ortamlarda tutulan kişiler ise malesef genellikle temiz kalplilik ile dünyadan bihaber bir naifliği birbirine karıştırma tehlikesi yaşarlar.

Kendini bulabilmek için dünyaya sağlam adımlarla basmak her an tedirgin yaşamak ya da sürece güvenmemek değildir. Seni koruyan bir ilahi güce ya da evrensel sisteme güvenir ve onun sınavlarına rıza gösterebilirsin. Yine de en nihayetinde dış dünyaya karşı tetikte olup, güveni dışarıda değil kendinde aramak daha sağlıklı bir kendine güven duruşu olabilir. Bu ise genelde defalarca düşüp kalkmayı ve kanamayı göze aldığın bir yolculuğu içerir.

Herhangi bir konuda bilinçaltına teslim olmak aslında egoyu arketiplere teslim etmektir. Ego burada iki arketipten faydalanarak teslimiyetine son verir. Logos arketipi onun bilinçdışı içerikleri görmesine, kendisini onlardan ayırmasına yardım eder; Eros arketipi ise egonun bu diğer arketiplerle ilişki kurmasını sağlar.

Uzun lafın kısası; Jung için bireyleşme benlik tanımının yani Kant terminolojisinden konuşursak fenomen olan benliğin (algılanan benliğin), bilinçdışı içeriklerle kendisini ayırması ve daha sonra bilinçdışıyla yeniden birleşmesidir. Bu da dünyeviyatta psişik evlilikle, diğer alemde ise cennetten kovulup dünyadaki yolculuğunu tamamladıktan sonra tekrar cennete ulaşmakla sembolize edilir.

Görsel; mcmurryjulie, Pixabay.com

Jung kendi oluşturduğu sisteme Analitik Psikoloji ismini verdiğinde, bu durum meslektaşlarını çok kızdırmıştı. Psikolojinin diğer iki büyük ismi sayılan Freud ve Adler ona dava açmışlar ve merkezinin kapatılmasını istemişlerdi. Halbuki Kant’ın analitik tanımına baktığımızda Jung’un Arketip ve özellikle Psikolojide Tipler teorilerinin gerçekten de analitik bir yöntem içderdiği sonucuna varabiliriz.

Burada Kant kavramların içeriklerini ayırmak yerine, zihnin yetisini kendi içinde ayrıştırarak önsel kavramları tanımaya çalışıyor. Bu da onu kategorilere, yani Jungiyenlerin fonksiyonlarına benzer bir yapıya ulaştıracak. (Kitap; Arı Usun Eleştirisi)

Jung da psişeyi hem bilinç, hem de bilinçdışı özellikleriyle parçalara ayırmıştı. Kant’ın Platon’un idealarına atıfta bulunurken ifade ettiği köksel imgeler, Jung’da arketipler olarak kendisini buluyor. Arketipler psişik enerjinin çekmeceleri gibiydi ve bu enerji sürekli bir akış ve birbiriyle bağlantılar halindeydi. Tıpkı Kant’ın ideaları gibi, her idea diğer bütün idealarla bağlantı halindeydi.

Bunun yanında bir çok Kantçı ve Jung araştırmacısı, Kant’ın kategorileri ile Jung’un fonksiyonlarını benzer bulur. Gerçekten de Jung’un fonksiyonlarına baktığımızda benzerlik çarpıcıdır.

Bir kere Kant şu net ifadeyle algılama ve yargı fonksiyonlarını birbirinden ayırmış gibidir; ‘Anlak hiçbir şeyi sezemez ve duyular hiçbir şeyi düşünemez’. Bunun yanında Jung da algılama ve yargı fonksiyonlarını kendi içlerinde birbirine zıt tutmuş ama bu arada iki zıtlığın ortasında kalan kategorileri de üçüncü birer kategori olarak eklemiştir. Jung da aynı şekilde bu zıtlığı vurgular ve bir taraftan da dengeli bir insanın bu zıtlıklar arasında bir yerde duracağını, hatta öyle olması gerektiğini ekler. Bu bize Aristoteles’in Altın Orta Öğretisini hatırlatır ve zaten kategorilerin kökeni de yine Aristoteles’den gelir.

Kantçı bir filozof olan araştırmacı S. Palmquist, Jung’un kognitif fonksiyonlarının arketiplerde kendilerini bulduklarına inanır. Buna göre;

fonksiyonlarına denk gelir.

Bu zorlama bir benzetme midir bilemiyorum ama bazı yönlerden haklılık payı yok değil.

Örneğin John Beebe ve birçok Jungiyen anima/animus’un bilinçdışına açılan kapı olduğu görüşündeler. Gerçekten de bilinçdışını düzenlemeye giriştiğinizde ilk önce bu arketiplerle işe başlarsınız. Diğer taraftan sezgi fonksiyonu da bilince ait olmakla birlikte bilinçdışına en yakın fonksiyonumuzdur. Zaten Kant da sezgiyi metafizik ve bilincimiz arasındaki köprü olarak görür ve bilmediğimiz gerçeğe en yakın filtremizi sezgi olarak belirler.

Görsel; Geralt, Pixabay.com

Ayrıca burada gölge benlik üzerine yapılan benzetme de şaşırtıcı değil. Gölge benlik sadece bir arketip olmakla kalmaz, bilinçdışımızda ürktüğümüz ve görmek istemediğimiz tüm içeriklerle de yakından ilgilidir. Biz duygu dalgalanmalarımızdan bahsederken aslında arketiplerimizle olan ilişkilerimizden bahsederiz. Her duygu yoğunluğu bir arketip sıçramasıdır ve enerji boşalması egonun o arketipten ayrılma yaşadığına işaret eder. Gerçek bir yolculuğa çıkmış ve bilinçaltı güçleriyle yoğun bir şekilde savaşan kahraman kişi, doğal olarak bir çok türbülans yaşar. Bu yüzden yaşanan her hissizlik dönemlerini depresyon, her çalkantıyı sağlıksız bir anksiyete olarak etiketlemek bu anlamda yanıltıcı olacaktır. Hastalıklar arketiplerle yaşadığımız çekişmelerden değil, onlara egomuzu teslim etmemizden yani onlarla özdeşleşmemizden kaynaklanır.

Burada varmaya çalıştığım nokta şuydu; Arketip çalkantıları duygularımızla çok ilgili ve hislerimiz de duygularımızla bu denli içli dışlı iken, gölge benlik arketipini his fonksiyonu ile benzer bir kefeye koymak çok da yanıltıcı olmayacaktır sanırım.

Ben, nacizane, Kant’ın hazırlamış olduğu aşağıdaki tabloyu Jung fonksiyonlarıyla karşılaştırdığımda şu şekilde bir benzerlik görüyorum;

F-His, N-Sezgi, T-Düşünce,S-Duyum

Kantçı kategoriler ve Jungiyen fonksiyonların karşılaştırması ise Stephen R. Palmquist tarafından şu şekilde verilmiş.

Tabloyu orjinal haliyle ekledim. Fark ettiyseniz sağdakiler benim yukarıda verdiğim tablonun tepe taklak hali. Soldakiler ise yukarı paragraflarda bahsettiğim durumu yansıtıyor. Kant’ın birbirine zıt kategoriler için vermiş olduğu 3. kategoriler, Jung’da birbirine zıt fonksiyonlar için bulunan denge noktasına atfedilen kavramlar olarak belirtilmiş. Mesela dışa dönük his ve dışa dönük düşüncenin dengesinde dışa dönük rasyonalite var. İçe dönük olanlarda içe dönük rasyonelite. Dışa dönük sezgi ve dışa dönük duyum arasında dışa dönük irrasyonelite var, içe dönük versiyonlarında da içe dönük irrasyonelite.

Ben Kant okurken defalarca Jungiyen fonksiyonların biraz farklı terminolojilerle ama benzeri kullanımlarına rastlamıştım ve bu beni heyecanlandırmıştı. Çünkü hem Jung okurken biraz havada kalan konular benim için çok daha fazla netleşmiş oldu, hem de farklı alanlarda ileri düzeyde çalışmalar yapmış iki düşünürün teorilerini karşılaştırarak okumak ve benzerlikleri fark etmek çok keyifli.

Benim için bu anlamda en önemli fonksiyon Si, yani içe dönük duyum olmuştur. Carl Jung bu fonksiyonu anlatırken hep yanlış anlaşılmaya çok açık bir fonksiyon olduğundan bahseder. ‘İçe dönük duyum, duyumsamanın geri kalanından öyle farklıdır ki, neredeyse başka bir fonksiyon gibi çalışır’ der. Bu yüzden de içe dönük fonksiyonu ayırsamak çok zordur. Kant ise iç duyum olarak bahsettiği zihnin bu filtresini derinlemesine anlatırken, Jung okumalarında eksik kalan parçalar bu sayede bizim için yerine oturmaya başlar.

Bunun yanında yine Kant iç ve dış sezgiden bahseder.

Bir de mantığı genel mantık ve tikel mantık olarak ikiye ayırır. Buradaki anlatım da bana Jung’un Te ve Ti fonksiyonlarını anımsatır. Benim için Te, kişinin dış dünyasını organize etme özelliğiyle, nasıl bu şekilde çalıştığını pek anlayamadığım bir fonksiyondu. Kant okumalarım esnasında bu konuda da biraz daha netleşmiş oldum diyebilirim.

Son olarak eğer çok zorlama gelmeyecekse Kant’ın ideal tanımı bende his fonksiyonu olarak yer buldu. Eğer his fonksiyonu üzerine yazımı okudysanız bu bahsedeceklerim size de anlamlı gelebilir.

Kant Platon’un idealarından bahsederken, aklın yalnızca ideaları değil ama idealleri de olduğuna değinir. Bu arada ahlakın sadece saf akıldan gelmediğini, haz ya da hoşlanmama gibi duygulardan ötürü deneysel olmayan taraflarıyla da olsa (ki arketipler açısından bakarsak bunlar da köksel imgelerden, yani idealardan geliyor olurdu), yine aklın özgürlüğüne kısıtlama getirdiği kuralları vardır. Bu kurallar her zaman nesnellik içermez ama yine de onlara insan beynininin kuruntuları da diyemeyiz. İnsan bir ideal belirler ve bu ideal doğrultusunda kendi eksikliğine ve tamlığına bakarak bir ölçüt edinmiş olur.

Dolayısıyla Kant için kök imge olan bu idealin gerçekleştirilmesi ya da bir kurala bağlanması çoğunlukla mümkün değildir. Sadece yargılarının iletilmesi çok mümkün olmayan gölgemsi bir imge olarak zihninin bir kenarında durur. Adeta boşlukta asılı bir taslak gibidir.

Yazılarımın devamında his fonksiyonunu içe dönük ve dışa dönük olarak da işleyeceğim. Orada göreceksiniz ki bir çok MBTI düşünürü içe dönük his fonksiyonunu etik, dışa dönük his fonksiyonunu ise ahlak olarak isimlendirir. Birisi kendimiz için koyduğumuz idealler bütününe uygun hareket etmeyi içerirken, diğeri toplumsal idealler bütününe göre doğru düşünüş ve davranış biçimleri geliştirmekle ilgilidir. Burada Kant’ın ‘gölgemsi imge’ lafını kullanması benim aklıma yine bilinçdışı içerikleri ve Pamlquist’in his fonksiyonuna karşılık olarak gölge benliği konumlandırmış olmasını getiriyor.

Görsel; Mysticartdesign, Pixabay.com

Jung okurken bir çok düşünürün ismine rastlarsınız ama Kant’dan bir Schopenhauer, Nietzsche ya da Herakleitos kadar bahsettiğine tanık olmazsınız. Oysa Kant okumuş biri için Jung’un belki de en fazla Kant’dan etkilenmiş olabileceğini düşünmemek mümkün görünmüyor.

Bu arada Jung yeterince Kant okuyamadığından yakınırdı. İş yoğunluğu nedeniyle sadece pazar günlerini Kant okumaya ayırabiliyor olması biraz canını sıkıyordu. Belki de bu yüzden Kant ismine onun çalışmalarında çok fazla rastlamıyoruz. Sonuçta hayatınızı Kant okumaya adamamışsanız ‘Kant burada şundan bahseder…’ gibi ifadeler kullanmak ya da onun fikirlerini değerlendirmeniz pek mümkün değil gibi.

Ben bir hadsizlik edip bu yazıyı kaleme aldım ama bana sorarsanız Kant’ı birazcık anladım diyebilmek için yıllar boyu tekrar tekrar kitaplarına dönüp okumak ve hakkında yazılanları da derinlemesine incelemem gerekiyor. Yine de eğer yıllar boyunca tüm günümü Kant’ı anlamak için geçirmiyorsam, ‘Kant bu konuda şöyle demiştir’ gibi ifadeler kullanmaktan sanırım biraz imtina etmem gerekiyor. Sonuçta Kant; Tüm hayatını uzay fiziği ve felsefe üzerine araştırmalar yapmaya ve dersler vermeye adamış bir akademisyen olarak, meslek yaşamının sonlarına doğru Arı Usun Eleştirisi kitabını yazmıştır. Kitabı yazmasının birkaç ayını aldığını ama bu kitapta yazdıklarını geliştirmeye ömrünü verdiği söylenir.

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin