Jungiyen Psikoloji’ye göre bilincin temel dört fonksiyonunu anlattığım yazılarımda, konu sezgi fonksiyonuna geldiğinde kaçınılmaz olarak felsefe ve metafizikten bahsetme ihtiyacı duymuştum. Bu yüzden eğer yazılarımı daha önce takip ettiyseniz, Antik Yunan ve Aydınlanma Çağı filozoflarından bazılarının metafizik ve sezgiye dair görüşlerine yer verdiğime tanık olmuşsunuzdur.
Aslında benim için tüm bu felsefe içerikli yazılarımın temel amacı ‘sezgi’ derken neden bahsettiğimizi tam olarak anlayabilmek . Bu amaca hizmet edecek yeterlilikte bir kaç yazı yazdıktan sonra tekrar mizaç tiplerine ve ardından bilinç fonksiyonlarına geri dönüyor olacağım. Bir sonraki aşamada ise konu olarak bilinçten yavaş yavaş bilinç dışına doğru süzülmeyi planlıyorum.

Eğer sezgiden bahsediyorsak, sezgicilik akımının kurucusu sayılan Fransız filozof Henri Bergson’dan da bahsetmeden konuyu kapatmamamız gerektiğini düşündüm. Hem rasyonalizme hem de materyalizme karşı çıkarak, bilim üretmenin önündeki engelleri sezgisel kavrayışla aşmayı planlayan felsefe profesörü Henri Bergson, 1928 yılında Nobel Ödülüne layık görülmüştü.
Bergson bize hareketli olan ve hareketsiz olandan bahseder. Zihin zeka ile çalışabilmek için hareketli olana duraklar atamak ve bu duraklar vasıtasıyla bilgiyi işlemek zorunda kalır. Çünkü insanlar, en basit haliyle gündelik hayatlarını sürdürebilmek için konuşmak ve sözcükler kullanmak zorunda kalırlar. Bilim yapabilmek kavramlar geliştirmeyi de gerektirir. Zeka, madde ile ilgilenebilmek için kaçınılmaz olarak hareketi hareketsizliğe çevirmek zorunda kalır.
İşte Bergson’ın bize yaşamı gerçekten algılayabilmek ve yaşama dair olanı çekip alabilmek için önerdiği de şey de bu illüzyonu kırmaktır. Çünkü zeka hareketi değil, sadece önceden atanmış olan durak noktalarını bir araya getirir. Bu birleşimden kendisine yeni bir senaryo yazar. Bu yüzden de, aynı olay için herkesin farklı bir senaryosu oluşabilir.
Bergson’a göre gerek pozitif bilimlerdeki, gerekse felsefedeki fikir ayrılıkları da bu illüzyondan kaynaklanır. Aslında yaşamda her şey gerçektir ve mutlak bilgi yaşamdadır. Eğer filozoflar zekaya odaklanmak yerine daha üstün bir bilme biçimi olan sezgi ile bilim yapsalardı, bugünkü fikir ayrılıklarına da rastlanmayacaktı.
Benim Bergson üzerine yazılarımı okuyup, onun fikirlerini soyut ya da temelsiz bulmanız endişesiyle şunu hatırlatmak isterim ki; Blog yazısında bu denli soyut bir konuyu ne kadar derinlemesine tartışırsam tartışayım asla fizik, matematik, ruh bilimi vs. gibi bir çok alanda derin uzmanlığı olan Nobel ödüllü bir profesörün fikirlerini tüm dayanaklarıyla burada anlatmam mümkün olamaz. Bu yüzden ben sizi yalnızca, şayet eğer daha önce karşılaşmadıysanız ya da üzerine okuma şansınız olmamışsa, onun ortaya attığı yenilikçi fikirlerden (bir asır öncesine göre yeni) haberdar etmiş olayım. Belki konu ilginizi çeker ve bilimsel dayanaklarını araştırmak için bizzat kendi kitaplarını okumak isteyebilirsiniz.
Bergson’a göre temel olarak gerçekliği sadece sezgi kavrayabilir çünkü gerçek olan durağan madde değil, süreç olan hayattır. Bu anlamda Bergson gerçeği araştırmakta sezgiyi akıldan önce tutar. Temel olan kavramlar değil, kavramın içeriğidir. Biz düşüncede kavramları alışkanlıklar yoluyla biliriz, oysa sezgi varlıkları bize olduğu haliyle verir. İçgüdülerin bilince ulaşmış haline ya da zihnin zihinsel süreçlerine odaklanmasına Bergson, sezgi adını verir.
Bir önceki paragrafta anlattıklarım, aslında birkaç blog yazısı boyunca anlatacaklarımın sonucunda ulaşacağımız bir özet niteliğinde diyebilirim. Konuyu biraz açıp derinleştirdikten sonra belki bir miktar Jung ile de karşılaştırmasını yapabiliriz. Her ne kadar Bergson’ın eleştirilerinde zaman zaman Jung’a ait bazı görüşlerin de tartışılmış olduğunu fark etmiş olsam da (hiç Jung’u direk eleştirdiğini görmedim, sadece eleştirdiği konularda Jungiyen bazı unsurlara da rastlamıştım), Jung’un kendisi katıldığı bir seminerde Bergson’dan övgüyle bahsetmiş ve onun için, ‘Bizim ifade etmekte yetersiz kaldığımız bir çok konuyu Bergson dile getirmiştir’ der. Ayrıca, daha önce bu seminerlerde neden Bergson tartışılmadığını da sorgulamak gereği hisseder.
Eğer daha önce sezgi ve metafizik konularıyla çok fazla ilgilenme şansınız olmadıysa, bu yazım başta size soyut ve anlaşılmaz gelebilir. Fakat konuyu açarak devam edeceğim için sabırla okumaya devam ederseniz, havada asılı kalan tüm cümlelerin netleşeceğini ve çok daha anlaşılır hale geleceğini baştan belirtmek isterim. Genelde bu konular işlenmeye başlandığında felsefe okumaya çok alışık olmayanlar, ‘Galiba bende bir problem var, ben bu anlatılanları anlayamıyorum’ gibi hissederler. Halbuki diğer yazılarımda da nedenini fazlasıyla işleyeceğimiz gibi, yeni bir bilgiyle karşılaşan zihnin tepkisi herkes için aynıdır. Anlamıyorum hissine rağmen okumaya devam eden kişi için, kapılar zamanla bir bir açılmaya ve önceki anlamadığını sanmış olduğu bilgilerin bile zihninde berraklaşmaya başladığına şahit olur.

İçgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik.
Bergson’a göre bilinç ruhsal anlamda yalnızca içgüdüde deneyimlenebilir. Bundan dolayı da ruhsal yaşam akışını akıl değil, sezgi kavrayabilir. Düşünme yeteneğini belli bir konu üzerine yoğunlaştıran bir düşünür, deneyle elde edemediğini içe doğuşla aydınlığa kavuşturur. Bununla ilgili ünlü örnekleri hepimizi biliriz; Einstein, Newton, Archimedes… (Her ne kadar Einstein ve Bergson zamanın göreceliği üzerine zıt fikirlere sahip olsalar da…)
Akıl, alışkanlıklar üzerinden yaşamı pratikleştirme ile ilgilenir ve yeni bir bilgi üretme çabasında değildir. Sezgisel bir gelişim ise süreye bağlı olan önsezi ile, yeniliğin kesintisiz bir devamlılığını kavrayabilir. Zekanın görebildiğinden çok daha fazlasını çekip çıkarır.
Bir odaya ilk defa girdiğinizde ortam karanlıksa bile, elinizi attığınızda ışığın yerini iyi-kötü bulabilirsiniz. Çünkü oda yeni olsa bile ışık düğmesinin nerede olduğu tam olarak yeni bir bilgi değildir. Fakat bazı evlerde hiç tepe lambası bulunmaz ve eğer odayı göremiyorsanız, ayaklı lambanın nerede olduğunu bulabilmek için sağa sola çarparak biraz dolaşmanız gerekebilir.
Eğer okuduğunuz ya da izlediğiniz bir bilgi sizde hemen onay ya da red duygusu yaratıyor ve başka bilgilerin anısıyla birleşiyorsa, muhtemelen tam olarak yeni bir bilgi edinmiyorsunuzdur. Sadece zaten zihninizde var olan bilgiler şekil değiştirerek sizde yeni bir bilgi izlenimi yaratıyor olabilir. Bu ise zihnin uğraşmaya bayıldığı türden bir öğrenmedir. Halbuki gerçekten yeni bir bilgiyle karşılaşan zihin, ilk başta donup kalacaktır. Eğer her cümlede durup, kafanızda uçuşan ve yakalamakta zorlandığınız fikirleri içselleştirmek için sessizliğe ihtiyaç duyuyorsanız, zihniniz hem yeni bir bilgi üzerine çalışıyor hem de yeni fikirler yaratım sürecinde demektir. Çünkü burada o cümleye ezberlenmiş bir kalıpla yaklaşmıyorsunuz ve gerçek hareketi içselleştiriyorsunuz demektir.
Bunu genellikle çok sık yapmak istemez, bu işlemi çoğunlukla sıkıcı ve yorucu bulursunuz. En iyi ihtimalle böyle bir zihinsel işlem için zaman ayırmak oldukça zordur. İşte Bergson da bu yüzden, filozofların gerçek sezgisel bilgiden uzak durduklarını düşünür. Çünkü hareketi algılamak zor, oysa ezberlenmiş alışkanlıklarla mantık yürütmek kolaydır. Filozofun çoğunlukla dünyevi gereklilikler peşinde koşarken, bu işlemleri sık sık yapacak zamanı olmaz.
Oysa Bergson ruhsallığın tam da buna dayandığını, yaradılışın zihnin içine işlenmiş olan gerçeklik olduğunu bilir. Gerçek ve mutlak bilgi sezgi ile elde edilebilir, zihin ise göreceli (taraflı) bilgilere ulaşacaktır.
Bize başta sanki bu durumun tersi daha geçerlidir gibi gelebilir. Eğer hepimiz ezberlenmiş bir mantık kurmayla bilgiyi işliyorsak, aynı sonuca varmamız gerekir çünkü işlem herkeste aynıdır. Bireysel ve ezberden uzak bir deneyimin ise, bizi birbirimizden farklı anlayışlara ulaştıracağını düşünebiliriz (!).
Halbuki Bergson’a göre durum pek böyle değildir. Zeka hareketsiz noktaları birleştirirken, kendi senaryosunu üretir ve gerçeklikten uzaklaşır. Çünkü zeka bu senaryoyu kendi deneyimlerinin etkisinde, yani belleğinin etkisinde işine geldiğini düşündüğü bir doğrultuda yazacaktır.
Gerçek hareket olan yaşamın kendisine odaklandığınızda ise, hepimizin içinde yaşadığı gerçek yaşama yöneldiğiniz için, mutlak ve tek olan yani aynı bilgiye varmış olursunuz. Burada fikir ayrılıklarının ya da farklı bakış açılarının maniple etmiş olduğu bir bilgi değil, salt bir gerçeğin bilgisi vardır. Yani bir tanesi yanlı ve zekanın işine gelen (ya da öyle sandığı) bir bilgiyken, diğeri işimize gelsin ya da gelmesin bireysel deneyimlerimizden bağımsız gerçek ve mutlak bir bilgi olacaktır. Yani bizi aynı bilgiye ulaştıran bireysel sorgulamamız olacaktır, alışkanlık edindiğimiz mantık kalıpları değil.
Burada bir konuda sizi uyarmak isterim. Bergson düşüncesinde sezgi vasıtasıyla ulaşılan mutlak bilgi Platon’unkinden farklıdır. Platon düşüncesinde (ve bazı kadim felsefelerde); Doğmadan önce mutlak bilgiye sahip olduğumuz ama dünyaya gelirken bunu unuttuğumuz varsayılır. Bu durumda öğrenirken zihnin yaptığı; Yeni bir bilgiye ulaşmak değil var olan ama unuttuğumuz bir bilgiyi hatırlamaktır.
Oysa Bergson’ın evrim anlayışında böyle bir sabit bilgi bulunmaz. Mutlak bilgi gerçek bilgi olabilir ama asla sabit değil, sürekli değişim ve dönüşüm halindedir.

İnsan zihni sadece bu değişim halindeki bilgiyi idrak etmekle kalmaz, üretir de. Yani sezgi yalnızca bilgiyi idrak eden değil, idrak yoluyla üreten bir fonksiyondur da. Bu evrim düşüncesine, Bergson yazılarımın sonunda derinlemesine tekrar bakıyor olacağız.
‘Yaşam Atılımı’ adıyla geçen bu evrim anlayışında, daha önce farklı felsefelerde de rastlamış olabileceğiniz şekilde; Evrim kendisini ifade etmek ve dönüşümünü gerçekleştirmek için insan bilincini kullanır. Bu arada elbette evrenin tek kaynağı insan bilinci değildir – ki bu konuyu da yaşam atılımından bahsedeceğim başka bir yazımda, daha derinlemesine tartışıyor olacağız.
Sezgi herkese bahşedilmiş bir yetenek olmakla birlikte, pratik yaşamın gereklilikleri ile bu fonksiyonun üzeri çoğunlukla örtülmüştür. Dolayısıyla ona akan yolu temizlemek gerekir. Bunu yapabilmek için, zihnin alışkanlıklarının farkına varılması ve bir süreliğine işlevlerine ara verilmesi gerekir.
Zihin dış dünyaya alışık olduğu formal vasıtasıyla bakar. Zihnin kendisi içinde olup bitenlere bakması ise sezgidir. Fakat zihin kendi iç dünyasına da bazen bu alışkanlıkları taşıma yanılgısına düşer. Dolayısıyla iç alemine dönen kişinin bu alışkanlıklara karşı uyanık olması ve onları yine bir kenara bırakabilmesi de, özel bir çaba ve yoğunlaşma gerektirecektir.
Bu bize, evrenin sırlarına nail olmaya kalkışan bir gurunun ya da meditasyon yapmak için sessiz bir odada düşüncelerinin akışına izin veren sade bir vatandaşın içe dönme hallerini hatırlatır. Önce düşüncelerinin dilediği gibi akmasına izin verir ve onları yargılamaktan kaçınır. Zaten yargılamak zekanın en usta kullandığı yöntemdir. Düşüncelerinin zekanın müdahalesi olmadan sıra sıra akıp gitmesine izin verdikten sonra ise, yavaş yavaş sezgisel zeka kendisini göstermeye başlar. Üzerindeki örtü ne kadar kalınsa, sezgisel zekaya ulaşmak da o denli zor olacaktır.
Bu yüzden zeki bildiğimiz insanlar (aslında düşünceyi çok aktif kullanan kişiler), başlarda sezgisel zekaya ulaşmakta daha çok zorlanırlar. Şayet gündelik yaşamda ustaca kullandıkları ve çok işlerine yarayan mantıklı yöntemlerini, o an için bir kenara bırakmayı başarırlarsa daha derin bir zekanın kapıları yavaş yavaş onlar için de aralanmaya başlayacaktır.
Kişi akıl vasıtasıyla analiz yaparken hareketsiz bir bilgi üzerinde çalışır. Bu hareketsizlikten kastımızın ne olduğu ve süre derken nasıl bir zaman kavramından bahsettiğimiz, yazı ilerledikçe daha iyi anlaşılacaktır. Sezgi sürede ve hareketlilikte konumlanır. Burada konumlanmak sözü kullanılıyor, çünkü sezginin yaptığı şey tam da budur. Kavramları dışarıdan bakıp analiz etmez. Çünkü bunu yaparsa sadece hali hazır kavramlarla ve alışılmış yöntemler üzerinden çalışmış olurdu.
Oysa sezgi, nesnesini tam olarak sürede ve o sürenin hareketliliği içerisinde algılar. Zihin burada değişimin kendisi olarak akış halinde bir algılama peşindedir. İşte Bergson’a göre yeni bilim bu şekilde ortaya çıkar ve yeni bilgi de ancak bu şekilde üretilir. Çünkü burada kavramların nitelediği donmuş simgelerle değil, gerçekler üzerinden çalışılmış olunur.

Aklın üzerine çalıştığı kavramlar ise akış halindeki gerçeklerin sadece anlık fotoğrafları yani birer durak noktasıdırlar. Aklın değişim dediği şey dahi yol ayrımı sırasında belirlenmiş bir duraktır sadece. Yol ayrımını bilir ama hala devinim halindeki yolu tüm hareketliliği ile göremez. Hareket sandığı ise tekrar tekrar çekilmiş olan fotoğrafları bir araya getirip, yeniden onlardan senaryo üretmektir. Bu yüzden değişik düşünürlerin akıl yürütmeleri bu denli birbirinden farklılık gösterir.
Bir başkasıyla tamamen farklı hatırladığınız bir olayı düşünün. Eğer işin içinde ‘gaslight’ tarzı bir maniplasyon yoksa (yani içinizden birisi isteyerek karşı tarafı yanıltmaya çalışmıyorsa), aslında her ikiniz de olayı tam olarak hatırladığınız gibi anlatıyorsunuzdur. Anı gözlerinizde canlanıyor ve bu haliyle size çok da gerçek geliyor. Fakat o olayın bir şekilde kamera kaydı ortaya çıksa ve size esas olay izletilse, muhtemelen o izlediğiniz film aslında her iki tarafın da hatırladığından farklı olacaktır. Çünkü yukarıda da bahsettiğimiz gibi, zekanın yaptığı şey bizim için hareketsiz anları bellekten çıkarıp ona uygun gelen bir senaryoda yeniden birleştirmektir.
Belki kamera da sadece ard arda gelen fotoğrafları birleştiriyor ama zaten kamera görüntüsünün bile tüm ayrıntılı gerçeği bize verdiğini iddia edemiyoruz. Kaldı ki gerçek olan yaşamda esasında geçmiş bile dinamiktir, dolayısıyla o bile şimdi ve gelecekle birlikte sürekli bir değişim halindedir. Yani kameranın donmuş kaydı dahi, bize sezginin verdiği nitelikte bir gerçek bilgi ulaştıramaz.
Bunun yanında eğer biz kavramlar değil de gerçek sezgisel bilgiler üzerinden konuşulabiliyor olsaydık, tüm fikirler birbiriyle tutarlı olurdu. Ama dil sezgisel bilgiyi ifade etmekte yetersiz olduğu için, ya bu iletişim istense de kurulamaz ya da dile dökülmeye çalışıldığında tamamen yanlış anlaşılır. Bazen bu durumda sezgisel bilgisini aktarmaya çalışan kişi türlü nedenlerle toplum dışına itilir. Çünkü kimsenin anlam veremediği garip bir dil kullanmaktadır. En azından günümüze dek asırlarca bu durum böyle devam etmiştir.
Bu yüzden doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar gibi bir atasözümüz var. Persona yazımda Yunan mitolojisinde geçen, sürekli gerçekleri söylemekle lanetlenmiş Cassandra isminde bir kızdan bahsetmiştim. Hatta elinde olmadan sürekli gerçeklerle konuşan ve bu yüzden başı durmadan derde giren saf kişiler için Cassandra kompleksi diye anılan psikolojik bir fenomen de vardır. Gerçeği yansıtan bir tahmini etrafındaki kişiler tarafından ciddiye alınmadığında, bu durum Cassandra kompleksi olarak ifade edilir.
Geçmişte sezgisel bilgilerle çalışan gruplar genelde toplantılarını gizlice gerçekleştirmek zorunda kalmışlar ve bu yüzden çoğu zaman yanlış anlaşılmışlardı. Bugün artık insanlık bu tarz bir bilgi arayışını daha bir kabul edebilir oldu. Günümüzde bilimsel sayılsın ya da sayılmasın tüm bilgiler açıktan açığa konuşulup, kendilerine ifade alanları bulabiliyorlar. Bazen şaklabanlar ile gerçek gurular birbirine karışabiliyor ama en azından kimse bu yüzden yakılmıyor.

Biz düşünce yoluyla bir analiz yaparken hareketin, noktaların birleşiminden meydana geldiğini düşünerek yola çıkarız. Bu illüzyon öyle alışık olduğumuz ve zihnimize öyle işlemiş bir yöntemdir ki, noktaların birleşimini gerçekten hareketli bilginin kendisi sanarız. Çünkü pratik dünyada ilişki kurmamızı ve maddesel dünyada işlerimizi görmemizi sağlayan, zeka yeteneğimiz olmuştur. Bu illüzyonu kırmanın yolu ise, önce illüzyonu fark etmektir.
Biz hakikat arayışında hareketin kendisine zihnimizi yerleştiremediğimizde, sezgi fonksiyonu ile işlev göremiyoruz. Zekamız birleştirilen noktalar arasında hareketi algılamaya çalışıyor. Bu yüzden esas yaşamsal olan ve esas net olması gereken hareketin kendisi, bize pusluymuş gibi görünüyor. Dondurulmuş harekette dinamik bir yaşam göremeyiz. Akışın kendisinde değil de arasında boşluk olan iki noktanın ortasında bir yerlerdeysen, sana bu bölge doğal olarak içeriksiz ve kapalı gelir.
Biraz önce, zekanın alıştığı yöntemler yoluyla sezgisel bilgiye ulaşamayacağımızdan bahsetmiştik. Eğer biz sezgisel arayışa belleğimizde bulunan hareketsiz bir bilgi ile çıkarsak, gerçeğe ulaşmaya çalışırken aslında donuk resimler arasını görmeye çabalamış oluruz.
Dolayısıyla sezgisel bir arayış için öncelikle yola çıkılan nokta ve varılmaya çalışılan nokta unutulmalıdır. Bunlar bize belleğin verdiği, önceden belirlenmiş noktalardır. Yaşamın kendisine ve harekete bu belirlenmiş rota üzerinden gitmek mümkün değildir. Bu Adana-Ankara uçağı ile New York’a gitmeye çalışmak gibi bir çabadır. Başka kıtada olan bir şehri, belirlenmiş rota içerisinde aramamız komik bir çaba olacaktır.
Diyelim ki haritada daha önce hiç duymadığınız bir şehri arıyorsunuz. Gözlerinizi belli bir rotada hareket ettirmez, tüm haritadaki bütün şehirlere bakma ihtiyacı hissedersiniz. Kesinlikle pratik değildir ama en azından aradığınız şehri yanlış bir kıtada bulmaya çalışmazsınız.

Düşünce fonksiyonunun yaptığı; Hareketi taklit etmek uğruna art arda bu boşluğu sayısız noktalarla doldurmaya çalışmak olacaktır. Sadece kavranmış ama asla algılanmamış boş uzay ise, kendi kesinliğine ona bir simge atayarak ulaşır.
Bu bize, Kristof Kolomb’un, Hindistan’ı ararken Amerika’ya ulaşması ve oraya ‘Hindistan’ demesini hatırlatabilir. Aklında dünya üzerinde başka bir kıta olabileceği fikri bulunmadığı için, hali hazırda neyi arıyorsa bulduğu topraklara da o ismi verir. Zihninde çizdiği rotada Amerika diye bir yer yoktur. O yüzden bu yeni kıtaya zaten aradığı bir şeyin fikrini atayarak, sözde onu bilmiş olur. Aradığı şey Hindistan’dır, rotasında Hindistan vardır. Burası da olsa olsa Hindistan ve konuştuğu kişilerse Hintliler olacaktır.
Bu hikaye doğru mudur tam olarak bilemiyoruz fakat aradığını bilinmeyende bulduğunu sanıp, sonra üzerine kavram inşa etme eylemini bize yeterince açıklıyor gibi görünüyor.
Bizim kesinlik arayan ve yeni bilgiyle karşılaşırsa onunla ne yapacağı konusunda şaşıran zihnimiz de, iki yanlış nokta arasındaki boşlukta aradığını bulamaz. Böylece bu boşluğa bir anlam üretmeye çalışır. Bir isim koyar ya da bir kavram geliştirir ve genelleştirip bir çok benzer nesneye uygulayabileceği bir takım idealar yaratır.
Oysa Bergson’a göre simge maniplasyonlarıyla hakikat imal edilemez. Ancak başarısız bir taklide, ama hayatta sezgisel bilgiden daha fazla işimize yarayacak bir taklide ulaşırız. Rasyonel mantık vasıtasıyla metafizik dünyayı anlamaya çalışmamız da buna benzer bir yöntemdir. Donmuş kavramlar içerisinde hareketi algılayamayan zihnimiz, bu hareketsizliğe kavramlar ve olmayan gerçekler atar. Bu uydurulmuş kavramlar mantıksal bir sistem ve kulağa gerçekçi görünen teoriler üretmek için işe yarar. Fakat bu yöntem gerçeği algılamakta bizi boşlukta bırakacak ve yanlış kıtalarda gezindirecektir.
Görülüyor ki analizden hareketli gerçeğe geçilemiyor. Mantıklı bir düşünce sistemi kurduk diye, o sistem hareketin kendisine giydirilemiyor. Oysa hareketten analize, yani aklın üzerine tartışacağı kavramlara geçiş yapılabiliyor. Zaten bilim yapmak da bu durumda ancak hareketten analize geçerek mümkün olabiliyor.
Hareketsiz üzerinden gerçeği aramaya çalışmak yerine, hareketi sezgisel bir yolla bulabiliriz. Bu defa üzerinde birlikte çalışabilmek için bu bilgiyi olabildiğince kavramsallaştırır ve ortak bir masanın üstüne koyabiliriz. Bilimsel sezgi de ancak bu şekilde pratik hayata katılıp, işimizi görebiliyor. Yer çekiminin farkına varabilmek için önce bildiklerimizi unutmamız gerekiyor. Sezgisel zeka yer çekimini fark ettikten sonra, artık zeka işin içine girip kendi analiz yöntemleri ile bu fiziksel gerçek üzerine çalışabiliyor.

Uzay, Mekan, Madde ve Zaman
Bir film, art arda dizilmiş durgun ve bölümsel resimlerden oluşur. Akıl ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Fakat akışın bizzat kendisini yani yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Bu yüzdendir ki akıl ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan madde üzerinden bilgi sahibi olabilirler.
Bu durumda akıl ve bilim zamanı da uzaya bağlayarak anlamaya çalışır. Örneğin dünyanın uzayda yer değiştirmesi üzerinden yıl kavramını oluşturur. Akıl her şeyi maddesel hale getirerek inceleyebiliyor.
Bergson’a göre uzay maddeseldir çünkü ne mekan maddesiz, ne de madde mekansızdır. Oysa zamanın kendisinde mekan yoktur ve biz onu algılayabilmek için mekansallaştırırız.
Görüyorsunuz ki sezgi yaşamla eş bir doğrultudayken, akıl onun tersi bir yöndedir. Aklın maddeye göre düzenlenmesinin nedeni de budur. Bergson’a göre eski felsefe bu gerçeği görememiş, yalnız akıl ve onun kapsamı içine giren kavramlarla yetinmiştir. Sorunlara sağlıklı bir çözüm bularak başarıya ulaşamayışının nedeni de budur.
Yukarıda daha önce belirttiğim gibi; Rasyonalizm, gerçekten uzaklaşarak sadece akıl vasıtasıyla bir mantık kurmaya çalışır. Yaşamın kendisinden kopuk bir şekilde ve alışılmış format yöntemlerle (sadece zekaya güvenerek) yapılan analiz, hareketin kendisinden yoksun kalacaktır. Bu durumda ‘Dünya yuvarlaktır, o zaman ben de buradan çıkıp sürekli doğuya gidersem Hindistan’a ulaşırım’ diye haklı bir mantık kuran Kristof Kolomb için, ulaştığı yeni kıtayı Hindistan varsayması gayet beklenen bir sonuç olacaktır.
Diğer taraftan sürenin bilgisini kavramak için süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir — ki bunu ne akıl ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Bergson’a göre akılsal ve bilimsel bilgi sinematografiktir. Hareketi algılamak ise yalnızca onu deneyimlemek ile gerçekleşir.
Akıl gerçeği deneyimlememiz için değil, onu analiz etmemiz için var olan bir yeteneğimizdir. Aklı kullanarak deneyim yaşadığımızı varsaymak, sadece zihnin fantezisi olacaktır. Gerçeği deneyimlemek için zihnin içine dalınmalı ve akıl bir süreliğine kenara alınabilmelidir . Saatin ya da gezegenlerin zamanını değil, uzaydan (yani mekandan) bağımsız olan, süre gerçeğini en saf haliyle deneyimleyebilmek gerekir.

Bergson’a göre; Zihni zihin ile anlamak da bir tür zekaysa, biri diğerinin tersi olan iki ayrı zihinsel aktiviteden bahsediyor oluruz. O zaman dış dünyayı algılayan zeka akıl, kendi kendisini anlamaya çalışan zeka ise sezgi olmalıdır.
Eğer zihin kendisini maddeyi tanımak için edindiği alışkanlıklar üzerinden anlamaya çalışıyorsa, akıl ile aynı yolu tırmanmaya çalışıyordur. Bu da yukarıda değindiğimiz gibi Bergson’ın eleştirdiği bir yöntemdir.
Maddeye bakarken onu iyi ya da kötü, faydalı ya da zararlı diye yargılayabiliriz. Onun ne olması, nasıl olması gerektiği ile ilgili sabit fikirlerimiz vardır. Bu fikirlere uymayan maddeleri bozuk, kırık ya da yamulmuş diye nitelendirebiliriz.
Maddi dünyaya ait buna benzer bir dolu analiz yöntemimiz, beklentilerimiz ya da nesnelere yapıştırdığımız kavramlar ve anlamlar vardır. Bu anlamlar hiç bir zaman tam olarak gerçeği yansıtamazlar. On yıl önce gördüğünüz binanın önünden geçer ve onun aynı bina olduğunu düşünürsünüz. Fakat bu defa değişmiş olduğunu fark eder ve bina eskimiş dersiniz. Başta aynı binayı görme beklentisinin kendisi zaten, zihnin hareketsizliği gerçek sanmasından kaynaklanır. Hareketsizlik hiçbir zaman gerçek değildir. Bu durum bize sadece zihinsel eğilimleri gösterir.
Oysa maddeye yönelen zihnin kendisine zihni yönelttiğinizde, farklı bir zekadan bahsetmiş olursunuz. Buna da sezgi diyerek iki zihinsel işlemi ayırmak, zekaya da kendi hakkını vermek olacaktır. Zeka burada fiziksel dünyada ilişkilerimizi ve pratik işlerimizi sürdürebilmemiz için önemli bir araçken, sezgi metafiziği anlamaya çalışmamızı sağlayacaktır.
Bergson’a göre ruhsal incelik önemlidir ve ruhsal incelik için sezginin zekaya yansıtılabilmesi gerekir. Şiir ve diğer sanatlar ancak bu şekilde ortaya çıkar. İnsanın ve toplumların dönüşümü içinse sanat ve bu incelik şarttır.
Bergson bilim dünyasına yaptığı felsefi katkılarla önemli sorgulamaların önünü açmışken, bir taraftan en çok etkilediği alanlardan bir diğeri de edebiyat dünyası olmuştur. Bir yazarın eserini kaleme alırken nasıl bir zihinsel süreçten geçeceğine, yaratıcılığını konuşturup bunu maddesel dünyada anlaşılacak haliyle kelimelere nasıl dökeceğine dair bir çok yönden yazarlara ilham vermiştir.
Bergson hem dil, hem de simge ve imgeler üzerine çok derin çalışmış, bunları değişik yönlerden ele almıştır. İlerleyen yazılarda Bergson’ın dil üzerine düşüncelerine de mutlaka değiniyor olacağız.

Bu yazıyı sonlandırmadan son olarak Einstein ve Bergson arasında geçen tartışmaya çok kısaca değinmek istiyorum. Her iki bilim insanı için de kariyer yaşamlarında ‘zaman’ kavramı çok kilit bir rol oynuyordu.
O dönemlerde (bugünkünün tersine), Bergson’ın popüleritesi ve saygınlığı Einstein’a göre çok daha belirgindi. Bergson ismi ancak Sokrates, Platon, Descartes, ve Kant gibi isimlerle birlikte anılıyordu. Felsefe tarihçilerine göre 20 YY, ‘Bergson Çağı’ — The Age Of Bergson- ismini almıştı.
Bu iki önemli isim 1922 yılında, Fransa’nın en saygın kuruluşlarından biri olan ‘Société Française de Philosophie’ de, kendilerini beklemedikleri bir tartışmanın içinde buldular. Her iki tarafın da aslında gönüllü olarak başlatmadıkları bu karşılıklı atışma, zamanın göreceliği üzerine zıt fikirlere sahip ve bu konuda gerçek anlamda tutkulu olan bu iki düşünce insanı için o ortamda kaçınılmaz hale gelmişti.
Burada Bergson yarım saat boyunca Einstein’ın teorisini eleştiri yağmuruna tuttu. Einstein ise söz aldığında şu ünlü cümlesini sarf etti ‘’Filozofların ‘zaman’ı yok -yani olmayan bir şey-’’ (“The time of the philosophers does not exist,”). Ertesi gün ise tartışmasına daha da keskin ifadelerle devam edecekti.
Bu iki ismin o günki diyaloğu ‘20YY’ın En Büyük Filozofu ve Fizikçisi Arasında Geçen Tartışma’ adıyla kayıtlara geçmiş oldu.
Bundan bir kaç ay sonra Einstein Nobel Ödülü’nü aldı. Fakat bu ödül esas çalıştığı konu olan ‘Zamanın Göreceliği Teorisi’ adına değil, ‘Foto-Elektrik Etkisi Kanunu’ buluşu adına verildi. Bu duruma sebep olarak ‘Zamanın Göreceliği Teorisi’ nin fazla karmaşık olması sebep gösterildiyse de, bazılarına göre Bergson’ın bu teoriyi derinlemesine sorgulamasının da bu kararda etkisi olmuştu.
1928 yılında Bergson’ın aldığı Nobel Ödülü ise, ünlü filozof için bir zafer niteliğindeydi. Çünkü o tüm kariyer hayatını, ‘zamanın bilimin gözlükleriyle anlaşılmaması gerektiği’ ni savunarak geçirmişti.
Bergson aslında zeka ile bilim yapmaya karşı değil. Bilakis gündelik hayatı sürdürmek ve bilim konusunda ortak bir zeminde çalışabilmek için zekayı ve onun kavramlarını kullanmak zorundayızdır. Sadece zekanın üstünü örttüğü gerçek ve mutlak bilgiyi yakalayabilmek için, bu örtünün kaldırılmasını ve sadece zekayı ilgilendirdiği kadar onunla iş görülmesini savunur. Oysa bilim insanı çoğunlukla zekanın bilgisini gerçek sanır ve yaşamı ıskalar. Bilim dünyasındaki kafa karışıklığı da bundan doğar.
Bergson Zamanın Göreceliği üzerine tartışırken de Einstein’ın matematik kurgusuyla bir derdi olmadığını belirtir. Fakat onun teorisi saat ve onun davranışlarıyla ilgilidir. Oysa temel bir felsefi derinlikten yoksundur. Zamanı gerçekten anlamak ve ondaki zenginliği kavramak istiyorsa, derin bir felsefi araştırmaya girişmesi gerektiğini öğütler.
Einstein’ı bu ikisi arasındaki farkı, yani süre ve saatin davranışları ile alakalı olan zamanın arasındaki farkı bilmemekle eleştirir.
Einstein ise buna ‘Fizikçilerin zamanı dışında sadece psikolojik zaman vardır’ şeklinde yanıt verir. Bergson’ın psikoloji üzerine tartışmalarına da ileriki yazımlarımda değiniyor olacağım. Zaman üzerine savunduğu fikirleri ise bir sonraki yazımda tartışacağız.
Einstein’ın zaman-mekan üzerine çalışmaları hakkında bugün hepimizin az çok fikri var. Peki Bergson bize saat zamanının ötesindeki bir süreyi nasıl anlatıyor? Bir sonraki paylaşımımda bu sorunun cevabını biraz araştırıyor olacağız.
