Bir kaç ay önce ¨Kendimizi neden sabote ederiz?¨ başlıklı bir yazı yazmıştım. Kimsenin fark edeceğini bile düşünmezken, başlığımın istatistik bölümünde 1.1K kez görüntülendiğini fark edince, ki bu şu anda benim için büyük bir sayı, bu konunun aslında ilgi çektiğini fark ettim. İçeriğine tekrar baktığımda ise, bugünkü bilgilerimle bu yazı bana hiç de yeterli gelmedi. Bu açıdan bakınca, ne yazsam bana zaten yetersiz gelecek. Çünkü aslında ‘kendini neden sabote ettiğin’ sorusu belki de tüm ¨Kişisel Gelişim¨ bilgilerini kapsayan bir soru.
Ben de bu konuda sürekli ve sürekli yazmaya devam edeceğim. Her halükarda yazdıklarım bir süre sonra okuduğumda bana eksik gelecek ve daha bir dolu başka bilgi eklemek isteyeceğim. Mevzu kendini sabotaj olunca, ne kadar yazarsan yaz konuya ucundan bile dokunamadığını hissediyorsun.
Konu temel olarak şu ki; Bilerek ya da bilmeyerek hepimiz kendimizi sürekli olarak sabote ediyoruz. Kendini sabote etmeye çok basit bir örnek vermek istesem; çok canımız çekmediği halde sonunda pişman olacağımızı bilerek yediğimiz çikolatalı pasta örneğini verebilirim. Ya da hiç bir sebep yokken geç kaldığımız randevumuzu. Her gün başlamak için niyetlendiğimiz önemli bir işe, durmadan çıkan ufak tefek yapılması gerekenler yüzünden bir türlü başlayamamamız da olabilir. Başınıza nasılsa gelmiştir değil mi? Aklı selim bir şekilde düşündüğünde, o yapılması gerekenlerin tüm gününü almaması gerektiğini bilirsin ve bütün gün hiç durmadan bir şeylere koşturduğunu da. Fakat her nasıl oluyorsa her defasında gün biter ve sen esas yapmak istediğin önemli işine bir türlü zaman ayıramamışsındır.
Maalesef kendini sabotaj bu kadarla da kalmıyor. Olmak istediğin ben ve varolan ben arasında uçurumlar olabiliyor. Her ne kadar sen bu duruma onlarca dış bahane bulsan da, içten içe o yolu kat etmeyenin esasında kendin olduğunu biliyorsun.
Hep hayat mücadelesi verdiğimizi sanıyoruz, oysa mücadele çoğunlukla kendimizle. Dışarıyla olan mücadelelerimizi adam akıllı incelersek, altından hep aynı hain kişi çıkıyor — ya da aynı hüzünlü çocuk; kendimiz.

Mücadelenin kendisinden keyif almak, hayattan keyif almaktır. Çünkü hayat aslında ‘ben’im, yani kendimle mücadelem. Bu da esasında kendimi keşfim anlamına geliyor. Yani hayat düz giden bir yol değil benim için, dışarıdan içeriye ve içeriden dışarıya torus şekline benzer kıvrımlı bir keşif yolculuğu. Tekrar tekrar kendimde ve kendimi buldukça dışarıdayım. Her dışarıya yolculuğum merkeze ve her içeriye yöneldiğimi sandığımda da aslında hayatta yol almaktayım. Esasında hep kendimleyim ve kendimim. Eğer kendimle barışmaz, kendimle konuşmaz, ona gereken özeni göstermezsem, nasıl ona içerlemeden ve içimde burukluk hissetmeden mutlu bir an yaşayabilirim?
Şimdi size, giriş kısmındaki ¨kendini sabotaj¨ lardan daha vurucu bir örnek vereyim; Kıskançlık. Hayatınızda hiç kıskanıldığınız ve bundan rahatsızlık duyduğunuz oldu mu? Peki ya hiç kıskandığınız? Hiç birine sırf kıskandığınız için sinir oldunuz mu? Ya da içinizden onu, en azından duygusal olarak, incitmek ya da engellemek geldi mi? Kendinize karşı dürüst olun. Çünkü kıskanıp da bu duygunun farkına varmadığınızda, sabote ettiğiniz kişi karşı taraf değil kendiniz olacaksınız. Kıskançlık çok kuvvetli bir duygudur ve bu yüksek enerjiyi çok yıkıcı ya da yapıcı yönde kullanabilirsiniz. Leyla Navaro ”Yıkıcı Hasetten Yaratıcılığa Bir Yolculuk” isimli TEDX konuşmasında benzeri bir konuya değiniyor. Başlık ilginizi çekiyorsa, belki bu videoya da bir göz atmak istersiniz. Ben burada mevzuya biraz daha farklı bir yerden yaklaşacağım;

Diyelim ki bir tanıdığımıza karşı kıskançlığa benzer kuvvetli bir duygumuzu fark ettik. ‘Kıskançlığa benzer’ diyorum, çünkü aslında hiç birimiz kıskançlık adlı duyguyu kendimize yakıştırmayız. Fakat ortada kendini sabotaj varsa, kesinlikle ve kesinlikle duygularımızla yüzleşmekte cesur olmak zorundayız. Yine de, cesaretimizi hiç kaçırmamak adına, şimdilik ismine kıskançlık değil de sadece kuvvetli ama itici bir duygu diyelim. Bu duyguyu görmek, yani yakalayıp farkına varmak bile, üzerimizdeki toksik etkisini yavaş yavaş ortadan kaldırmaya başlayacaktır. Bu anda kendimize bir kaç tane soru sorabiliriz;
- Onda olan ama aslında bende olmasını istediğim şey nedir?
- Bu şeye neden sahip olmak istiyorum?
- Bu şeye sahip olmak için ne yapabilirim?
Bazen sahip olmak istediğimiz bu şey, hiç bir şekilde bizim kontrolümüzde olmayabilir. Örneğin; ‘Benim annemin de onun annesi gibi ihtiyacım olan benzer bir anda, ihtiyacım olan şekilde yanımda olabilmesini çok isterdim’ dedik. Bunu değiştirmek bizim elimizde değil. Ama içimizdeki duygusal anlamda öksüz kalmış çocuğu görmek ve o anki ihtiyacını anlayıp, ona gereken şefkati göstermek kesinlikle elimizde. En azından ona ¨Seni ben görüyorum. Elbette isteğin çok normal¨ dememiz bile, içeride bağırıp duran, aslında masum ve hüzünlü ama bastırıldığı zaman bir yetişkini çirkinleştirebilen bu çocuğu sakinleştirecek, huzura kavuşturabilecektir.
Diyelim ki bu şey kontrolümüze alabildiğimiz bir şey. Onda görüp de huzursuz olduğumuz şey bir başarı mı? Bir vücut ölçüsü mü? Etrafındakilerle ilişki kurma biçimi mi? İşte burada gerçekten istediğimiz şey her ne ise, onu bulduğumuzda aslında bir fırsat yakalamış oluyoruz. Biz bu isteğimizi hedefe çevirmek istiyor muyuz? Bu hedef için nelerden vazgeçmeliyiz? Bunlardan vazgeçmek istiyor muyuz? Cevap ‘evet’ se, müthiş bir fırsat yakaladık demektir. Çünkü içinde yüksek enerji taşıyan bir hedef bulduk anlamına geliyor. İnsanı hedeflerinden alıkoyan yegane sebep aslında, ne istediğini gerçekten bilmemesidir. İstek bizim enerji kaynağımız ve biz bu enerjiyi kullanarak hedef adımlarımızı belirleyebilir, ilk adım için hazırlıklara başlayabiliriz. Eğer bu hedef için vazgeçeceklerimizi gözümüz kesmiyorsa da, en azından yaptığımız seçimi görmüş olacağız. Kişi bir seçim yaptığının farkına vardığında artık kurban rolünden çıkıp, duygusal olarak gücü tekrardan eline alabilmiş oluyor.
4. Özel olarak ‘o kişinin’ buna sahip olması neden benim canımı yakıyor?Bu kişinin, bu konu çerçevesinde benim için özelliği ne?
Bu soruyu da kendimize sorduğumuzda ve samimi olarak yanıtlamaya çalıştığımızda, karşımıza kendimizle ilgili bir dolu bilgi daha çıkacaktır. Unutmayın, bu bilgileri sadece görmek dahi aslında içten içe bağıran tarafımızı, yani o küçük kalmış — çocuk kalmış tarafımızı görmek, onu dinlemek demektir. Yani vereceğimiz cevapların samimi olması bile tek başına, bu duyguyla baş etmemiz ve onu olumsuzdan olumluya çevirmemiz için faydalı olacak.
En kötü ihtimalle bu yıkıcı duygu yerini yumuşak özlemlere bırakacak. Özlemlerimizi görmek, kendimize şefkat gösterebilme fırsatı verir, ki aslında bu şefkati bize göstebilecek tek kişi yine kendimiziz. Bizim kendimize gösterdiğimiz şefkat ve sevgi, nasıl oluyorsa dışarıdan da otomatik olarak bize akmaya başlıyor. Belki de herkes, zaten kendine değer veren kişiye kendisi de değer vermeye meyilli oluyor.
Tüm bunların sonunda eğer bu olumsuz duyguyu yansıttığımız kişi sevdiğimiz biriyse, artık sahip oldukları için sadece sevinme ve dolayısıyla aradaki sıcak bağı koruma şansımız olur. Ya da belki de içimizdeki tüm bu bilgilere baktıktan sonra, büyülü bir şekilde, aslında bu kişinin bizim için çok da önemli olmadığını, saçma nedenlerle hayatımızda tuttuğumuzu fark edebiliriz. Nihayetinde duygularımızı serbest bırakmamızla birlikte, bizim için toksik bir ilişkiyi de sonlandırmaya karar vermiş oluruz.
Her halükarda içeride halledilmesi gereken duygular daha da yıkıcı olmaya ve karşı tarafa hınca dönüşmeye yüz tutmadan salınıvermiş olacak, biz de kendimizi bu yönde sabote etmeyi bırakmış olacağız.

Bastırdığımız yıkıcı duyguların üzerine çalışmayı ¨kıskançlık¨ olgusu üzerinden detaylıca anlattık ve duyguları bırakmanın bizim için olumsuzu nasıl olumluya çevirdiğine de değindik. Peki geriye kalan dirençlerimizle nasıl ilgilenebiliriz? Bu defa biraz daha genel yöntemlerle konuyu irdelemeye devam etmek istiyorum.
Öncelikle sabotaj konusunda başlıca yol ¨duygusal dirençlerimizi bırakmak¨ olacaktır. Şimdi ¨duygularını serbest bırakma¨nın biraz daha ötesine geçeceğiz. Bunun için en basit yöntemse bedenimizi kullanmak. Çünkü her bir bilgi bizde düşünceler, duygular ve hisler uyandırır. Yani zihin, beden ve ruh halimiz vardır. Çocuklar, özellikle ilk yıllarında, ‘anda’dırlar. Her şeyi anlık yaşarlar. Kendisini üzüntüden yerden yere atarken, bir anda büyük bir sevinç duyabilir, diğer bir an bir şeyi komik bulup kahkahalara boğulabilir ve dikkatini çeken başka bir şey varsa bu defa yine bir anda ciddileşip büyük bir konsantrasyonla ona odaklanabilir. Duyguları ve hisleri sürekli bedeninde akış halindedir. Fakat yıllar içerisinde küçük bedeninin taşıyamayacağı bir duyguyla ya da hisle karşılaştığında, bunu kaldıramayacağını düşünerek oraya bir blok koyar. Böylece o duygunun bedenin o bölgesinden geçişine izin vermez. Hepimizin bedeni bu tür blokajlarla doludur ve kendi üzerimizde herhangi bir şekilde çalıştıkça bu blokajlar çözülmeye ve akış doğallaşmaya başlar. Yaşadığınız bir deneyim sizi alakasız bir yerde çocukluğunuzdaki basit mutluluk anlarına götürdüğünde, aslında muhtemelen o an blokajlara uğramayan bir akış yaşamaktasınız. Diğer yandan en ‘anda ustalaşamış’ bir guru dahi, zaman zaman bu akıştan çıkarak blokajlarına çarpma deneyimi yaşayabilir. Dolayısıyla gündelik hayatımızda çeşitli nedenlerle sık sık blokajlarımıza maruz kaldığımız, akışın bozulduğu, yani duygusal bir dirençle karşılaştığımız anlar olur.
Burada size tavsiyem şu olacak. Kendinizle sürekli iletişim halinde olun. Çok saçma bir anda, son derece sebepsiz bir yerde bile olsa, bir şekilde içinize anlamlı ya da anlamsız bir huzursuzluk düştüyse, hemen bedeninize odaklanın. Bu size ne kadar saçma geliyorsa, ne kadar nedensiz geliyorsa, direnç o kadar büyük demektir. Su yüzündeki duygularla baş etmek çok kolayken, derinlerdekiler kendilerini bizden ustalıkla gizler. En güçlü sabotajı bu duygularımız, yani bu dirençler yüzünden yaşarız.
Sadece o duyguyu bedende duyumsamaya çalışın. Bedenin neresinde? Bir dokusu, şekli ya da rengi var mı? Yumuşak, sert ya da keskin mi? Soğuk ya da sıcak mı? Duyguyu herhangi bir şekilde bedeninizde duyumsadığınızda, o anki direnci de büyük ölçüde kırmış olacaksınız. Ama unutmayın ki bir dirençle karşılaştınız, yani kendinizi sabote etme sınırındasınız. Bu yüzden mümkünse konuyla aranıza zaman girmesini sağlayın. Başka bir işe odaklanın ya da mümkün mertebe yavaş hareket etmeye çalışın. Bir karar vermekten ya da bir hamlede bulunmaktan, o anda kaçının. Bunu kötü alışkanlıkları bırakmak için de kullanabilirsiniz. Sigara isteği geldiği anda yukarıda bahsettiğim yöntemle vücudunuzda o duyguyu bulun ama harekete geçmeyin ya da karar vermeyin. O sigarayı içmeyeceksiniz ama sadece o an. Sonsuza kadar bırakma kararını o an vermeyin. Sadece o sigarayı, bir tek sigarayı içmeyin. Ya da sinirlendiğiniz kişiyle o an konuşmayın. Daha sonra, sizde yarattığı huzursuzluk hissi geçtikten sonra konuşun.

Bizi Sabote Eden İnanç Kalıplarımızı Nasıl Kırarız?
Aslında zihnimiz ya da bedenimiz bizim elbette düşmanımız değil. Sadece bizi korumaya çalışıyor. Fakat bilinçaltımızın çalışma biçimi ile bilinçli olan, mantıksal çıkarımlar yapan zihnimizin çalışma şekli çok farklı. Bilinç altımız sadece hazza ulaşmaya ve acıdan kaçmaya çalışıyor. Bu yüzden de etrafımızdaki her şeyi sadece iyi ya da kötü olarak etiketliyor. Geçmişte etiketlenmiş bir olguyu bugün bilinçli zihnimizle hemen değiştiremeyebiliyoruz. Yanlış etiketlenmiş ve derinlere gizlenerek kalıplaşmış bilgiler bir süre sonra bizim yanlış inançlarımız, yani bizi hiç fark ettirmeden sabote eden dirençlerimiz haline geliyor. Peki biz yanlış inançlarımızı nasıl tespit eder ve onları bırakmayı nasıl başarabiliriz?
Diyelim ki hayatımızda tekrar edip duran ve içine sıkışıp kaldığımızı hissettiğimiz bir döngü var. Bu döngü bir takım konulardaki başarısızlıklarımızla, kendimize ruhsal ve fiziksel olarak nasıl baktığımızla ya da ilişkilerimizle ilgili olabilir. Huzursuzluğumuz tamamen soyut bir yerden de çıkıyor olabilir. Örneğin sıkıntımızı ¨hayat çok sıkıcı¨, ¨insanlar kötü kalpli¨ veya ¨yaşama sevincim yok, ben çok sıkıcıyım¨ gibi son derece soyut ifade ediyor da olabiliriz. Öncelikle burada durup yavaşlamak, düşünce ve duyguları yavaşlatarak incelememiz gerekiyor. Hızı düşürüp, içerideki birbirinden kopuk ifadeleri bulduğumuzda, bize hizmet etmeyen hatta zarar veren inançlarımıza da yaklaşmaya başlayacağız. Bize hizmet etmiyor diyorum çünkü olmak istediğimiz benle şimdiki ben arasındaki mesafeyi bu inançlar açıyor. Halbuki içerideki mekanizma aslında işe yaradığını düşündüğü için bu inançlara sıkı sıkıya sarılıyor.
İrdelediğinizde göreceksiniz ki bu inançların altında aslında çok basit, çok çocukça nedenler yatabiliyor. Çünkü bilinçaltımız hala çocukluğumuzdaki bilgileri taşıyor ya da yetişkinlikte edindiği bilgileri dahi çocuksu bir yöntemle etiketlemeye devam ediyor. Onun anlayışında her şey sadece siyah ve beyaz. Ya tamamen iyi ya da tamamen kötü. Bilgileri sisteme eklerken mantıksal çıkarımlar yapmıyor. Örneğin yüzme bilmiyorken suya düşmüş bir çocuk, suyu zihnine direk ¨su kötü ve tehlikeli¨olarak etiketler. Bundan sonra yetişkinliğine kadar ve sonrasında tüm topladığı bilgiler bu inanca hizmet edecek doğrultuda olacaktır. Yüzme bilen ve keyifle yüzen insanlara değil, her yaz boğulma haberlerine takılır. Bu konuda farkında olarak ya da olmayarak algıda kendi yorumuna göre seçicilik yapar ve etrafında suya dair olup biten her şeyi bilgisini doğrulayacak şekilde alır. Kişi aslında rastladığı ve zihnine stokladığı gazete haberlerinin çoğunlukla bilinçli olarak farkında bile değildir. Çünkü beyin bu konuda son derece otomatikleşmiştir. Tüm mekanizma depoladığı her bilgiyle birlikte bu inancı daha da güçlendirerek, pekiştirmeye devam eder.
Yanlış inançların nasıl çocukça çalıştığını ve bize sezdirmeden otomatikleştiğini anlatabilmek için su fobisinden örnek verdim. Şimdi gündelik hayatta kendimize yaptığımız daha gizli sabotajlara bakalım. Diyelim ki iç sıkıntımızı incelediğimizde kendimizi başarısız, dolayısıyla yetersiz bulduk. Başarılı olmak istiyoruz ama kendimizi tekrar tekrar yetersiz hissettiğimiz o yerde geri buluyoruz. O zaman kendimize şu soruyu sorabiliriz;
- Eğer elimde sihirli bir değnek olsaydı ve dileğimi yerine getirecek olsaydı, yetersizlik hissimi ortadan kaldırmak için ne dilerdim? Ne olsa bu hissim ortadan kalkar?
Şimdi bu soruya bizim için harika olan senaryoyu hazırlayarak cevap verelim. Yetersizlik hissinden kurtulmamız adına o sihirli değnek bizim için ne yapardı. Diyelim ki çat diye kendimizi o harika senaryoda buluverdik. Orada hayal ettiğimiz kendimizin hislerini, biraz inceleyelim. Huzursuzluk kalktı ve rahatlama geldi, belki biraz heyecanlandık veya gururlandık. Ama kendimize yeterince dürüst olabilirsek, bu hislerin yanında acımtırak başka hislerin de olduğunu göreceğiz. Nedir o tatsız duygular; Korku mu? Hüzün mü? Geçmişteki bir hayal kırıklığı belki de. Mesela bazen, hatta sıklıkla sebep, ‘hedefsiz kalma korkusu’ olabiliyor. Kişi oraya daha önce hiç gitmediği ve bu çok anlam yüklediği bir yer olduğu için, o noktaya nihayet ulaştığında her şeyin biteceği hissine kapılıyor. Artık tırmalayıp duracağı bir şey yok, ne için hayal kuracak, ne için çabalayacak? O boşluk hissi bilmeden öyle bir korku yaratıyor ki, kişi başarılı olacağı durumları kendisine hiç çaktırmadan ortadan kaldırabiliyor. Bu proje bilinçaltı tarafından öyle sinsice gerçekleştiriliyor ki, sonrasında fark edip de ¨ben neden böyle yaptım?¨deme şansı bile olmuyor. Kendisini yükseltmeye çalışan üstüne hiç farkında olmadan tamamen güven kırıcı davranışlarda bulunup, bu davranışının ardından da terfi başkasına verildiğinde haksızlığa uğradığını düşünüp günlerce yas tutabiliyor. Fakat o sırada üstüne vermiş olduğu yanlış mesajları beyni ustalıkla ondan gizlemekte.
Belki dış görünüşüne özen gösterirse etrafındakilerin O’nu itici bulacağına, havalara girdiğini düşünerek O’ndan uzaklaşacaklarına inanmıştır. Bu yüzden zayıflamaz, spor yapmaz veya kendisine şık kıyafetler almaz.
Bazen toksik utanç denen olguya kapılır. Aslında utanacağı hiç bir şey yoktur ama O utanması gerektiğini düşünür. Herkeste olduğu kadar onda da sosyal maskeler vardır. Fakat O kimsenin görmediği çirkin bir benliği olduğu inancına kapılmıştır. Nedeni çocukken gereğinden fazla eleştirilerek büyütülmüş olmasıdır belki. Olmayan bu çirkin benliği saklamak adına yakın ilişkilerden ölesiye kaçar. Dışarıdan kendisine çok güvenen bir adam izlenimi bırakır. Halbuki beğendiği kızın kendisine karşılık vereceğini anladığında, bu kızın gözleri önünde başka biriyle flörtleşir. Kız bu davranışı itici bulup uzaklaştığında ise, beğendiği kişiden karşılık görmemiş olmanın acısını yaşar. Ve bu acıyı tüm beğendiği kadınlarda benzer şekillerde tekrarlayıp durur. Çünkü yakınlaşacağı kadın, o çekici adam maskesinin altındaki gerçek halini görecektir. En azından bilinçaltı böyle düşünür. O’nu bu utançtan korumak için kendisine hiç fark ettirmeden bu yakınlaşmayı sona erdirecek hamlelerde bulunur. Sorsanız kendisi belki diğer kadınla flörtleştiğinin farkında bile değildir. Sadece durup dururken itilmiş olduğuna inanır. Yine haksızlığa uğramış ve hayal kırıklığı yaşamıştır. Hatta belki günün sonunda yaralanmayacağına güvendiği için, hiç sevmediği ve beğenmediği bir kadınla evlenir. Burada da istemediği bir evliliği yürüten her adam gibi, onlarca duygusal çelişkiyle ve bunların hayatına getirdikleriyle boğuşur hale gelir. Hayatın buhranlarıyla bunalmışllık halini hiç farkında olmadan kendi kendisine yaşatıp durur.
Örneği yeterince dramatik hale getirdim sanırım. Tekrar konumuza dönecek olursak; Diyelim ki sihirli değnek tekniği ile özlemini duyduğumuz konuda kendimizi ne sebeple sabote ettiğimizi, yani oluşturduğumuz yanlış inancı bulduk. Kendimize dürüst olarak bu inanca gerçekten bakarsak eğer, ne şans ki, büyük bir hızla bu inanç kaybolmaya başlayacak. Çünkü ¨A = kötü¨ ya da ¨A’ya sahip olursan canın yanacak¨ ifadelerini, derin bilinçsizlik halinden su üstüne çıkartmış olacağız. Artık yetişkin ve bilinçli beynimizle bu defa onu mantıklı ve işimize yarar bir inanca çevirmemiz mümkün. Sonrasında bir süre dikkatimizi konuda tutarsak eğer, her benzeri durumda o yönde yine kendimizi sabote ettiğimizi fark ederiz. Neden sabote ettiğimizi artık bilir ve böylelikle her defasında daha da hızla o inancı zayıflatıp, yerine bize hizmet eden yeni inancımızı koymuş oluruz. Bu işe yarayan yeni inanç, bir süre sonra kendiliğinden bizim gerçeğimiz olmaya başlar.

Kendini sabotaj konusu bize hem iyi hem de kötü haber vermiş oluyor. Kötü haber şu ki; Biz yanlış inançlarımızla sürekli olarak, hem de hiç farkında olmadan kendimizi sabote edip duruyoruz. İyi haber ise; Güç çoğunlukla bizde. Özlemlerimiz ya da sıkıntılarımız her ne ise onların kaynağını sürekli olarak kendimizde arama, sürekli olarak kendi üzerimizde çalışma şansımız var. İmkansız sandığımız isteklerimize ulaşmak ya da sıkıntılarımızı ortadan kaldırmak çoğunlukla bizim elimizde. Ben ¨kendimizi nasıl sabote etmeyiz?¨ üzerine daha çok yazı yazmayı ve birçok başka tekniği bu yazılarımda anlatmayı planlıyorum. Biraz önce de belirttiğim gibi; gücü elimize almak ve bu gücün bizde olduğunu hissetmek zorundayız. O sihirli değnek aslında gerçekten elimizde, fakat sadece hayal ettiğimizden biraz farklı çalışıyor. Zihnimizi tanıyıp onunla çalışmayı çözdükçe, bu değneği her geçen gün daha da yararımıza kullanma şansımız var.
