Schopenhauer, “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabında mutluluk kavramını irdelemişti. Belki mutluluk deyince akla ilk gelen isim kendisi olmayabilir ve bize uçuş uçuş kelebekleri andırmıyordur. Yine de ben hep ‘mutluluk’ fikrini Nietzsche gibi, Schopenhauer gibi isimlerden okumayı seviyorum. Varoluş acılarını gerçek anlamda irdelemeden, mutluluğu anlayabiliriz gibi gelmiyor bana. En azından bir örtünün altında bıraktıklarımızla bu kavramı konuşmak, insanda acı bir tat bırakır diye düşünüyorum.
Hani çok acıklı bir filmin sonunda bir anda herkes mutlu olur ve film biterken insanın içini bir sıkıntı kaplar ya… Sanki oradaki karakterlerin bir anda içi boşalmış ve cansızlaşmış olurlar. İşte mutluluk da acıdan bağımsız konuşulduğunda, ruhunu yitiriyor sanki.
Schopenhauer mutluluğu tanımlarken önce acıdan ve sonra hazdan bahsetmek gereğini duyuyor. Schopenhauer’a göre pozitif olan acı, negatif olan ise hazdır.
Bu bölümü okurken “Tolerans Penceresi”nden bahsettiğim yazıma da bakmayı ihmal etmeyin. Orada eklediğim çizimi bu defa Schopenhauer mantığı ile bir kez daha çizeceğim. Bu defa terminoloji biraz farklı, kavramların yeri de ters olacak. Nedenini iki çizimi incelediğinizde görebilirsiniz.

Öncelikle konuya basit bir örnekle başlayalım. Diyelim ki dizinizde aniden çok büyük bir acı hissetmeye başladınız ve o an için bu durumun bir çözümü yok. Öyle ki yürümekte zorlanıyor, hatta oturduğunuz zamanlarda bile bu sızıyı sürekli kemiklerinizde hissediyorsunuz. O zaman dikkatiniz hep dizinizde olacak ve bu ağrının geçmiş olmasını tüm varlığınızla istiyor olacaksınız. Halbuki diziniz sağlıklı iken aklınıza bu uzvunuz hiç gelmiyordu. Hatta adeta onun varlığından habersiz gibiydiniz.
Diyelim ki iyileştiniz ve artık çok mutlusunuz. Fakat bu arada sahip olmayı çok istediğiniz bir araba var. Nereye baksanız o arabayı görüyor, sürekli onunla ilgili araştırmalar yapıyorsunuz. Sonunda arabaya sahip oldunuz ama bu defa mutluluğunuz ne kadar sürecek. Belki bir hafta sonra eskiden neleri kafaya takıyorsanız, bunlara canınızı sıkmaya aynen kaldığınız yerden devam edeceksiniz. Arabanın varlığı normaliniz haline gelecek ve sahip olduklarınızdan dolayı ekstradan bir haz hissetmeyeceksiniz. Hele de öncesinde zaten arabanız vardıysa ve sadece üst bir modele geçtiyseniz.
Dolayısıyla Schopenhauer’a göre acının varlığı ya da yokluğu bizim mutluluk seviyemizi belirleyebilir ama hazzın varlığı ya da yokluğu aslında mutluluğumuzu etkilemez. Sadece ona duyduğumuz istekten dolayı acı çekiyorsak ekside oluruz ama elde ettiklerimizle mutluluğumuz artıya geçmez. Hatta artık daha büyük arzularımız oluşacağı için geriye bile düşmüş oluruz. Dolayısıyla mutluluğumuz üzerindeki acının etkisi pozitif iken, hazzın etkisi negatiftir. Yani etkisizden de öte…
O zaman mutluluk nötr bir halse, acının yokluğunun bizi mutlu etmesi gerekir. Oysa insan bu defa mutluluk peşinde koşarak kendisini mutsuzluğa sürükler.

Yine Schopenhauer’a göre alt kesimden insanlar acılarla boğuşurken, üst kesimin genelde bu tür dertleri olmaz. Alt kesimde yaşanan büyüklükte acılar yaşamayan bu kesimin ise can sıkıntısı, onun acısı haline gelir. Öyle ki, bu kesimden insanlar durup dururken kendilerine sıkıntılar üretmeye başlarlar.
Schopenhauer’a göre kişi ne kadar zekiyse o denli sıkıntısı artacak, hazza düşkünlüğü ve acısı da bir o kadar kuvvetlenecek. Dolayısıyla acının yokluğu ve üstüne zeki olmanın gereklilikleri eklenince, bu kişinin zihnini oyalaması şart olacaktır.
Schopenhauer her ne kadar mutluluk peşinde koşulamayacağını ve mutluluğun nötr bir hal olduğunu savunsa da, tek bir gerçek haz olduğunu da yadsımaz. Bu da öğrenmenin hazzıdır. Zaten bir çocuğu incelediğinizde ve ne zaman sızlanıp ne zaman mutlu olduğuna dikkat kesildiğinizde, bu fikri muhtemelen onaylıyor olacaksınız.
Çocukların zihni bizimkinden iki buçuk kat daha yoğun çalıştığına göre, öğrenmeye açlıklarını ve durdukları yerde fena halde sıkılıp acılar içinde kıvranmalarını anlamak gerekiyor. Eğer zihnini gerçekten oyalayacak bir meşguliyeti yoksa, bir çocuk gerçekten mız mızlanmaya ve her gördüğünü istemeye başlayabiliyor.
Schopenhauer’ın bize önerisi “kendini bilmek” (Kendini Bilebilmek isimli yazımda bu kadim meseleye bolca değinmiştim), isteklerini tanımak ve bu yönde bir öğrenme sürecine girmek. Çünkü Schopenhauer’a göre hayat mutlu olmak için yaşanmaz. Sadece acılardan uzak durarak ve meraklar edinilerek katlanılır hale gelebilir.

‘Katlanılır hale gelebilir’ lafı bence biraz dikkat çekici olması açısında fazlaca vurgulanmış bir ifade olmuş. Biz bunun yerine şükretmek kavramını kullanıyoruz. Yani her şey yolunda iken ya da yolunda giden bir şeyler olduğunda ona dikkat kesilmek, acının yokluğundaki mutluluğun farkında olmak.
Bu, tam olarak ‘katlanmak’ sözcüğündeki gibi bir şeyleri içine attığın ve n’apalım deyip sızlanmayı bıraktığın bir durum değil aslında. Acının ve hazza duyulan talepteki kıvranmaların olmadığı yerde, gerçek bir şükür ve mutluluk haline ulaşılır. Belki de Schopenhauer burada yalnızca Schopenhauer’lık yapmak için ‘katlanmak’ kelimesini seçmiştir…

Parçaların Çatışması, Acı ve Haz
Bolca Schopenhauer’dan bahsettikten sonra şimdi bir de Analitik Psikoloji üzerinden istek konusunu tartışmak istiyorum. Daha önce egonun parçalanması üzerine yazdığım bir yazım vardı. Burada en eski felsefelerden günümüze değin tüm niteliklerin karşıt parçaları olduğu üzerine bir bölüm eklemiştim.
Zihnimizdeki tüm parçalar da her daim karşıtıyla birlikte vardır. Biz ise dengeyi yakalamak adına, Aristoteles’in ‘Altın Orta Öğretisi’ne benzer bir ilişki kurmaya ve ortada bir çizgi yakalamaya çalışırız.
Halbuki bu orta noktada durabilmek imkansızdır diyebiliriz. Çünkü dengesizlik çatışma iken, tam denge sıfır halidir. Yani aslında hiçlik ve yokluk demektir. Bazı öğretiler insana “hiç” olmayı önerirken, esasında “hiçlik” enerjisizlik ve ölüm anlamına gelir. Hangi konuda tam dengeyi yakalarsanız, o konuda enerjinizi sıfırlamış olursunuz. Fakat zaten psişenin içeriği öyle geniştir ki, tüm parçaların dengeye gelmesini sağlamak insan ömrü içerisinde mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla insan sürekli olarak kendisini dengelemeye devam etmeye çalışır.
Daha önce bahsettiğimiz gibi, enerji bizzat karşıtlar arasındaki bu çatışmadır. Yaşadığımız tüm ruhsal acılar ise bu çatışmanın kendisi.

İnsan “istekleri” peşinde koşarken tek amacı aslında bu çatışmayı dindirmek, yani çatışmanın acısından kaçmaktır. Oysa bu acıyı dindirmenin tek yolu, çatışmanın kendisini görmekten ibarettir.
Burada, ‘Ben hangi parçamı baskılıyorum ve neden baskılıyorum?’ sorusunu sorarız. Egonun parçalanması yazısının sonlarına doğru eklediğim bir parça çalışması, bu konuda müthiş yardımcı olabilir.
Terapiler, koçluk seansları ya da bir çok değişik ruhsal uygulama bu parçaları bulup, anlayıp, psişeye entegre etmeyi yani; ‘Parçanın iki ucunu dengelemeyi’ amaçlar. Yoksa bastırılan parça, bastırıldığı güç ile kendisini bilince atacak ve bilinçte gelişi güzel sağa sola savrulan bir kompleks haline gelecektir.
Eğer ego bu parçayı tanıyamayacak kadar zayıf kaldıysa, onun tarafından ele geçirilip rastgele dağılan bu kompleks ile birlikte psişe içerisinde savrulmaya başlar. Yeterince güçlü bir ego, dengesiz bu parçadan kendisini bağımsızlaştırabilir ve onu kendisinden ayrı bir unsur olarak inceler. Böylece iki uç arasında çatışıp dağılan bu parçayı dengeleyip, ardından kendisine entegre edebilir.
Buna ‘ego tanımının güçlenmesi’ ya da ‘benliğin genişlemesi’ denilebilir ve bu durum kısaca bireyleşme olarak adlandırılır. ‘Kendini Bilmek’ten kastedilen de aslında tam da budur. Bu yaklaşım bizi öz benliğimize yaklaştırır. Bir taraftan da gerçek benliğimize kavuşma arzumuzu, yani kendimizi arayışı ifade eder.
(Eğer son paragraf size fazla yoğun ve kafa karıştırıcı geldiyse, konunun daha geniş açıklamasına yukarıda bahsettiğim yazıdan ulaşabilirsiniz)

Mutsuzluğun Kaynağı İsteklerimiz Mi?
Biraz önce, ‘İsteklerimiz aslında gerçekte acıdan kaçıştır’ demiştik. Dolayısıyla isteklerin peşinden koşmak, kendinden kaçış anlamına gelir. Çünkü iç çatışmalara kulağını tıkamaya çalışmak tam da budur. Oysa bu durum komplekslerine teslim olmak, yani sağa sola savrulup mutsuz olmak anlamına gelir. Çünkü çatışan parçaların baskılanan uçları, dengesizce bilinç dışına fırlayacaktır.
Buna çözüm olarak bazen isteklerden uzaklaşmak, yani istekleri yok saymak ve istekte bulunmamak önerilir. Fakat tüm yazı boyunca anlattığımız sebeplerden dolayı, huzurlu olmak adına “istememek” tam olarak bizim bilincimizde gerçekleşmez. “İstememek” çözümü ile arzularından bu şekilde kaçan kişi aslında kendisinden iki kat uzaklaşmış olur.
Çatışma olduğu gibi orada sürerken sadece bu çatışmaya kulak tıkamakla kalmayıp, bu durumun yarattığı yan etkiye de kulak tıkamaya kalkışmak, baş ağrını uyuşturucu bir ilaçla bastırmaktan farksızdır. Sebep orada hızlanarak büyümeye devam ederken ona karşı hissizleşmeye çalışmak, eninde sonunda halının altındakilerin bir toz yumağı olarak karşımıza çıkmasına sebep olacaktır.
Söylemeye çalıştığım; ‘İsteği bastırmak’ kendini bastırmak anlamına geleceğinden, bu davranış aslında iki kez kendinden kaçış ve özünden iki kat uzağa atılmaktır.
Bu da daha zayıf bir ego ile daha güçlü kompekslere teslim olmak anlamına gelir. Egoyu bir kahraman gibi düşünürseniz; Kılıcı elinden alınmış ve kasları zayıflamış kahraman, artık daha güçlü canavarlarla karşılaşmak zorundadır.
Dolayısıyla ne acıdan kaçış, ne de istekten uzak durmak bizim için çözüm olamıyor. Her ikisi de mutlu etmediği gibi, mutsuzluğu da derinleştiriyor. Oysa insanı doyuma yaklaştıran ruhunu aramak, yani psişenin içerisinde kendi öz benliğini arayışa çıkmak olacaktır.
Sorun şu ki, bu çalışma demlenme gerektiren ve yavaş işleyen bir süreçtir. Doyumsuzlukla ve aceleci bir tavırla seni bu yolculuğa çıkarmak isteyen bir öğreti, tam da yukarıda bahsettiğimiz gibi nedenlerle kişinin daha da kaybolmasına sebep olmakta.

Birinci Aşama ve İkinci Aşama
Kişisel gelişim öğretilerinde kişinin kendini arayışı iki aşamaya bölünüyor. Birinci aşama isteklerini gerçekleştirdiğin, ikinci aşama ise artık hazzı dışarıda değil içeride aradığın bir aşama.
Birinci aşamadaki kişi tatmini önce dışarıda arar. Gerçekleşen istekleri onda önce bir tatmin ardından ise daha büyük bir açlık yaratır. Çünkü içindeki çatışmalar ona arzu üretip durur ve tatmin hiç bir zaman uzun süremez. Anında daha büyük bir arzu için tekrardan stres yaratacaktır. İstek ve motivasyon üzerine yazdığım bir yazımda da daha önce bahsettiğim gibi, hedefe yönelttiğimiz enerji motivasyon, bir yön bulamayıp bedene sıkışan enerji ise strestir. Stresin tek çözümü ise bu enerjiyi bir hedefe yöneltmek olur. Oysa durmadan hazlarının peşinde koşmaktan bir süre sonra yorulan kişi, kendisini artık bir hamster tekerleğinde gibi hissetmeye başlar. Durmadan dil dışarıda koşturuyordur ve havuç her geçen gün biraz daha uzaklaşmaktadır.
Hazların ona tad vermediğini anlayan bu kişi, küçük bir kabullenme süreci yaşar. Bu dönemde isteklerinden soğur ve enerjisizleşir. Fakat bir süre sonra arayışı iç dünyasına yönelmeye başladığında, artık ikinci aşamaya geçmiş olur. İşte burada ne acıdan kaçış, ne de hazlar için koşturmak vardır.
Bu adımı atan kişi, elinde bir fenerle kuyunun dibine dalar. Bazen soğuk bir mağaradan, bazen ürkütücü ve karanlık bir ormandan geçer. Tüm canavarlarıyla yüzleşir, ejderhalarıyla savaşır ve kılıcı günden güne keskinleşmeye başlar. Kahramanın yolculuğu böylece başlamıştır.
Bu çağrıyı eskiden beri duyduğunu, oysa sadece kulaklarını kapatmış olduğunu fark eder. Şimdi ise bu çağrı onun duyduğu en harika melodidir.
Yalnızca şunu belirtmek gerekir ki, herkes bu çağrıyı duyamaz ki bu da duymak istemediği içindir. Kulak verilmeyen kahramanın yolculuk çağrısı, bazısı için artık yok denecek kadar uzaklaşmış ve kısılmıştır.
Böyle bir durumda insan ya birinci aşamada takılıp kalır ve yaşamı boyunca neyi aradığını bilmeden açlığının peşinde koşturmaya devam eder, — yani hazzı dışarıda aramayı sürdürür — ya da ne birinci aşama artık onun için inandırıcıdır, ne de ikinci aşamayı görebilmiştir. Bir nevi arafta bir halde enerjisiz ya da çok düşük bir enerjiyle, arada kalmış bir yaşam sürdürür.
Bu konuda Teal Swan’ın da enteresan bir videosu var, buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.
‘Peki biz tüm bu mücadeleyi, yani kahramanlık serüveni mücadelesini, neden veriyoruz?’ diye soracak olursanız, ben size Bergson’ın ‘Yaşam Atılımı’ teorisine bakmanızı öneririm. Bir ara bu konuda da yazmayı çok istiyorum ama acelesinden merak edenler için Çetin Türkyılmaz Hocamızın konuyla ilgili harika Youtube videolarını önerebilirim.

Sabah, Öğle ve Akşam Üzeri
Jungiyen psikolojide bu aşamalardan öğleden önce ve öğleden sonra şeklinde bahsedilir.
(Ömrün öğleden öncesi ve öğleden sonrası isimli kısa yazıma da bakabilirsiniz).
Carl Jung gençlik yıllarını öğleden önce, orta yaş sonrasını ise öğleden sonra şeklinde ayırır. Öğleden öncenin enerjisi daha dışa dönüktür. Biraz kendi yorumumu katarak söyleyecek olursam; Bu dönemde insanın hırsları vardır. Kariyer yapmak, tanınmak, önemli birisi olmak ister. Bunun yanında cinsel arzuları onun aşık olmasını sağlar. Evlenir, yuva kurar ve çocuk sahibi olur.
Hayata kök salacak bu hamleleri yaptığı bu sıralarda, güneş tam tepeye varmıştır. Güneşin tepede olduğu an, tüm potansiyellerin açığa çıktığı ve bunların bilinç dışından bir anda bilince fırladıkları bir zamandır.
Ben size şöyle bir metafor kullanayım; Karanlığa gözleri alışmış birisine o anda ışık tutarsanız, gözleri kamaşacak ve adeta körleşecektir. Can acıtıcı ve sinir bozucu bir durumdur bu. Arabayla giderken bir anda güneşin tam karşıdan vurduğu bir dönemece geldiğinizde, yolu göremez ve şeridinizde ilerlemekte zorlanabilirsiniz.
İşte orta yaş da buna benzer bir dönemdir. Uzun süre hazların peşinden koşulmuş ve elde edilen hazların anlamsızlığı fark edilmiştir. Elindekileri tekrar gözden geçiren kişi, ‘Başka ne vardı?’ sorusuyla tozlanmış sandığını açar. Yani gölgeye attığı potansiyellerini, ki bu da kişisel bilinçdışı olarak adlandırılır.
Bu sandığın ortaya dökülmesi hiç de hafife alınacak bir durum değildir. İç dünyamızdaki potansiyellerimiz o kadar kuvvetlidir ki, buna bir anda maruz kalmak gözlerimizi kamaştıracaktır. Oradaki sonsuz ihtimaller ve potansiyeller kişiyi depresif sorgulamalara iter.
Bu bahsettiğimiz durum bilinçsiz yaşanan bir süreçtir çünkü bilinç dışında gerçekleşir. Biz sadece bu olan bitenin bilinçteki izdüşümlerini görürüz; Hayatın durup dururken sorgulanmaya başlanması, iş değiştirmeler, boşanmalar, gençliğindeki giyim tarzına ya da genç insanlara yönelmeler… Bunların hepsi bu tip bir döneme denk gelir ve aslında bunun için belli bir yaştan bahsetmek çok doğru olmaz. Çünkü orta yaş bunalımının zamanı tamamen kişiye özeldir.

İnsan bu dönemde sık sık nostaljik tesadüfler yaşar. Bir yerde yıllar öncesinden bir parça çalar ve “Nasıl yani, bu şarkıyı biz on yıl önce mi dinliyorduk?” der, ya da ‘Bizim çocukluğumuz ne kadar güzeldi, bize mi öyle mi geliyor acaba?’ şeklinde sorgulamalara gider. İşyeri çekilmez ve rutin gelmeye başlar, üniversiteye geri dönme isteği doğar…
Bunların hepsi, bir anda açığa çıkmış potansiyeller ile ilgilidir. Yıllardır sıkı sıkıya kapatılmış sandık, ortaya dökülmeye başlamıştır.
Öğlen güneşi gözüne çarpan ve canı acıyan birey — persona yazımda bahsettiğim gibi — bir regresyon süreci yaşayabilir. Yani kendisini geçmişe atar. Erkekse genç kadınlara aşık olabilir, kadınsa estetik merkezlerinde çok zaman geçirmek isteyebilir. Gençliğindeki gibi giyinmek ya da o dönemin tavırlarında ısrar etmek isteyebilir. Yani Platon’un mağara metaforundaki, gün ışığını görüp tekrar mağaraya kaçan adamlar misali, bu kişi de kendi güneşinden gölgelere saklanma ihtiyacı hisseder.
Diğer taraftan artık kendisini kandıramayan bir başkası, öğleden önceye beyhude yere kaçmaya çalışmaz ama açılan sandık bir kere onu depresyona itmiştir. Ve bu kişi orada öylece kalakalır. Yola öğleden sonra devam etmek yerine, gözlerinin kamaştığı o yerde kalıp kendi karanlığında hayatını sürdürmek ister.
Bunu yaparken de muhtemelen başkalarından daha zeki ya da daha fazla gözü açık olduğu için karanlığa hapsolduğu düşüncesine kapılır. Kendisinin gördüğü karanlığı onlar göremiyor, yüzeyde oldukları için yapay hayatlar yaşıyorlardır. Kendisi ise her şeyin farkında olduğu için, karanlığı sonuna kadar görmekle lanetlenmiştir.

Oysa bu kişi için süregelen depresif ruh halinin sebebi, muhtemelen benlik tanımının zayıf olmasına dayanır. Zaman içerisinde türlü nedenlerle benliğinin büyük kısmını kırpıp, kişisel bilinç dışına hapsetmiştir. Bilinç dışından çıkan parçalar bir büyüklük kompleksi şeklinde egoyu kontrol altına almış olabilir. Yani yaşadığı bu karanlık aslında hiç öyle görünmese de, bir tür ego şişkinliği ile ilgilidir.
Aşağılara ittiği parçalarını bulup benliğine yeniden entegre etmeyi başaramayan kişi, ikinci aşamaya geçemeyip arafın karanlığında hayattan sıkılmaya devam edecektir. Parçalarını benliğine entegre etmekten kastım, dengelenen uçların doğal olarak egoya dahil olmasıdır. Benlik tanımının genişlemesi, yani güçlü ego, aslında bu anlama gelir.

Schopenhauer’ın Büyüklük Kompleksi
Yukarıda bahsi geçen eserinde Schopenhauer, kişinin yalnızlaşmasını onun gelişmiş niteliklerine bağlar. Ona göre doğanın cömert davrandığı bir birey, kaçınılmaz olarak toplum dışına itilecektir.
Bunun için temelde iki tane sebep gösterir. Bunlardan ilki, insanın topluma ayak uydurmak için kendi benliğinden ödün vermek zorunda kalmasıdır. Gerçekten de eğer etrafımıza uyum sağlamak istiyorsak, orada bulunanlarla ortak bir anlayışta buluşmak ve tüm kişisel değerlerimizle ilgili ufak ya da büyük ayarlamalar yapmak zorunda kalırız. Schopenhauer, benliği güçlü birisi için bunun bir ziyan olduğunu düşünür. Çünkü topluma uyum sağlamak adına güçlü bir benlikten parçalar kırpmak demek, başkasından alabileceğinden çok daha fazlasını kendinden söküp çöpe atman demektir.
Diğer taraftan kişi, yanlışlarını ve kötülüklerini ancak yalnızken fark edebilir. Bir arada olan insanlar o birliktelik içerisinde içlerindeki kötülükleri ve bu kötülüklerin davranışlarına yansımalarını fark edemeyecekler. Halbuki yalnız kalan kişi iç dünyasıyla yüzleşir ve böylece kötülükleri kendi yüzüne vurulmuş olur. Bu yüzden ahlaklı olmak isteyen kişi, sürekli topluluklar içerisinde dolaşmak yerine kendisine bolca zaman ayırmalıdır.
Ben Schopenhauer’ın bu önerilerini bir de analitik psikoloji gözünden değerlendirmek istiyorum.
Analitik psikoloji ne kişinin dış dünyadaki varlığına, ne de iç dünyasıyla ilişkisine gereğinden fazla vurgu yapar. Jung’a göre dünyevi yaşantımız içerisinde bir ayağımız dışarıda, diğeri ise içeride olmalıdır. Sağlıklı bir psişe ancak bu şekilde kurgulanabilir.
Diğer taraftan Schopenhauer’ın bahsettiği olgular, analitik psikoloji açısından da son derece geçerli. Gerçekten de topluma uyum sağlamak için benliğimizin bir kısmını gizlemek zorundayızdır. Herkesin gerçekten ‘ben’ olduğu bir topluluk, topluluk olarak kalamaz ve kaçınılmaz olarak dağılır ya da kaosa sürüklenir. Bu yüzden de sosyal maskeden, yani personamızdan bahsederiz. — Ya da bunu kişilik olarak da adlandırabiliriz. — (Daha detaylı bilgi persona yazımda mevcut). Sağlıklı personaya sahip bir kişi, gerçek benliğini gerektiği ölçüde bu personanın ardında tutar.
Persona, yani sosyal maske, sadece dış dünya ile ilgilidir ve iç dünyasında bu niteliğine kesinlikle mesafe koymasını bilir. Eğer bunu yapamazsa, sahte benlik geliştirecek ya da kendi benliğine karşı körleşecektir. Halbuki kendin yanılgısına girmediğin, esnek ve mesafeli yaklaştığın bir personayı güçlü bir benliğin önüne koymayı başarabilirsen, bir taraftan sağlıklı ilişkiler kurabilirken diğer taraftan da iç dünyandaki egonu koruma şansın olur.
Batıda, personanın çok ön planda olduğu bölgelerde, ‘Authenticity’ kavramı bolca konuşulur. İnsanlar personadan o kadar yorulmuşlardır ki, ‘benliğini daha fazla ortaya koymak ve samimi olmak’ önemsenen bir kavram haline gelmiştir. Yani güçlü persona benlik üzerinde fazlaca baskın olmaya başladığında, bu durum o kişiye acı vermeye başlıyor. Böyle olduğunda ise günah keçisi ‘persona’ ilan ediliyor. Kuzey Amerika’da insanların sıklıkla, ‘benim personam yok, ben çok otantiğim’ şeklinde övündüklerine tanık olabilirsiniz.
Bizde ise tam tersine ‘benim egom yok’ savunmasını bolca duyarsınız. Halbuki ‘egom yok’ ifadesinin tam Türkçesi, ‘benliğim yok’ anlamına gelir. Bu kişinin yerdiği aslında ego değil ama ego şişmesidir. Yani benliğe entegre olmamış parçaların benliği şişirmesi durumundan bahsedilir. Daha da açık söylemek gerekirse; Kişi aslında ‘benim komplekslerim yok’ demek istemektedir, ki bu mümkün değildir. Eğer psişede enerji akışı varsa, yani kişi gündelik yaşamını sürdürebiliyorsa, kompleksleri kesinlike vardır.
Konuyu dağıtmadan tekrar esas meselemize dönecek olursak, bizimkisi gibi samimiyetin ön planda olduğu toplumlarda; Hem herkes kendi benliğini özgürce dışarı vurabilmek istiyor, hem de yakın ilişkiler kurmayı önemsiyorlar. Bu da, başlığın giriş kısımlarında bahsettiğimiz nedenlerden dolayı, kaçınılmaz olarak kaotik durumlar oluşturuyor. Küçücük bir organizasyon için onlarca whatsapp mesajı gidip geliyor, toplantılar uzadıkça uzuyor, bir gün harika geçindiğin birisine ertesi gün selam veriyorsun ama bu defa sana dişlerini sıkarak karşılık veriyor…
Demek istediğim; Dengeyi bize sağlayacak olan güçlü bir ego ve sağlıklı bir personadır. O zaman yakın ilişkiler kurabiliriz ve bunun için de benliğimizden fedakarlık etmek zorunda kalmadığımızdan dolayı, karşımızdakilere içerlemiş olmayız.
(Bu konuya dair ‘persona’ yazımı incelemenizi gerçekten çok isterim.- Bir de mizaç tiplerini anlatırken kişilik, karakter ve mizaç kavramlarından bahsetmiştim. Konuyla ilgileniyorsanız, bu yazımı da inceleyebilirsiniz.)

Gelelim Schopenhauer’ın bahsettiği diğer mesele olan, yalnız insanın daha ahlaklı olması konusuna…
Analitik psikoloji kolektif hareket etmenin, ‘mistik katılım’ adı altında tehlikelerinden bahseder. (detaylar için yazıya tıklayabilirsiniz)
Mistik katılım, kişinin egosunun — tam da Schopenhauer’ın bahsettiği gibi — toplum değerleri ya da başkasının egosu içinde erimesi anlamına gelir. Kişi kendi değerlerine yönelmek yerine, başkasının değerlerini kendi değeri haline getirir. Tahmin edersiniz ki burada ‘kendi düşünce ve davranışlarını gözden geçirmek’ yoktur. Nazi soykırımı sırasında aslında hiç de kötü kalpli sayılmayacak olan, ama durumu sorgulamak yerine evlerinde televizyon izleyip günlük hayatlarını sürdüren aileleri hatırlayın. Bu durum sonradan onlara sorulduğunda; ‘O günlerde olan bitenden haberimiz vardı, ama herkes günlük hayatına devam ediyordu. Dolayısıyla bizim için de yaşam doğal akışında sürüp gidiyordu.’ cevabını veriyorlardı.
Kendini Bilebilmek isimli yazımdan bir alıntı yapıyorum;
“Alman bir Musevi olarak Amerika’ya göç etmiş olan filozof Hannah Arendt, kendiniz için düşünmeye çok küçük bir alanın ayrıldığı Nazi totaliter devletininin bir ürünü olan Eichmann’la yüz yüze gelmek istemişti. Milyonların ölüme gönderilmesinin sorumlularından biri olan bu adamla röportaj yapmak için tanıştığında ve sürmekte olan davasını incelediğinde şaşırarak görmüştü ki, Eichmann ne bir sadist ne de bir Yahudi düşmanıydı. Eichmann sadece düşünmeyen bir adamdı ve kendisine verilmiş emirlerleri yerine getirmiş olmasında hala bir terslik göremiyordu…”
Gördüğünüz gibi, mistik katılıma dahil olan birisi kötülük yaptığını fark etmeden hiç de ahlaki olmayan bir süreçte savrulup gidebiliyor. Kişiler tek tek kötü olmayabilir fakat bir araya geldiklerinde kendi başlarına asla yapmayacakları kötülükleri sebepsizce sürdürebilirler.
Bu durumu sosyal ortama dahil olmanın hayati bir zaruret gibi görüldüğü, ergenlik çağlarınızdan hatırlayabilirsiniz. Bu yüzden de okullarda akran zorbalığı ile mücadele başlı başına önemli bir konu olmaya her zaman devam etmekte.
İnsanlar ateş gibidir. Fazla yaklaşma yanarsın, fazla uzaklaşma donarsın.
Şems Tebrizi
Dolayısıyla Schopenhauer’a ‘yalnızlığın gerekliliği’ ile ilgili katılmamak mümkün değil. Carl Jung da, yüzyıl öncesinin deliliklere savrulan kitlelerine baktıkça, aynı konularda bolca yazıp çizmişti.
Demek ki gerçekten kitle insanı olmaktansa, sık sık kendi içine dönüp düşünmek, fakat sağlıklı bir dünyevi hayat yaşayabilmek adına da zaman zaman kabuğundan çıkmak gerekiyor. Sağlıklı bir persona bizim arkadaşlar edinmemizi ve yakınlarımızla nezaket içeren ilişkiler kuramamızı sağlayabilir. Fakat sağlıklı ilişkilerimiz için bu yeterli gelmiyor ve benliğimiz personanın ağırlığı altında büyük bir güçle eziliyor haldeyse, muhtemelen artık bizim için ortam değiştirmenin vakti gelmiştir…!

Öğleden Sonra
Öğleden sonraya geçmiş kişi için ise yaşam yolculuğunun hazzı anlatılmazdır. O tatlı noktaya ulaşmış ve hem acıyı, hem de hazzı burada deneyimleyen kişi, varmış olduğu dingin mutluluğu hala öğleden öncede olan ve tutkularının peşinde koşan başka birine anlatmakta zorlanacaktır.
Ya da güneş tepedeyken gözleri kamaşmış ve kaybolmuş hisseden birisine, yolu boşu boşuna aradığını ve aslında zaten yolun bizzat kendisinde ilerliyor olduğunu gösteremeyecektir.
Bireyleşme süreci son derece sezgiseldir ve kelimelerle ya da mantıksal çıkarımlarla aktarılamaz. Deneyimsel olduğu için sadece demlenmeye bırakılabilir ve bu da zaman ister. Bilinç dünyasında farkındalıkla macerasına devam eden kişi için, yolculuğunun detaylarını bilinçdışı onun adına halledecektir.
Bilinçdışı insanın zayıflıklarını ve katılıklarını bilir ve hangi mücadelelerin onu kendini bulma yolunda ilerleteceğinin kurgusuna sahiptir. Bilinçte ise sürece güvenmek, niyetini kendini geliştirmekten ve doğruyu yapmaktan yana tutmak ve demlenmeye gösterilecek sabır, mutlaka zamanla mükafatını verir.
Her ne kadar kahramanın yolculuğundaki kahraman elinde bir kılıç ile resmedilse de aslında o kişi, kılıcını acemice sağa sola savuran bir karakter değildir. Git gide kılıcı keskinleşir ve kılıç keskinleştikçe de kahraman sakinleşir. Onu artık tam bir usta samuray gibi kullanabilir hale gelmiştir. Kılıcı keskin, kendisi ustalaşmış fakat artık ne fazla atılgan ne de becerileriyle ilgili savurgan davranır.

Yaraların, aslında senin ışık sızıntılarındır
Mevlana
Bir çok kişi, kişisel gelişimle ilgilenmenin zamanla onu hayatın sıkıntılarından kurtacağına inanır. Bilinçli olarak öyle olmadığını bilse de, bir taraftan içten içe hiç zorluğun ve mücadelenin olmadığı bir hayat kurup, orada dingin bir mutluluk haline ulaşmayı hayal eder.
Fakat öğleden sonraya ulaşmış kişi tam tersine yaralarına bakmayı ve defalarca yaralanmayı bilinçli olarak seçen kişidir de.
Duygusal yaralarımız onları anlamayı bildiğimiz zaman, bizi kendimize yaklaştırır. Her mücadele ve her zorluktan biraz daha tam hissederek çıkarız. Elbette bu sadece yaralarımızla çalışmayı gerçekten öğrenmişsek geçerli olacaktır.
Bahsettiğim şey kesinlikle hayata acı dolu gözlerle bakmak değildir. Kendini sabote etmek ve hayatına duygusal acıları kendi ellerinle taşımak da değil. Aslında sadece hayata bir macera olarak bakmak ve yolun kendisinden keyif almaktan bahsediyoruz.
Bu bir taraftan etrafındaki güzellikleri görüp onların tadını çıkartırken, diğer taraftan karşına çıkacak yeni serüvenlerle ilgili telaş yaşamamaktır. Çünkü hep yeni bir maceraya sürükleneceksin, hep kılıcını kullanmak gerekecek ve hep yaralanacaksın. Sadece artık ‘Neden ben?’ sorusunu sormuyorsun. Bunun yerine ‘Ben kimim ve bu beni hangi parçama kavuşturdu?’ şeklinde bir merak duyuyorsun. O zaman tüm bu mücadeleler anlamlanmaya ve senin için keyifli bir hale gelmeye başlıyor.
Bu durumda işin sonunda yine ‘Schopenhauer haklıymış’ demiş oluyoruz. Hayatta tek bir gerçek haz varsa, o da öğrenmenin hazzı. Biraz daha kendini tanımak, biraz daha anlamaya çalışmak ve böylece bir sonraki serüveni merakla ve heyecanla ‘Sırada ne var?’ sorusuyla beklemek.

2 Yorum
Harikulade bir yazı olmuş. Diğerlerini okumak için sabırsızlanıyorum.
Çok teşekkürler.
Ben teşekkür ederim. 😊 Yeni yazım bir önceki gibi yine Bergson ve sezgi üzerine olacak. Umarım keyifle okuyacağınız bir yazı olur.
Sevgiler!