Anasayfa Düşünce Yazıları Paralel Evrenlerimiz ve Paralel Gerçekliğimiz

Paralel Evrenlerimiz ve Paralel Gerçekliğimiz

Esra Birand
130 Görüntülenme

Bir simülasyonda yaşayıp yaşamadığımızı merak ediyor, fiziksel alemde paralel gerçekliklerin varlığını sorguluyor ve bazen de ‘gerçeklik nedir?’ sorusu üzerinden felsefi araştırmalar yapabiliyoruz.

Eğer sadece bireysel duygu durumumuzu sorgulayacak olursak bile, hepimizin kendine ait evreninde yaşadığı fikrini çok da reddedemeyiz. O gün sokağa çıktığınızda hangi tarafınızdan kalktığınıza bağlı olarak hava güzel ya da kötü görünebilir. Hangi yaralarınıza dokunduğuna göre karşınızdaki iyi niyetli bir söz söylemiş ya da hadsizlik yapmış, hatta belki kasti sinirinizi bozmak istemiştir. Birine göre sınır ihlali görünen, diğeri için son derece normal bir davranıştır.

Aslında bir bireyden diğerinin dünyasına geçişte sanki bir evren değişikliği yaşarız. Onun alanına girdiğimiz anda bütün algılamalar değişir, bütün gerçeklik eğilip bükülür ve bam artık yepyeni bir dünyadasınız. Her şey aynı gibi görünmekle birlikte, her şey garip bir şekilde farklıdır. Tartışmalarda birbirimize ‘gerçekliği çarpıtıyorsun’ deriz ama karşımızdakine göre gerçekliği çarpıtan bizizdir. Hangi gerçeklikten bahsettiğimizin yargısına varabilecek tarafsız bir hakem de yok gibi görünmektedir.

Pixabay; KobiShtainer adlı kullanıcı

Algılanan paralel gerçeklikler herkes için geçerli olabilir ama bu durum bazen daha da derinleşir. Kişiye altından kalkılamaz bir yalnızlık duygusu verir. Derdini anlatmakta zorlanan küçük bir çocuk için de olan genelde budur. Çocuk canını sıkan bir duruma ağlıyordur ama bir yetişkin ‘ay ne var ağlanacak bunda? Geçti, hadi bak sana kek yaptım’ der ve bu arada diğerleri de ‘geçti geçti’ diyerek ona gülümserler. Bu durumda çocuğun acısı geçmemiştir ama artık tüm evren için bu acı geçersizdir, sadece onun evreninde geçerlidir. Sanki bulunduğu gerçeklik kırılmış ve o da bu kırılan yeni çatlağa hapsolmuş gibidir. Bazen çocuklara şakalar yapılır, çocuk ağlamaya başladığında herkes kahkaha atıyordur. Bundan daha belirgin bir gerçeklik çatlaması olabilir mi?

Biz paralel gerçeklik çatlamalarında kendimizi bulmaya ve zaman zaman başkalarının evrenini bu aralıktan görme kaygısına çocukluktan alışır hale geliriz. Böylece kendi gerçekliğimizi de sık sık gerçeklik testine tabi tutma ihtiyacı hissederiz. Ben bu duruma kırıldım ama acaba gereksiz alınganlık mı yapıyorum? Acaba bu kişi güçsüz olduğumu düşündüğü için mi bana buyurgan davrandı? Kibarca söyledi de ben mi ters anladım? Güzel bir yazı yazdığımı düşünüyordum ama herkes kötü olduğunu söyledi. Acaba ben gerçekten bu konuda yeteneksiz miyim?

Bunlar gündelik kaygılarımız olabilir ama bazen bu çatlak çok derinleşir. Örneğin çok sevdiği birinin kaybını yaşayan kişi için zaman durmuştur ama onun dışındaki hayat tüm hızıyla devam ediyordur. O ise kendisini bir camın arkasından yaşamı izliyor gibi hissedebilir. Ülke değiştirmiş bir çocuğun yeni kültüre adaptasyon kaygıları büyükler tarafından küçümsenebilir. Çocuklar çabuk dil öğreniyor ve bulundukları ortama hemen uyum sağlıyorlar gibi bir algı vardır. Fakat yeni dili ne kadar seri konuşuyor olursa olsun, o sırada söylenenleri çevirmeye çalışan zihni belli zamanlarda ister istemez bir miktar karışacaktır. Bu durum ebeveyni ve diğer yetişkinler tarafından anlaşılmadığında, çocuk kendisini bambaşka bir evrenden yaşamı izliyor gibi hissedebilir. Ve anlaşılmama duygusu çok derinlere kazınmışsa, bazen yaşamı boyunca bu kafesten kendisini çıkaramayabilir. Çünkü alıştığımız kafesler çoğunlukla normalimiz haline gelir. Onun dışına çıkmak aklımıza bile gelmez. Özellikle de bu kafes camdansa. Ne etraftan, ne de kişinin kendisi tarafından fark edilemeyecek kadar görünmezse.

Bazen de mucizeler bu kafeslerde gerçekleşir. Burada Schopenhauer’ın şu sözü aklıma geliyor, ‘Yetenek kimsenin isabet ettiremediği bir hedefi, deha ise kimsenin göremediği bir hedefi vurmaktır.’

Burada Schopenhauer, herkesin ulaşmaya çalıştığı bir hedefin üstüne çıkmayı yetenek olarak tanımlar. Kimsenin aklına bile gelmeyen bir hedefi tutturuyor olmak ise ancak bir dahiye hastır. Oysa bunun bedeli çoğunlukla yolda giderken herkesin seni yoldan çıkaracak şekilde eleştirmesi, ciddiye alınmamak ya da çoğunlukla başardığın işlerin ancak ölümünden nesiller sonra fark edilebilecek olmasıdır.

Pixabay; KobiShtainer adlı kullanıcı

Peki o zaman insan neden bir hedef peşinde koşar? Madem değeri anlaşılmayacak ya da bu sana hiçbir şey kazandırmayacak, o zaman neden bir şeyleri gerçekleştirmek ve sadece senin anlayabileceğin bir hedefi tutturmak için böyle bir tutku duyarsın? Duyarsın diyorum çünkü böyle bir dehanın her bir insan oğlunda var olduğuna inanıyorum. Bazen kapıyı tıklar ve sen bu tıkırtıya kulaklarını tıkarsan, hatta sinirlenip sertçe kapıya bir şeyler fırlatırsan, uzun süre ortadan kaybolur. Sonra arada bir gelip yine yoklar. Bu sese kulak verirsen de başta seni mutlu ediyormuş gibi yapar. Ardından karanlık bir yola, paralel gerçeklikte görünmez bir takım sınavlara sokar. Yeterince ilerlemeyi başarmış kişi ise bambaşka bir gerçeklikte, bu kez dünyanın da ahengiyle, bu dehayı gerçekten yaşama şansı bulabilir.

Buna bazı kültürlerde dharma, bazılarında ise karma denmiş. Paulo Coelho simyacı kitabında şahsi menkıbe demiş. Bu yazımızda biz buna kişisel deha demiş olduk. Mevlana bir yerde ‘yaralarınız sizin ışık sızıntılarınızdır’ demişti. Çünkü aradığın ışığın aslında tam da içinde bir yerlerde olduğunu biliyordu. Ve her yaralandığında bu aralıktan sızıntılar halinde kendini gösteriyordu. Belki bahsettiğim gerçeklik çatlaklıklarında bize ışık olan da bu sızıntılardır. Elbette tekrar tekrar ortak ahengi yeniden bulmak ve dünya ile uyumu her defasında yeniden yakalamak kaydıyla. Çünkü çatlaklar ne denli derin olursa olsun bir insandan insanoğlu olmaya yücelmenin yolunu her defasında bulmak, birer yetişkin olarak yine bizim görevimiz olacak. Kapı tıkırtılarına kulak vererek ama evini de unutmayarak güzel bir denge yakalanabilir belki.

Yazımı son olarak geçenlerde rastladığım enteresan bir hikaye ile bitirmek istiyorum;

Ada Alice Puller ve ressam Frederic Leighton tanıştıklarında, Ada henüz 19 yaşındaydı. Ünlü ressam Leighton ise 49 yaşında. Dönemin Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nin de başkanı olan Leighton uzun boyu, simetrik vücudu, kusursuz bir teni ve nadir kızıl tonlarındaki saçlarıyla bu modele hayran kalmış, sonrasında ise uzun soluklu bir ilişki yaşamaya başlamıştı. Yakınlaşmaları öyle kuvvetliydi ki, Ada yani takma ismi ile Dorothy, artık Leighton’ın çevresinde onun eşi olarak tanınıyordu. Halbuki Leighton yaşamı boyunca hiç evlenmemişti.

Sevgilisi tarafından ismi Dorothy Dean olarak değiştirilen Ada, aslında oyunculuk hayalleri kurmaktaydı. Bu yüzden ünlü ressamın olanaklarını kullanarak oyunculuk ve diksiyon dersleri almış, sonunda neredeyse Leighton’ın bir projesi haline gelmeye başlamıştı. Ünlü ressam güzel modelini sadece sevgilisi olarak değil, aynı zamanda bir ilham perisi olarak tanımlıyordu. Aslında söylenene göre takıntılarıyla da bilinen Leighton’ın esas amacı, Dorothy’i hayallerindeki mükemmel kadına dönüştürmekti.

Hatta söylentilere göre İrlandalı yazar Bernard Shaw’un ünlü eseri Pygmalion da bu ilişkiden esinlenerek yazılmıştır.

Yunan mitolojisine dayanan bu hikaye Ovidius’un Metamorfozlar’ında geçer ve Pygmalion isminde yetenekli bir heykeltraş olan Kıbrıs Kralı’nı anlatır. Pygmalion Ovid’in anlatımına göre kadınları fazla kusurlu bulmaktadır. Bu yüzden kendisine kusursuz bir heykel yapmak ister. Sonunda tamamlamış olduğu mükemmel heykeli Galetea’ya aşık olur. Tanrıçalar’a türlü dualar ettikten sonra nihayet Afrodit bu duaları kabul eder ve heykel canlanır.

AI — Gencraft

Biliyorsunuz Antik Yunan estetikte mükemmeli arardı. Belki bizde hala kullanılan ‘Güzele bakmak sevaptır’ ifadesinin de kökleri, geçmişteki bu inanca dayanmaktadır. Çünkü o dönem estetik yoluyla güzellik arayışı, aslında bir taraftan tamamlanma arayışıdır. Maksat her anlamda mükemmele ulaşmaktır.

Platon’un idealar düşüncesi de özünde yine bu fikre dayanır. Dünya’daki hiçbir şey aslında kusurlu değildir, yalnızca mükemmelden henüz yeterince nasiplenememiştir. Oysa her kusurlu varlık nihayetinde mükemmel formuna ulaşmaya çalışır.

Aslında bu düşünce bize çok da uzak gelmez. Günümüzde analitik psikolojinin de üzerinde durduğu bütünlenme arayışı, bu tarz bir beklentiden çok da farklı değil sanki. Bazılarına göre Platon’un ideaları, Kant’ın numenleri — ki Kant onları asla bilemeyeceğimizi savunur- ve Jung’un arketip anlayışı temelde aynı mükemmel forma işaret eder. Yalnız Jung aktif imgelem yöntemini kullanırken estetik kaygının tersine, zihnin serbest çağrışımına müsade eder. Yani aynı tamamlanma arayışı neredeyse birbirinin zıttı yöntemlerle açığa çıkarılır.

Bernard Shaw’ın Pygmelion hikayesi ise biraz önce değindiğimiz Yunan mitinden etkilenmiş ve İngiliz Dil Bilimi Profesörü Henry Higgins üzerinden işlenmiştir.

Bu modern versiyon daha sonra genişletilerek ‘My Fair Lady’ adıyla da sahnelenmiş, Türkiye’de ise ‘Bayan Smith’in Hatıra Defteri’ adıyla seyirciye sunularak oldukça ilgi görmüştü.

Tekrar konumuza dönecek olursak, bu oyuna ilk kez ilham olan hikayenin Dorothy ve Frederic aşkı olduğu öne sürülür.

Frederic Leighton — Alevlenen Haziran

Bu aşkın en bilinen eseri ise ‘Alevlenen Haziran’ olarak adlandırılmış ve bazı çevrelerce gelmiş geçmiş en harika resim olarak tanımlanmıştı. Turuncuların hakim olduğu güzel ve sıcak bir tabloydu bu. Akdeniz esintilerinin yoğun olarak işlendiği bu eserde, ilk fark edeceğimiz ayrıntılardan biri, rahatsız bir pozisyonda son derece huzurla uyuyor görünen Dorothy’nin, neredeyse burnunun dibine resmedilmiş zakkum çiçekleridir. Bu çiçek Türkiye’de bazı yörelerde zıkkım çiçeği olarak da bilinir. Güzel olduğu kadar zehirlidir ve görüntüsüne aldanıp koklamaya kalkmak ölümcül bir hata olabilmektedir. Fakat enteresan bir şekilde aynı zamanda kanser tedavisi için de şifa niteliğine sahip olduğu düşünülür.

Kalp rahatsızlığından ötürü ölümle burun buruna olan Leighton’ın, güzel olduğu kadar ölümcül ve ölümcül olduğu halde çaresiz bir hastalığın şifası kabul edilen bu çiçeği tablosuna yerleştirmesi, hem de bunu Dorothy’nin burnunun dibine resmetmesi, bilinçdışı bir ifade şeklinde yorumlanmaktadır.

Bir başka detay ise neredeyse rahatsızlık verici bir etki uyandırır. Uyunması mümkün olmayan bir pozisyonda koltuğa kıvrılmış olan Dorothy, pembe yanakları ile sanki sıcak bir akdeniz gününde huzurla öğlen uykusuna yatmış gibi görünmektedir. Bu da resmi inceleyen kişilere ölüm fikrini çağrıştırır. Yani renkli ve capcanlı olduğu kadar, küçük detaylarıyla ölüme de vurgu yapan bir tablo izlenimi yaratmakta.

Kimisine göre de bu tablo Dorothy’nin bir ‘femme fatal’ yani çekici ve baştan çıkarıcı ama bir o kadar da tehlikeli bir dişi olarak vurgulanmasıdır.

1895 yılında tamamlanan bu tablo önceleri bir dergiye 1000 pounda satılıyor. Oysa birkaç nesil sonra mirasçılar tarafından bir müzeye bağışlanacaktır. İlginç olan şu ki 1930’lu yıllara gelindiğinde Viktorya sanatının gözden düşmesi ve avangart modern sanatın onun yerini almasıyla, bu tablo da artık değersiz sayılıyordu.

Bir zamanların gelmiş geçmiş en harika tablosu olarak anılan eser, bir gün ortadan kayboluyor ve üstelik bu kayboluşun kimse farkına bile varmıyor. Yıllar sonra tadilata girmesi gereken bir evin yapay şöminesine atılmış olarak bulunduğunda, yakınlardaki bir sanat evine satılıyor. Fakat sanat evi de onu değerlendiremiyor çünkü tablo kimsenin ilgisini çekmiyor. Sadece çerçevesini satıp, kendisini dükkanın ücra bir köşesine kaldırıyorlar.

Yıllar sonra bir müşteri 50 pounda resme talip olmak istiyor. Fakat bu defa da genç adamın anneannesi evinde Viktorya çöplüğü istemediğini belirterek, çocuğa bu parayı vermeyi reddediyor.

Böylelikle elden ele dolaşan tablo bir gün yine 1000 pounda satılıyor. Satın alan yatırımcı hiçbir müzeye tabloyu satamıyor fakat nihayetinde milyoner Luis Ferre tabloya talip oluyor. 2000 pounda anlaştıklarında o gece Ferre uyuyamadığından bahsediyor. Çünkü para transferi ancak ertesi gün gerçekleşecekti ve bu arada tablonun başkasına satılabileceğinden endişeleniyordu.

Bu tablo Frederic Leighton’ın ölümünden 8 ay önce, yani neredeyse onun ölüm döşeğinde tamamlanmıştı. Dolayısıyla eserini hiçbir zaman Kraliyet Sanat Akademisi’ne sunamadı. Ama tam ölümünden hemen önce Kraliçe Viktorya tarafından kendisine Stratton Baronu Frederic Lord Layton ünvanı verilmişti.

Sizce Schopenhauer’a sorulsa, Stratton Baronu Frederic Lord Layton’ın bir yetenek mi, yoksa bir deha mı olduğuna karar verirdi?

Beğenebileceğin Diğer Yazılar

Bir Cevap Yazın

Esra Birand sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin