Benlik duygusu nedir? Kişi kendisini diğerlerinden ayıramadığında, benlik duygusu zayıflamaya başlıyor. Başkalarının değerleriyle, kendi değerleri arasındaki farkı göremez hale gelebiliyor. Ben burada kişilik problemlerinden ya da derin duygusal bozukluklardan bahsetmeyeceğim. Sadece hepimizin günlük hayatta yaşadığı değer olgusuyla ilgili duygu durumlarımızı, kendimce tartışmaya çalışacağım.
Hepimizin şu hayatta çok derin sorularından birisidir herhalde;
‘Ben bu hayatı hak ediyor muyum?’.
Kimisi daha ben merkezci bir karaktere sahip olduğu için, her şeyi zaten hak ettiğini düşünebilir. Fakat bu kişiler dahi, üstünü örtmüş olsa bile, şu soruyu durmadan sorarlar kendilerine;
‘Ben neden varım?’.
Herkes ama herkes varlığının bir anlamı olması için uğraşıp durur. Her birimizin kendisini değerli hissetmeye, aslında bu dünyadaki varlığını anlamlandırmaya deli gibi ihtiyacı vardır. İşte içeride bizi yiyip bitiren bu değer ihtiyacı, günlük hayatımızda yapıp ettiklerimizi derinlemesine etkiler. Hatta daha da önemlisi, mutluluğumuz neredeyse buna bağlıdır. Ne elde ettiğin? Nasıl yaşadığın? Kime ve neye sahip olduğun? Ya da başarıların-başarısızlıkların… Bunlar sadece senin yorumuna kalmış, tek başına hiç bir anlamı olmayan araçlardır sadece. Mutlu olmak için sürekli kendini değerli hissetmeye, aslında varlığını hak ettiğini bilmeye ihtiyacın vardır. Niye var olduğunu tam olarak bilemesen de. Hatta çoğu aile farkında olmadan, çocuğuna kendisini dinletebilmek için, bu duyguyu maniple edip dururlar. Böylece insanın ‘kabul görme ihtiyacı’, büyüdükçe derinleşir de derinleşir.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; mutluluk seviyemizi belirleyen en önemli faktörlerden biri, etrafımızla kıyasladığımızda kendimizi nerede gördüğümüz. Yani elimizdeki imkanlardan çok, birlikte takıldığımız insanların imkanları bize kendimizi konforlu ya da sıkıntılı hissettirebiliyor. Ne başardığımızdan çok, kendimizi kiminle kıyasladığımız başarı duygumuzu belirleyebiliyor. Mutluluk gibi son derece saf, son derece basit bir duyguyu bir sürü eksiklik algımızla söndürüp, kendimize çok görebiliyoruz.
Geçenlerde bir videoya denk geldim. Küçücük bir bebek nenesiyle oynuyor. Kahkahalara boğuluyor. Bu bebeğin özelliği ise aslında işitme engelli olması. Nenesi o sırada ona işaret dilini öğretmeye çalışıyor. İzleyenler göz yaşlarına boğulabilirler ama bebek son derece MUTLU. Ben de (tabi ki gözlerim dolu dolu) videoyu eşime gösteriyorum. ‘’Aslında’’ diyorum ‘’Bu bebek tam. Her şeyiyle tam. Ne zaman kendisini eksik hissetmeye başlayacak? Birilerinin onun eksik olduğunu düşündüğünü algılamaya başladığında. Ya da duyabilen kişilere kıyasla, kendisinin duymadığını farkettiğinde.’’
Hepimiz tam doğuyoruz. Bu yüzden belki de, özel bir sebep yoksa yıllarca ağzımız kulaklarımızda dolaşıyoruz. Başkaları tarafından kabul edilme kaygımız başladıktan sonra ise mutluluk arayışımız da başlıyor. Ta ki mutluluğun aslında varılacak bir hedefle değil, yolun kendisiyle ilgili olduğunu anlayacak olgunluğa gelene kadar. Zaman zaman yaşadığımız olaylarla ya da kıyaslarımızın artmasıyla birlikte, eksiklik duygusu bir yerlerde ince ince sızlasa da, ‘’Benim ne işim var burada? Acaba neden yaşıyorum?’’ soruları kendini göstermeye meyletse de… Kendisiyle uğraşan, iç dünyasına dönmeyi başaran kişi; bu sancılarla baş etmenin yollarını tekrar tekrar bulup, keşfedip, maceraya kaldığı yerden devam ediyor. Bazıları da bu sancıyı çeşitli uyuşturucularla bastırmayı tercih ediyor; alkol, yapay uyuşturucular, estetik, daha çok kişi tarafından beğenilme, birilerini ezip geçme, kin… vs.
Başlarda demiştim ya, çoğunlukla aileler farkında olmadan bu değer duygusunu maniple ederek, kendilerini dinletmeye ya da harika çocuğa ulaşmaya çalışırlar. Bu, tabi ki kötü niyetle yapılan bir şey değil. Sonuçta aile olmak daha ilk günden çocuğunu koruyup kollamak demek. Çocuk kendi başına hareket etmeye başladığı andan itibaren yemek yemekten tut da, uykuya kadar her konuda günde yüz defa çocuğu bir şeylere ikna etme çabası başlar. Hatta çoğu zaman çocuğu ‘kendisini yok etmek’ ten koruma çabası. Bu süreçte zaman zaman, tüm ikna yolları yetersiz ötesi yetersiz görünebilir. ‘Harika ve sağlıklı bir çocuk yetiştirmek isteyen ebeveyn(!)’ ise artık çocuğa dil dökerken ya da onu onurlandırırken, sık sık değer duygusuna dokunmaya başlar. Bazıları çok eleştirel olurken, bazıları da tersine kendi çocuğunu başka çocuklardan daha üstün görmeye ve öyle hissettirmeye meyilli olur. Her ikisi de değişik şekillerde özgüven eksikliği yaratır. Çok eleştirilen bir çocuk dış dünyaya karşı ürkek olur. Sürekli hata yapmaktan korkar. Zamanla bu ürkekliği görünürde atlatmış olsa da, bu defa mükemmeliyetçilik hastalığına tutulup kendisini ve etrafındakileri boş yere yıpratıp durur.
Peki ya tam tersi yetiştirilen çocuklar? Ben merkezci, her şeyi doğal olarak hak ettiğini düşünerek büyüyenler? Tabi burada hala ‘bu hayatı hak ediyorum’ duygusu yok. Bahsettiğim ‘hak etme’ dış kaynaklarla ilgili, edindikleriyle. Halbuki ‘ben kimim ki’ duygusu daha da derinleşmiştir sadece.
Başkalarından daha önemli olduğunu düşünerek büyüyen, bu olguyu gerçekliği haline getirmiş bir bireyi düşünün. Tek normali bir takım konularda başkalarından üstün olmakla ilgili. Ya olmadığı durumlarda? Ya da öyle hissetmediği, hissettirilmediği? Bu kişinin değer duygusu o kadar dışarıya bağımlı hale gelir ki, ‘kendisi’ olabildiği durumlar yoktur artık. Sadece başkasından üstün olduğu ya da başkasının kendisinden üstün olduğu durumlar vardır. Peki değer yargıları, onu mutlu ya da mutsuz eden olgular neye göre belirlenecek? Ancak ve ancak başkalarının değerlerine, başkalarıyla kendisini koyduğu kıyaslama durumlarına göre. Çoğu zaman kendisini kandırabilse de, kandıramadığı durumlar olacak. Her şeye sahip olsa bile, hırsla ve asabiyetle çırpınıp duranlardan olacak. Sürekli birilerinden rahatsız olup diş sıkacak. Sürekli insanlara kendisini açıklamak zorunda hissedecek ve hiç bir zaman onu aslında neyin mutlu edip etmediğini bilemeyecek. Neyi aradığını bilmeden, arayıp durmaya devam edecek.
Tabi ki bu hiç kimsenin kaderi değil. Olgunlaşmak, hepimizin önünde tüm çıplaklığıyla duran bir yol. Kendimizi kandırmaya mı devam edeceğiz, yoksa o yolda yürümeyi mi seçeceğiz? Bu bize kalmış.
İçimizdeki çocuk durmadan dışarıdan onay almak için çırpınıp dursa da, birer yetişkin olarak biliyoruz ki ‘artık kendi ebeveynimiz biziz’. Artık kendimize biz bakıyoruz ve bakabiliriz de. Dolayısıyla o çocuğun başını okşayacak olan, aslında ‘kendi değerini kendisi koyabilecek yeterlilikte olduğunu’ anımsatacak olan biziz. Mutluluğun ‘sade ve basit’ olduğunu, öyle çok da aranıp taranacak bir tarafı olmadığını bilecek ve hatırlatacak olan. Hiç kimse değerli olmak için önemli olmak zorunda değil. Önce içimizdeki çocuğa bunu söyleyip büyütmeli, sonra da varsa kendi çocuklarımıza da öyle hissettirmeliyiz diye düşünüyorum. Değerli hissetmek için kimseden daha önemli olmak zorunda olmadığını bilmek ve buna inanmak ne büyük bir özgürlük olurdu.
Yine denk geldiğim bir videoda; bir baba 5–6 yaşlarındaki kızına, sabah ayna karşısında gözlerinin içine bakmasını söyleyerek harika bir telkin yaptırıyordu. Telkinin sonlarına doğru bu konuya da değinmesi öyle hoşuma gitti ki. Oturup telkinde geçen cümleleri tek tek kaydettim. Bunlara gerçekten inanmak bir birey için ne güzel olurdu;
“ Bugün çok güzel bir gün olacak değil mi?
– Evet
Pozitif olacaksın değil mi?
-Evet
Ben güçlüyüm
Ben çalışkanım
Ben güzelim
Ben saygı değerim
Ben kimseden üstün değilim
Hiç kimse benden üstün değil
Muhteşemim
Ben harikayım
Teşekkürler Tanrı’m beni harika şekilde yarattığın için”
Karşınıza her ne çıkarsa çıksın, asla kendinizi harika hissetmekten mahrum etmemeniz dileğiyle.
